Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

26. Bölüm Dengede Yaşam ve Ölüm

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Bıçak Kurnaztilki’nin sadece boynunu sıyırmıştı; gerçekten kafasını vücudunun geri kalanından ayırmadı. Bunun nedeni, tam da kritik anda, gizemli adamın keskin kulaklarının inanılmaz derecede yumuşak bir ıslık sesi duymasıydı; zira ona doğru havada ıslık çalarak gelen iki bıçağa karşı tamamen hazırlıksızdı.

Bu bir çift uzun, ince ve keskin neşterdi. Neşterlerden biri adamın göğsüne doğru atılmışken, diğeri doğrudan alnını hedef almıştı. Bu saldırının hızında, zamanlamasında veya uygulanışında kesinlikle hiçbir kusur yoktu. En korkutucu olan şey, iki neşterin yoktan var olmuş gibi görünmesiydi. Gizemli adam kadar inanılmaz bir algıya sahip biri bile, bu saldırıyı kimin yaptığını tam olarak anlayamamıştı.

Eğer esrarengiz adam, nişancının başını kesme girişiminde ısrar etmiş olsaydı, bu iki saldırıdan kurtulmasının bir yolu olmazdı. Neşterlerin onu herhangi bir kritik bölgeden vurmayacağından emin olmak için hafif ayarlamalar yapması mümkün olabilirdi, ancak bıçağı kaplayan parlak, kaygan mavi ışığı görünce hemen bu düşünceden vazgeçti.

Bu kesinlikle ölümcül bir saldırıydı… ve başından sonuna kadar, bu saldırıyı kimin başlattığı konusunda hala bir ipucu yoktu. Gizemli adam bu savaşta gücünün yüzde otuzunu tutuyordu, ki bu doğru bir seçimdi. Bu şekilde, beklenmedik bir şey olursa, kendini güvende tutmak için yeterli güce sahip olurdu. Ancak nişancıyı hedef alan öldürücü saldırısı, toplayabildiği tüm hız ve gücü içeriyordu.

Başka bir deyişle, gizemli adam, kısa bir an için son derece hassas bir durumdaydı. Bu an kısa olsa da… eski, tecrübeli ve ölümcül bir suikastçı mükemmel bir anda saldırmak için her zaman hazır olurdu. Böyle ölümcül bir suikastçı, böyle kritik bir saldırı için zehir kullanmayı nasıl elden bırakırdı ki?

Her iki neşter de güçlü sinir-uyuşturan bir maddeye bulanmıştı. Herhangi bir ölümcül noktaya gelmeseler bile, onlarla açılan en ufak bir sıyrık, dövüş gücünün büyük bir kısmını anında kaybetmesini sağlamak için yeterli olurdu. Bu çok tehlikeliydi, o yüzden riske girmeyi göze alamazdı!

Ve böylece gizemli adam ilerlemesini bir anda durdurdu, uzun bıçaklarıyla Kurnaztilki’nin boynunu sıyırarak neşterleri engellemek için geri döndü. Gizemli adamın kömür karası gözleri bir kez daha dönmeye başladı... ama suikastçının nerede saklandığına dair hala hiçbir fikri yoktu.

Swoosh! Swoosh! Bir başka keskin neşter çifti ona doğru uçuyordu. Ancak bu kez Gökdoğan bile, saldırının başlarında yüksek hızda hareket eden bir silüet görmüştü, hiç şüphesiz gizemli adam da öyle... Gökdoğan onun kim olduğunu görünce, gözleri neredeyse yuvalarından çıkıyordu.

Başından beri Mantis'i görmemiş olmasına şaşmamalı!

Gökdoğan, Mantis'in savaşta yer almadığını düşünmüştü. Anlaşılan Mantis, diğer paralı askerler arasında kendini gizlemişti! Kendisini gizlerken, Gökdoğan’ın bundan en ufak bir haberi yoktu; hatta normalden bir kişi fazla olduklarını bile fark etmemişti. Ve... Mantis'in, Kurnaztilki’nin çevresindeki alanda gölge gibi kendini gizlemesinin sebebi, tam da böyle bir durumla başa çıkabilmek içindi!

Mantis yüksek hızda iki tane daha neşter fırlatınca gizemli adam geri çekilmeye başladı, Mantis de aniden inanılmaz bir hızla diğer tarafa takla attı. Koyu mavi bir hançer gizemli adama doğru ilerlerken soğuk bir ışıltıyla parıldıyordu! Hızlı, istikrarlı ve acımasız bir saldırıydı bu!

Mantis'in az önce sergilediği hız, çoktan ölmüş olan Wulf'un sahip olduğu hız kadar vardı. Bu dövüşün temposu tamamen onun elindeydi ve bu saldırı da tek kelimeyle mükemmeldi. Gizemli adamın, ikinci neşter çiftini bir kenara savuşturmasının üstünden bir kalp atışı bile geçmemişti; ama şimdi ölümcül, zehirli mavi bir hançer tam gözlerinin önündeydi.

Bu yeni saldırgan inanılmaz derecede tehlikeliydi! Gizemli adam uzun bir süredir savaşıyordu, ama ilk kez bir engerek yılanı tarafından takip ediliyormuş gibi hissediyordu. Bu hançer onu hafifçe sıyırmış olsa bile, gizemli tartışmasız bir şekilde adama ölümcül bir darbe indirmiş olurdu. Gizemli adam, uzun bıçağının kenarını hançere sürtünce havaya kıvılcımlar saçıldı, ardından fırıl fırıl dönerek Mantis'e doğru kılıcını savurdu. Ancak, Mantis, hiç tereddüt etmeden çarpışmanın hızını kullanarak inanılmaz hız ve çeviklikle geriye doğru sıçradı.

Bir suikastçının en önemli kuralı, hedefi tek bir saldırıyla öldürmeyi başarmaktı. Bunda başarısız olursanız, amacınız hemen güvenli bir şekilde geri çekilmek olurdu. Bu suikast olmanın temel bir kuralıydı!

Gizemli adamın saldırısı ıskalamıştı, ama o kılıcını geri çekmeye fırsat bulamadan Kurnaztilki’nin gözlerinden soğuk, uğursuz ve ölümcül bir bakış geçti. Aslında, tüm bunlar bir komploydu! Nişancı, gizemli adamın yaklaşmasına ve suikastçının birkaç ölümcül darbe atmasına kasten izin vermişti. Artık esrarengiz adamın saldırı ritmi tamamen bozulmuş, hareketlerinde kusurlar açığa çıkmıştı.

Aslında bu adamı öldürmek gerçekten suikastçının sorumluluğu değildi. Kurnaztilki, tüm bu zaman boyunca mükemmel bir anı bekliyordu... ve şimdi, kalan bir mermisi vardı. Şu anki vaziyet ve ne kadar yakın oldukları göz önüne alındığında, nasıl ıskalayabilirdi ki?

Süreç kulağa karmaşık gelebilir, ama inanılmaz derecede hızlı gerçekleşti. Mantis gizemli adamı tamamen savunmasız bırakıp ritmini bozmak için dört neşter fırlatmıştı, sonra da adamı savunmasında ölümcül bir kusur ortaya çıkarmaya zorlayan ölümcül bir saldırı gerçekleştirmişti. Tüm bu süreç iki saniyeden az sürmüştü! Bu, Kurnaztilki’nin mükemmel bir atış yapmasına yetecek kadar zaman kazandırmıştı.

Crack!

Son mermi, tabancanın namlusundan bir alevle fırladı. Gizemli adam bu insanların zorlu olduğunu kabul etmeliydi. Çok zorlu! Onlar kesinlikle çorak arazilerin en iyi uzmanlarından olarak tanımlanabilirlerdi. Ancak… bu yeterli değildi. Adamın bedeni, birdenbire genişlemişti sanki, neredeyse tüm kasları öncekinden çok daha büyük bir hale gelmişti. Tam gücünün %120'sini anında serbest bıraktı!

Kurnaztilki silahını ateş ettiği anda, gizemli adam havaya sıçrayıp mermiyi engellemek için uzun bir bıçak kullandı, sonra onu bir kez daha Kurnaztilki’ye doğru savurarak soğuk bıçağı doğrudan kalbine yolladı!

Herkesin bir anda serseme dönmüştü. Adam saldırıyı sadece engellemekle kalmamış, havadayken karşı hücum mu edebilmişti yani?

Kurnaztilki’nin mermileri bitmişti. Mantis de saldırıyı durduracak konumda değildi.

Soğuk bıçağı Kurnaztilki’nin göğsüne gittikçe daha da yaklaşırken, gizemli adamın yüzünde alaycı bir gülümseme belirdi. Sonunda bu tehlikeli nişancıyı öldürmek üzereydi... ama tam o anda onu savunmasız yakalayan bir şey oldu. Sıska, itici bir silüet, aniden Kurnaztilki’nin arkasından fırladı. Çocuk elinde bir pompalı tüfek tutuyordu ve siyah namlusu gizemli adama doğrultulmuştu.

Kurnaztilki hiddetle bağırdı. "VUR ONU!"

Gizemli adamın dikkati önündeki iki uzmana odaklandığında, sıradan görünen Gökdoğan, Kurnaztilki’nin ardında kendini gizleme fırsatını yakalamıştı. Gökdoğan, bu adamı vurup öldürmek istiyorsa, seçmiş olduğu pozisyonun içinde bulunulabilecek en mükemmel pozisyon olduğunu biliyordu. Ve şimdi… onun için fırsat doğmuştu!

Gizemli adamın bedeni, tam havadaydı. Hiçbir savaşçı, ne kadar güçlü olursa olsun, havadayken sıyrılmak için herhangi bir kuvvet bulamazdı. Ayrıca ikisi birbirine çok yakındı! Gizemli adamın bıçağı, Kurnaztilki’nin elbiselerini öpmek üzereydi, bu da kendini direkt pompalı tüfeğin bekleyen namlusuna sunduğu anlamına geliyordu.

Gökdoğan tetiği çekti.

CRACK!

Sayısız çelik saçma patladı. Dağınık pompalı tüfek patlamasından sıyrılmak her durumda zorken, havada daha da zordu. Gizemli adam, darbenin gücüyle üç veya dört metre geriye savrulurken kara pelerini tamamen parçalara ayrıldı. Yere düşüp birkaç kez yuvarlandıktan sonra vücudundan kanlar fışkırmaya başlarken yüzüstü donakaldı.

Onun işini bitirmişlerdi! Herkesin yüzünden heyecan ve coşku okunuyordu!

“Fena değil, evlat!”

"Aferin!"

"Güzel!"

Paralı askerlerin hepsi kutlamak için bağırıp çağırırdı ve hatta Woola bile kutlama niyetine birkaç kez uludu. Fevtlere gelince, onların yüzlerinde garip ifadeler oluşmuştu. Patronlarını birinin yenebileceğini asla tahmin etmemişlerdi!

Aslında gizlenmiş figürün ilk olarak Kurnaztilki’ye karşı saldırıya başlamasından bu yana bir dakikadan az bir süre geçmişti. Tüm bunlar o kadar çabuk gelişmişti ki, sıradan insanların bile tepki vermesi mümkün değildi. Paralı askerlere gelince, onların bunu önceden planlamış olması imkânsızdı. Tüm yaşananlar sessiz, içgüdüsel bir uyumdan meydana gelmişti.

Mantis sadece bir kalp atışı daha yavaş olsaydı, Kurnaztilki bıçaklanıp ölmüş olurdu. Eğer Kurnaztilki son bir mermi bırakmasaydı ya da Mantis saldırısını başlattıktan hemen sonra yarım saniyeliğine tereddüt etmiş olsaydı, silah atışı o adamı havaya sıçramaya zorlayamazdı. Ve eğer Gökdoğan tüfeğini ateşlemede biraz daha yavaş olsaydı, daha önceki tüm çabalar boşa giderdi.

Neyse ki, hepsi düzgün, kusursuz bir koordinasyonla birlikte çalışmıştı. Sonunda, o tehlikeli düşmanın icabına bakmışlardı. Gökdoğan öfkeyle nefes alıyordu, yıpranmış sinirleri sonunda sakinleşiyordu. Az önce olanlara güçlükle inanabiliyordu. Fevt liderini öldüren vuruş gerçekten onun ellerinden mi gelmişti?

Bir iplik tarafından ayrılan bu yaşam ve ölüm duygusu… Bu his bir harikaydı!

Ama Kurnaztilki ve Mantis tamamen sakindi. “Çılgın Köpek bir keresinde senin dövüş içgüdülerini mükemmel bulup övmüştü!” Kurnaztilki, ilk defa Gökdoğan’a karşı övgü dolu şeyler söylüyordu. “Anlaşılan doğruyu söylemiş. Seni eğitirken harcadığım tüm emeklerin boşa gitmemesine sevindim.”

Beni eğitirken harcadığı emekler mi? Seni namussuz!

Gökdoğan adama küfür etmeye çok yakındı. Yine de… artık liderleri öldüğüne göre, fevtlerin geri kalanı için endişelenmeye gerek yoktu. Paralı askerler ve elit muhafızlar savaşmaya hala hazırdılar ve sayıca ezici bir avantajları vardı. Hal böyleyken bu ucubelere nasıl yenilebilirlerdi ki?

"Hiç de fena değil."

Herkesin kutlama yaparken, ansızın yerden gelen sakin, soğuk bir ses çınladı. Birçok hayret dolu bakış, gizemli adamın 'cesedine' yoğunlaşmıştı… ki bu yavaş yavaş, acelesizce ayağa kalkıyordu. “Ama sonuçta, işi tam olarak bitiremediniz.”

Geriye kalan altı yamyam ve düzinelerce haydut, hemen akın edip liderlerinin önünde durdular. İleri karakol kuvvetlerine gelince, onlar da geri çekildi. Her iki taraf da kısa mesafeden bir kez daha birbirlerine bakıyordu.

Bu kesinlikle tuhaftı. Gökdoğan kesinlikle adamı kafasından vurmuştu! Adam çelik zırh ya da başka savunma ekipmanı giymiyordu; aksi halde, o hız ve çeviklikle hareket edebilmesi mümkün olmazdı. Peki nasıl? Nasıl hayatta kalmıştı? Ölümsüz bir vücudu mu vardı yani?

Gizemli adam ayağa kalktı, arkasındaki yırtık pırtık pelerin vücuduna zar zor asılıydı. Yüzü daha önce de kâğıt gibi solgundu, ama şimdi yüzeyinde çok sayıda yılan pulu ortaya çıkmıştı. Garip gözleri tamamen zifiri siyahken, gerçekten uğursuz bir yaratık gibi görünüyordu.

Gizemli adam, üst bedenini tam olarak açığa vurmak için yırtık pırtık pelerinini bir kenara attı. Çılgın Köpek kadar kaslı olmasa da, kasları aşırı derecede formdaydı ve hatta patlayıcı, panter benzeri bir güce sahip gibi görünüyorlardı. Ancak derisi neredeyse anormal derecede soluktu… ve onun soluk derisi, tamamen bir yılanın pullarına benzeyen ince pullarla kaplıydı.

Pompalı tüfek saçmaları, göğsünde büyük bir yara açmıştı ve bu çelik saçmaların düzinelercesi vücuduna derinden saplanmıştı. Fakat yara oldukça korkutucu görünmesine rağmen, aslında yüzeysel bir yaradan başka bir şey değildi. Saçmaların etrafındaki kaslar hafifçe esnedi ve kanlı saçmalar birbiri ardına çıkıp yere dökülmeye başladı.

Gökdoğan sonunda bu mutantın pullarının onun için bir tür koruyucu vazifesi gördüğünü fark etti. Ayrıca son derece üst düzey bir kontrol meta gücü vardı ve gücü üzerinde neredeyse mükemmel bir kontrolü vardı. Sonuç olarak, saçmalar pullarına doğru patlar patlamaz, hemen her saçmanın etrafındaki kaslar derhal sıkılaşmış, hiçbirinin kalbine ya da diğer önemli organlarına girememesini sağlamıştı.

Gökdoğan onu mükemmel bir şekilde vurmuştu, ama anlamsızdı. Böyle bir yara, yara bile sayılmazdı.

İleri karakol savunucularının yüzlerinde oldukça nahoş bir ifade belirmişti. Bu gizemli adamın kaç tane garip gücü vardı böyle?

Gizemli adamın bakışları her zamanki gibi sakin ve yerleşmiş kaldı. “Seni öldürmek israf olur. Karabayrak İleri Karakolu’ndan ayrılıp onun yerine benim için çalışmanı öneririm. Tüm çorak bölge bize ait… ve birlikte büyük işler başarabiliriz!”

Artık herkes şu anda, adamın tam gücünü kullanamadığını anlayabiliyordu! Hala 150'den fazla fevt vardı; ana muharebe güçleri korunmuştu. Ancak ileri karakol, korkunç can kayıplarına maruz kalmıştı ve çok fazla savaş gücü kalmamıştı. Durum şu anda aşırı derecede amansız görünüyordu.

Bir kez daha ateş etmek mi? Gökdoğan kendi sınırlarını biliyordu. Adamı bir defalık savunmasız yakalamayı başarmışlardı; adamın buna tekrar izin vermesi mümkün değildi! Ama tam o anda, uzaklardan Gökdoğan’ın daha önce hiç duymadığı bir ses geldi.

“Karabayrak İleri Karakolu’ndan muhafız aşırmak mı istiyorsun? Buna izin vereceğimi mi sanıyorsun?”