Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

28. Bölüm Nefes Kesici Güç

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Kanlı Kraliçe, kendi çiçek bahçesinin içinde uçan bir kelebeği yakalamaktan başka bir şey yapmıyormuş gibi, rahat bir tutumu vardı. Böyle sıradan bir eylem gibi görünüyordu, ama içine dökülmüş olan güç miktarına rağmen uzun bıçağı anında dondurmuştu. 

Tüm momentum kaybedildi. İçindeki tüm ölümcül niyet ortadan kaldırıldı. O bıçağın içine dökülen zihinsel enerji, irade, güç ve ruhun hiçbir faydası yoktu; çelik bir mengene içinde sıkışıp kalmış gibi gözüküyordu, hiçbir şekilde geri çekilmesi mümkün değildi. Parlak bıçak, bir fırındaki demir parçası gibi hızla ısıyla kırmızıya dönüşmeye başladı.

Kanlı Kraliçe’nin tutuşu sıkılaştı ve kızgın bıçak parçalanmaya başladı. Yüzeyinde bir örümcek ağı gibi çatlaklar oluştu, sanki kırılmak üzere olan kırılgan bir cam parçası gibiydi.

“Sen-” Gizemli adamın derin, düşük gözleri şimdi şok ve korkuyla doluydu. Ağzından sadece bu tek kelimeyi çıkarabilmişti; çünkü bir sonraki an, Kraliçe’nin eldivenleri üzerindeki bir mühür aniden parladı ve avuç içlerinden daha büyük bir kuvvet salıverdi.

Bıçak patladı! Tutuşan enerji dolu bıçak bir bomba gibi patlarken, ikisi arasında korkunç, güzel bir ateş topu çıktı. Sayısız metal parçası her yöne püskürdü. Gizemli adam patlamanın kuvvetiyle uzağa savruldu; yüzü, göğsü ve kolları uçan metal parçalarıyla delinirken, alevler tüm vücudunun korkunç yanıklarla kaplanmasına neden oldu. Yere düştüğü an, yangında kalmış delik deşik bir bez bebek gibi görünüyordu.

Gökdoğan sertçe gözlerini ovuşturdu. Az önce ne olmuştu öyle? Tek gördüğü, gizemli adamın Kraliçe'ye saldırışıydı. Bir an sonra, aniden bir patlama olmuştu! Tüm bunlar öyle hızlı bir şekilde gerçekleşmişti ki tüm detayları seçememişti... ama Kanlı Kraliçe harekete geçtiğinde, Gökdoğan bir güç dalgasının ortaya çıktığını hissetmişti.

Bu inanılmaz bir güçtü! Fevt taburunun gizemli lideri, zaten çorak arazilerdeki üst düzey bir uzmandı, ama Kanlı Kraliçe'nin karşısında kesinlikle hiçbir şeydi. Biraz önce feci bir yenilgi yaşamıştı!

Gizemli adam, aralarındaki güç farkının o kadar büyük olacağını hayal bile edememişti. İkisi arasındaki uçurumun kapanması mümkün değildi. Birkaç dakika sonra, aniden ruhunun derinliklerinden bir korku filiz verip zihnine bir orman yangını gibi yayıldı. Sadece tek bir düşüncesi kalmıştı - kaçmak!

O bir aptaldı. Tam bir aptal! Bu kadın, o efsanevi yerden gelen biriydi; Efendisi bile ona karşı biraz ihtiyatlıydı. Kendisi gibi çorak arazili biri onunla nasıl mücadele edebilirdi ki?

Gökdoğan adamın kaçmak üzere olduğunu fark ettiğinde, hemen seslendi, “Hey kumandan! Adam kaçacak!”

“Kapa o lanet çeneni! Kendini öldürtmeye mi çalışıyorsun?” Kurnaztilki, hemen eliyle Gökdoğan’ın ağzını kapattı, gürbüz yüzünde boncuk boncuk terler belirmişti. Kanlı Kraliçe’nin az önce sergilediği güç, onun da dehşete kapılmasına neden olmuştu. “Kanlı Kraliçe’nin lakabını nasıl aldığını bilmiyor musun? Harbiden de ona emir verecek konumda olduğunu mu sanıyorsun sen?”

Kanlı Kraliçe kabaca sadece bir yıldır ileri karakoldaydı ve o zamanın büyük çoğunluğunda ya yoktu ya da gizlenmişti. Fakat yine de, ün ve prestiji herhangi bir kaptanınkini gölgede bırakmıştı. Tartarus paralı askerleri alçakgönüllü olmaya itilirken, elit kadro üyeleri ona hizmet edip onun için ölmeyi seçmişlerdi! Neden mi? Çünkü kadın karşı konulmaz, ezici bir güce sahipti... hem de kesinlikle acımasız ve hükmedici bir mizaca!

Karabayrak İleri Karakolu’nda bir yıldan uzun süredir yaşamış olan herkes, kabaca bir sene önceki o korkunç savaşı asla unutamazdı.

Kraliçe, Gökdoğan gibi çöplere dikkat etmek için hiç havasında değildi; ama aynı zamanda, korkmuş, kaçmakta olan fevt liderini de tamamen göz ardı etmişti. Sessizce kolyesindeki haçı çıkardıktan sonra onu iki eliyle hafifçe kaldırdı. Bir an sonra, herkesin tamamen hayrete düşüren bir şey yaptı.

Bir dizinin üstüne çöktü.

Haçı ellerinde sıkıca tutup son derece içten, dindar bir sesle yumuşak bir şekilde dua etmeye başladı. “Parlak ışığın yüce tanrıları, tüm ruhumla, tüm canımla, tüm kalbimle size dua ediyorum. Lütfen gücünüzü çocuğunuza bahşedin…” Bu dua içtenlik ve dindarlıkla doluydu, ama o boğuk, şeytani sesle ortaya çıktığında aşırı derecede garip geliyordu.

Haç aniden parlamaya başladı ve her geçen saniye gittikçe daha da parlak bir hale geliyordu! Gökdoğan’ın gözleri yuvalarından çıkmak üzereydi. "Bu da ne böyle?"

Kanlı Kraliçe bir kez daha ayağa kalktıktan sonra parlayan haçı iyice havaya kaldırdı. Neredeyse kutsal bir şövalyenin iblisleri kovan kılıcı yukarı kaldırılmasına benziyordu... ve ‘kılıcını’ aşağı indirdiğinde, ışık tamamen avuç içlerine kaybolarak bıçak benzeri bir ışık yayına dönüştü ve kaçan adamın arkasından düzinelerce metre ileri fırlarken, yeryüzünde derin bir oyuk açtı.

Işık, adamın üzerini kapladı ve sanki sadece bir parça kâğıtmış gibi kesti. Vücudu sağ omzundan sol böğrüne kadar yarıya bölündü. Momentum, vücudunun iki yarısını üç metre ileriye taşıdı. Korkunç yaralarının etrafı ateşle simsiyah olmuş, tamamen kömürleşmişti. Hemen ölmemesinin sebebi belki de buydu ve kalan tek koluyla ileri sürünmeye çabalıyordu.

Önünde bir çift bot belirdi. Kafasını kaldırınca bir kez daha kadını gördü… ama korku gözlerinden yavaş yavaş kayboluyordu. Artık öleceğini bildiği için, bir kez daha bakışlarını vahşi coşku dolu bir ifade doldurmaya başladı. “Etkilendim, iblis avcısı!”

Kanlı Kraliçe soğuk bir şekilde sordu, “O nerede?”

Ölmekte olan, parçalanmış adam kahkahalara boğuldu, ama kahkahası ölmekte olan bir dağ keçisi melemesine benziyordu. Kanlı Kraliçe gözlerini kıstı. Her zamanki gibi soğuk ve uzak kaldı, ama sözleri tehditle doluydu. "NEREDE O!“

“Korkuyor musun?” Ölmekte olan adam, içinde bulunduğu durumu anlamıyor gibiydi. Boğuk ve küstah bir sesle, “Sana asla söylemeyeceğim. Korku ve acı içinde yaşamaya devam et. İntikamını asla alamayacaksın. Sen- ” Ama botlu bir ayak adamın kafasını ezip pestilini çıkarınca, sesi aniden kesildi.

Kraliçe, ileri karakol savaşçılarına doğru döndü, pelerini arkasında uçuşuyordu. Sakin bir şekilde hareket ediyor gibi görünse de aslında inanılmaz bir hızla hareket ediyordu. Birkaç dakika sonra, geride sadece iki kelime bırakarak herkesin görüş alanından kayboldu.

"Hepsini öldürün!"

İleri karakol savaşçıları, heyecanla bağırıp kükrediler. Bu onların kumandanı, Karabayrak İleri Karakolu’nun kumandanın kudretiydi - yenilmez, ölçülemez ve inanılmazdı! Bu, Kraliçe'nin ileri karakolu ele geçirdiğinden beri savaştığı ikinci seferdi ve gücü kesinlikle çok etkileyiciydi!

Fevt gibi aptallar bile, Karabayrak İleri Karakolu’nu koruyan bu güçlü kadın varken, burayı ele geçirmelerinin hiç de mümkün olmadığını fark etmişlerdi!

“KARABAYRAK İLERİ KARAKOLU İÇİN!”

"HEPSİNİ ÖLDÜRÜN!"

Bozayı, Karabayrak İleri Karakolu savaşçılarını, insafsız, durdurulamaz bir hücuma yönetti. Başka bir çılgınca ve kanlı savaş daha patlak verdi; ama bu sefer, umutsuzluğa sürüklenen ve hayvanlar gibi köşeye sıkışanlar fevtlerdi. İki taraf kana susamış ve öfkeden çıldırmış gibi savaşıyordu, ama sonucun ne olacağına dair şüphe yoktu.

Ancak Gökdoğan, Kraliçe'nin kaybolmakta olan siluetine odaklanmıştı. Göründüğü kadar kolay kazanması mümkün değildi! Gökdoğan, o göz kamaştırıcı son saldırıyı kullandıktan sonra, kadının vücudunun içinde bir şeyin tamamen kuruduğunu, neredeyse tüm suyunu kaybetmiş bir rezervuar gibi olduğunu fark etmişti. Daha önce olduğu gibi soğuk ve güçlü görünmesine rağmen, çoktan sınırına dayanmıştı. Vücudundan çıkan dalgaların inanılmaz derecede düşük bir seviyeye geldiğini hissedebiliyordu.

Gökdoğan, eğer başka bir güçlü düşman ortaya çıksaydı, Kraliçe'nin hiçbir şekilde karşılık verme şansının olmayacağını hissetti. Çok açık ki son derece güçlüydü; fevt liderini çok daha az yorucu bir saldırıyla kolaylıkla öldürebilirdi. Öyleyse neden onu böyle bir şekilde öldürmek için tüm enerjisini kullanarak büyük bir risk almıştı?

Bunun için tek bir olası cevap vardı. Gösteriş yapıyordu, bir numara!

Gökdoğan, ileri karakola karşı yapılan bu saldırının göründüğü kadar basit olmadığından şüpheleniyordu. Fevtler muhtemelen bu saldırıyı başlatmak için işe alınmış ya da tahrik edilmişti ve muhtemelen arkalarında saklanan kişi en baştaki o kum fırtınasını yaratan kişiydi. Bu savaşın büyük olasılıkla fevtlerle veya Karabayrak İleri Karakolu’yla hiçbir ilgisi yoktu. Bunun yerine, bir testti; her ikisi de doğaüstü güçlere sahip olan iki ucubenin arasında küçük bir çarpışmaydı.

Yine de önemli olan, bu acımasız savaş fevt liderinin yenilgisi sayesinde sona ermek üzereydi. Hayatta kalan fevtler nihayet araçlarını, binek hayvanlarını, silahlarını ve ekipmanlarını bırakarak kaçmaya başlamıştı. Bütün bu şeylere, Karabayrak İleri Karakolu tarafından savaş ganimetleri olarak el konuyordu ve ileri karakol muhafızları ve paralı askerler heyecanlı bir şekilde etraflarını sarıp çeşitli eşya yığınlarının kendilerine ait olduğunu iddia ediyorlardı.

“Diğer herkes, ganimetlerden paylarını almak için akın ediyor.” Kurnaztilki, Gökdoğan’a sanki salakmış gibi bakıyordu. “Ama sen hiç ilgilenmiyorsun. Kafanda bir tahta mı eksik?”

“Şu an istediğim tek şey iyi, uzun bir uyku.” Gökdoğan’ın adrenalin patlaması savaşla birlikte sona ermişti ve üzerine bir yorgunluk çökmeye başlamıştı. Koşup birkaç ganimet almaya hali ya da hevesi nasıl olabilirdi ki? Ayrıca bu vahşi adamların onun gibi bir çocuğun güzel bir şey almasına izin vereceğine inanmıyordu!

Kurnaztilki, Gökdoğan’ın gerçekten de yaralar içinde olduğunu gördü ve bu yüzden ellerini çok sabırsızca salladı. "Peki peki. Acele et de çek git. Mantis'in atölyesine uğra, o yaraları tedavi ettir.  Senin gibi bir işe yaramaz için endişelenmeye vaktim yok.” Gökdoğan başını salladıktan sonra bu gürültülü, şamatalı yağma yerinden hemen ayrıldı.

Karabayrak İleri Karakolu’nun engebeli sokakları oldukça sessizdi. Fareler ve diğer hayvanlar yabani otların arasından süzülüyor, arada sırada kafalarını dışarı uzatıyorlardı. Havadaki kan kokusu onları çekiyordu. Şu anda, burası gerçekten cansız, çorak bir araziye benziyordu.

Gökdoğan bedenen, zihnen ve ruhen çok yorulmuştu. Canavar dalgası ve fevt taburu inanılmaz derecede tehlikeli olmuştu ve çorak bölgede hayatta kalmanın kolay bir iş olmadığını hatırlamıştı. Çorak bölgede, hatta ileri karakolda bile, güvenli liman diye bir şey yoktu. Yaşamla ölüm arasında ince bir çizgide yürüyorlardı ve ileri karakolların kendileri de kırılgan şeylerdi.

Gökdoğan buradan ayrılmayı arzulamaya başlamıştı… ve bugün gördükleri tomurcuklanan bu düşüncelerini pekiştiriyordu. Bir tarafta kum fırtınalarını kontrol edebilen ve yaratabilen gizli, bilinmeyen biri vardı. Diğer tarafta, akıl almaz miktarda bir güç kullanan Kanlı Kraliçe vardı.

İkisi arasında ne düşmanlığı vardı? Gökdoğan bilmiyordu ve bilmek de istemiyordu. Ancak, farkındaydı ki, bu iki kişi Karabayrak İleri Karakolu’nu savaş alanı olarak kullanıp savaşmaya başlarlarsa, burada yaşamak asla güvenli olmazdı. Bugün sadece bir başlangıçtı. Geleceğin ne getireceğini kim bilebilirdi ki?

Ama ileri karakoldan ayrılırsa nereye giderdi? Çorak topraklar, umutsuzluk duygusu yaratacak kadar geniş ve sınırsızdı ve herhangi birinin masum hayallerini ya da ideallerini yok edebilecek kadar acımasızdı. Bu geniş dünyada yaşanacak güvenli bir yer yok muydu gerçekten?

Gökdoğan’ın yorgun zihni bu rastgele düşüncelere dalmışken, aniden o zayıf dalgaları bir kez daha hissetti. Kraliçeden algıladığı dalgalanmalara çok benziyorlardı. Gökdoğan çılgınca sağa ve sola baktı, ama hiç kimseyi göremedi. Orada kimse yoktu. Aşırı kan kaybının neden olduğu bir halüsinasyon muydu bu yoksa?

Gökdoğan bölgeyi dikkatlice incelemeye devam etti. Sonunda, bakışları küçük, sıradan bir sokak arasına döndü. Bu garip dalgalar o yönden geliyordu. İmkansız. Orası kesinlikle pis çöpler ve dışkıyla doluydu. Oraya kim giderdi ki?

Gökdoğan, bu dalgaların ne olduğu konusunda emin değildi, ama bunun sadece bir halüsinasyon olmadığını kesin olarak hissetmişti. Oraya gidip bir bakmaya karar verdi… ama gittiğinde karşısında gördüğü şey onu oldukça şaşırtmıştı.

Sokakta bir insan silueti vardı. Kişi yere oturmuş, duvara yaslanmıştı. Maskesi doğrudan Gökdoğan’a doğru döndü ve maskenin altında gizlenmiş derin gözler ona ölümle bakıyor gibiydi. Bu, kısa bir süre önce gördüğü dehşet verici kadındı... Kanlı Kraliçe!

Gökdoğan’ın ilk içgüdüsü kaçmaktı. Bu ucube kadın, yamyamları karınca gibi kolayca ezebilmişti. Kadına göre, Gökdoğan gibi biri bir karıncadan bile daha aşağı olurdu. Ama koşmak için ilk adımını attığı gibi, birdenbire durdu.

Kraliçe'nin kolları yerde duruyordu, görünüşte güçsüzlerdi ve vahşi maskenin kenarlarından ince bir kan damlası süzülüyordu. Duvara karşı çökmüş halde kaldı, ne hareket etti ne de en ufak bir ses çıkardı.

Pıt. Pıt. Kıpkırmızı kan damlaları giysilerine dökülüyor, büyük, kanlı bir leke bırakıyordu.

Kraliçe ölmüş müydü? İmkansız!