Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

27. Bölüm Kanlı Kraliçe

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Elit muhafızlar, omuzlarından ağır bir yük kaldırılmış gibi görünüyordu, Kurnaztilki ve Çılgın Köpek’te ise son derece mahcup bir ifade vardı. Nihayet çıkmış mıydı o? Eğer öyleyse… o zaman bu savaşın sona ermesinin vakti gelmişti.

Gizemli adamın bakışları hafifçe titredi. Şaşırmış gibi görünmedi, sadece temkinliydi. Kıkırdadıktan sonra, “Oldukça sakin biriymişsin, dışarı çıkana dek bu kadar bekleyebildiğine göre.” dedi.

Herkesin yüzlerinin niye bu kadar garip bir görünüm aldığı hakkında Gökdoğan’ın hiçbir fikri yoktu. Tam da bu soru üzerine kafa yorarken… aniden bir siluet yavaşça ileri karakolun merkezinden ortaya çıkıverdi.

Bu kişi vahşi, şeytani bir maske takıyordu. Dümdüz siyah saçları bir şelale gibi sırtına doğru uzanıyordu ve sesi de boğuk ve tehditkârdı, sanki birbiriyle kaynaşmış olan birkaç farklı ses gibiydi ve başkalarının tek başına sesinden, cinsiyetini ayırt etmesini zorlaştırıyordu. Ancak onun siluetinden bakılırsa, o kesinlikle bir kadındı; hem de muazzam bir figürü vardı.

Üzerine uzun, bol bir pelerin giymiş olsa bile, herkes hala pelerinin altına giydiği üzerine oturan deri kıyafetleri belli belirsiz seçebiliyordu. Kimse ne tür bir deri olduğunu bilmiyordu, ama kesinlikle sıradan bir deri değildi bu. Deri kıyafetler, gövdesi ve yuvarlak kalçası, uzun ince bacakları, baştan çıkarıcı geniş göğüsleri de dahil olmak üzere, neredeyse vücudunun her parçasını kaplıyordu. Üzerine tam oturan deri kıyafetlerinin mükemmel fiziğini ve kadınsı kıvrımlarını tamamen gözler önüne serdiği söylenebilirdi.

Bu kadın kılıç, bıçak, balta veya asa gibi herhangi bir silah taşımıyordu. Tabanca veya yay gibi uzun menzilli silahları da yoktu. Ancak… ellerine koyu altın ipekten yapılmış gibi görünen bir çift son derece zarif eldiven giyiyordu. Eldivenler değerli taş gibi görünen bir şeyle süslenmişti. Ayrıca, boynuna da dekoratif bir kolye gibi görünen kar beyazı bir haç takıyordu.

Kimse neye benzediğini ya da kaç yaşında olduğunu görememiş olsa da, ondan dalga dalga soğukluk, kibir ve tecrübe aurası yayılıyordu. Savunucuların saflarına girdiğinde, tek bir kişi; hatta Kurnaztilki ve diğer elitler bile yanında durmaya cesaret edemedi.

Gökdoğan sormadan edemedi, “Kim bu?”

“Kapa çeneni, evlat! Şu anda soru sorma. ” Kurnaztilki ona sert bir bakış attı. “Sadece uslu bir çocuk olup arkana yaslan ve gösteriyi izle!”

Fevt lideri kıkırdamaya başladı. “Karabayrak İleri Karakolu’nun kumandanı, Kanlı Kraliçe… Şöhretiniz sizden önce geliyor.”

Kanlı Kraliçe mi? Karakolun kumandanı mı? Gökdoğan sonunda karakolun bir lideri olduğunu hatırladı! Ona ilk geldiği gün hakkında bir şeyler söylenmişti, ama bu lider çok gizemli ve karanlıktı ki, geçen bir buçuk ayda Gökdoğan onunla ilgili hiçbir şey duymamıştı.

Bu hiç mantıklı değildi. Niye bu kadar gecikmişti? Ortaya çıkmadan önce ileri karakolun böyle kötü bir duruma düşürülmesini neden beklemişti?

Fevt taburunun gizemli, güçlü lideri, ince uzun diliyle dudaklarını yaladı. Gözlerindeki çılgınca şehveti gizleyemedi ve daha önceki sakin tavırlarını sürdüremedi. Sayısız musibet yaşadıktan sonra, sonunda avını bulmuş olan bir avcı gibiydi... ya da belki de okyanusları aşıp dağlara tırmandıktan sonra büyük bir hazine bulan bir hazine avcısıydı. Heyecan, neşe, öfke ve diğer duygular göğsünü doldurarak vücudunun titremeye başlamasına neden oldu. “Seni öldürdüğümde, bu karakolun kontrolünü elime geçireceğim.”

Kanlı Kraliçe’nin yüzü, yüzündeki duyguları görmesini engelleyen korkunç maskeyle kaplıydı. Ancak gözleri, maskenin ardından bir kılıç kadar keskin ve doğan güneşin ışınları kadar delici bakışlarla parlıyordu.

“Önümde rol kesmeye gerek yok.” Kanlı Kraliçe’nin boğuk sesi cam kırılmasına benziyordu, ama bu uğursuz soğukluğun içinde bir nebze öfke duyulabiliyordu. Öfke alevler içindeki bir cehennem gibi değil; daha doğrusu, uzun zaman önce ruhuna karışmış ve onun bir parçası haline gelmiş için için yanan kömürler gibiydi. “Kim olduğunu ve neden buraya geldiğini biliyorum. Senin arkanda duranın kim olduğunu da biliyorum. Yani... saçmalıkları keselim. Sana bir şans vereceğim. Bana gel."

Gizemli adamın yüzü bir anlığına sertleşti, ama daha sonra gözlerinde bir kez daha vahşi bir heyecan belirdi. "İyi. İyi! Öyleyse o yerden gelen insanların ne kadar güçlü olduğunu kendi gözlerimle göreceğim!”

Ancak gizemli adam saldırmak için acele etmedi. Bunun yerine, eliyle işaret etti. En büyük, en kaslı yamyam emrini kabul etti, daha sonra prangalarından yeni çıkmış bir canavar gibi saldırdı! Yamyam ileriye doğru koşarken, ağır adımları toprağı dövüyordu. Yamyamın büyük savaş çekici, öldürdüğü sayısız muhafızın kıpkırmızı kanlarıyla kaplıydı ve Kraliçe'ye doğru büyük, ezici bir darbe savurdu.

THRUM!

Yeryüzü sarsıldı ve bir toz fırtınası yükseldi! Uzaktan bakıldığında, Gökdoğan, savaş çekicinin ıskalayıp onun yerine yere çarptığını görebilmişti. Her nasılsa, bu sert ve vahşi saldırı hedefini kaçırmıştı. Neden? Nasıl? Yamyam kör mü oldu? Tabii ki değildi!

Kraliçe yavaşça ilerleyerek ağır savaş çekicinin yanından geçti. Hareketleri yavaş görünüyordu, ama gerçekte inanılmaz derecede hızlıydı. Yamyam, çekicini ikinci kez kaldırmaya bile fırsat bulamadan kadın onun önüne dikiliyordu. Sağ elini yavaşça yamyamın kalın göğsünü kaplayan ağır zırha koydu ve bir kedi sever gibi onu sevgiyle okşadı.

Aniden bir titreşim ortaya çıktı! Gökdoğan gördükleri karşısında tamamen şok olmuştu. Açıkça bir tuhaf tıngırdama hissediyordu, neredeyse koparılmış bir gitar teli gibi, bir kez daha ortaya çıktı. Anında hissiyatın kaynağına bakmak için döndü… ve Kraliçe'nin siyah eldivenlerinden geldiğini fark etti!

Gökdoğan, titreşimin gittikçe daha da güçlendiğini sezebiliyordu. Bir çeşit enerji hızla güçleniyordu! Neler olup bittiğini anlayamadan yamyam aniden içler acısı bir çığlık attı!

Gözleri, burnu, ağzı, kulakları… miğferinin çatlaklarından bile aniden kızgın dumanlar fışkırdı. Bir an sonra, yamyamın muazzam bedeni, aniden ortaya çıkan bir alev tarafından yutuldu. Korkunç derecede yüksek sıcaklık, zırhının bile kıpkırmızı parlamasına neden oluyordu! Yamyamın vücudu sadece bir an içinde yanıp kül olmuştu ve ondan etrafa mide bulandırıcı bir yanık et kokusu yayıldı.

Thud! Alevler göründüğü kadar hızla kayboldu. Yamyam yere yığıldığı zaman, tüm vücudu kömürleşmişti. Zırhı hala kıpkırmızı parlıyordu ve bir dizi çatırtı ve tıslama seslerine yol açarak eriyip yere yayılmaya başladı.

Bu neydi? Bir çeşit doğaüstü güç mü?

Herkes dili tutulmuş halde izledi. Bir kaplanın bir fareye saldırdığını görmüş gibiydiler, ancak fare aniden dönüp kaplanı bütün olarak yutmuştu.

Çevresindeki yüksek sıcaklığa rağmen, Kanlı Kraliçe mükemmel durumdaydı; kafasındaki tek bir saç teli bile kımıldamamıştı. Yamyama başından sonuna kadar bakmamıştı. Maskesinin arkasındaki gözleri, buzdan bile daha soğuktu ve öteki fevtlere çevrildiklerinde onları delip geçiyordu. Fevtlerin yüzlerinde dehşet dolu bir ifade belirdi ve hepsi birkaç adım geri çekildi.

Gizemli adam, yüzünde hafif bir korku belirtisiyle gözle görülür biçimde titriyordu. Ancak gözlerindeki hevesli bakış en ufak bir azalma göstermemişti. Elinde tuttuğu uzun bıçaklardan birini fırlatıp diğerini iki eliyle kavradı. “Demek gerçekten o yerden gelmişsin. Oradan çorak bölgeye getirdiğin güç bu mu?”

Kanlı Kraliçe’nin sesi her zamanki gibi kısık ve soğuktu. “Bu sorunun cevabını bilmeye layık değilsin. Sabrımın sınırları var. Hamleni yap."

Gizemli adam, ikisinin arasındaki güç farkının muazzam olduğunu biliyordu. Sadece tek bir şansı olacaktı. Sadece bir tane! Ve buna sahip olabilmesi de Kanlı Kraliçe’nin ona bir şans vermeyi seçtiğindendi, bu da büyük olasılıkla onu tamamen küçük gördüğü içindi. Onun ne kadar ürkütücü olduğunu açıkça bilmesine rağmen, adam yine de onu denemeyi seçti… Çünkü kadının akıl almaz gücünü şahsen test etmek istiyordu!

Adam aniden hareket edip birikmiş gücüyle kendini yaydan fırlayan bir ok gibi ileriye doğru attı. Daha öncekinden çok daha hızlı hareket ediyordu ve uzun bıçağı bile sahibinin kararlılığını ve öldürme niyetini hissedebiliyormuş gibi, beklentiyle titriyor gibiydi. Ne uzun boylu ne de çok kaslıydı, ama ileri hücum ettiği zaman dayanılmaz, tükenmez miktarda bir güç taşıyan muazzam bir behemot gibiydi. Bu aura tek başına orada bulunan güçlü uzmanlardan herhangi birini korkutmak için yeterli olurdu ve bu saldırıyla direkt yüzleşmeyi düşünmelerini bile zorlaştırırdı.

On metre daha!

Gizemli adamın yüzü giderek çılgınlaştı. Bütün dünya yok olmuş, sadece maskeli kadın kalmış gibiydi. Tüm düşüncelerini, tüm enerjisini bu hareketsiz, heykel gibi kadına odaklamış görünüyordu. Adamın her bir kan hücresi öfkeyle kükrüyordu, sanki sayısız canavar damarlarında dolaşıyor, serbest bırakılmak için çığlık atıyordu!

Beş metre. Dört metre. Üç metre. İki metre!

Hızı en üst sınırına ulaştığında, aniden bacaklarını esnetti. Vücudundaki her bir hücre titriyor, her bir kas kasılıyordu. Bacakları, baldırları, uylukları, göğsü, kolları ve bileği de dâhil olmak üzere vücudunda sahip olduğu tüm gücü topladı. Daha sonra hepsini bıçağının ucuna odaklayıp onu savurdu.

Bu artık bir insanın darbe savuruşu değildi. Bu ona bağlı bir insan olan uçan bir bıçaktı! Adam son derece yüksek sınıf bir kontrol meta-insanıydı. Bıçağını daha hızlı, daha keskin ve daha güçlü hale getirmek için, vücudundaki her hücrenin normal sınırlamalarını aşmasını sağlayıp, sahip olduğu tüm gücü açığa çıkarması için her kasını zorladı.

Bu sıradan bir saldırı değildi. Kesinlikle adam her şeyini ona vermişti;  gücü, ivmesi, zihinsel odaklanması, iradesi... hepsi bu darbenin içine dökülmüştü! Adamın aklında başka hiçbir fikir yoktu. Kendi dansıyla coşan bir dansçı gibiydi, zihnini ve ruhunu alıp onları bu darbeyle birleştirirken kendini kaybetmişti.

Kimse bıçağını durduramazdı. Hatta çelik bile çamur gibi kesilirdi! Adam neredeyse kadının vücudundan dışarı fışkırıp üzerine sıçrayarak, güneş ışınları gibi onu sıcaklıkla kaplayacak kanın sarhoş edici kokusunu alabiliyordu.

Kraliçe sonunda harekete geçti... ve adamın parıldayan, göz kamaştırıcı bıçağı havada aniden durdu.

Bıçak çeliği tereyağı gibi kesebilirdi, ama aslında tek, zarif bir el tarafından engellenmişti. Ya da, daha doğrusu, o eldeki beş uzun parmak, bıçağın üzerine kilitlenmişti. Bu eldivenlere temas eden bıçağın kısımları anında ısıyla kızardı ve hatta ondan beyaz bir duman yükseldiği görülebiliyordu.