Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

29. Bölüm Kraliçenin Gerçek Yüzü

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan, gözlerini uzun süre kadına diktikten sonra daha yakından bakmak için dikkatli bir şekilde ilerledi. Kanlı Kraliçe sadece orada yatıyor, tamamen cansız görünüyordu. Maskesinin altından kan sızmaya devam ediyordu ve bir cesetten farksızdı.

Bu kadın sadece birkaç dakika önce, düşmanı inanılmaz bir şekilde ezmişti! Birkaç dakika sonra nasıl olur da açıklanamaz bir şekilde can vermiş olabilirdi? Gökdoğan kraliçeye baktı, yüzünden kafa karışıklığı okunuyordu. Vahşi maske tamamen esrarengizdi ve maskenin göz çukurlarının altından karanlıktan başka bir şey görülemiyordu. Kadının gözlerini hiç göremese de hala sanki kendisine bakıyormuş gibi hissediyordu. Delikanlı titremeden edemedi.

Gökdoğan’ın bakışları yavaşça aşağı indi, sadece kadının göğsünün yavaşça azıcık yükselip alçaldığını fark etti. Kraliçe hala nefes alıyordu. Yani daha ölmemişti! Ne olmuştu böyle? Olduğu yerde böyle yığılıp kalmasına neden olacak ciddi bir yara mı almıştı?

Gökdoğan, tahmininin doğru olduğundan emindi. Kraliçe muhtemelen çoktan yaralıydı; fevt lideriyle uğraşırken güçlü numarası yapmak için kendini zorlamıştı ve o kadar alelacele ayrılmasının sebebi, bayılmak üzere olduğunu bilmesiydi. Fakat yine de, ikametgâhına dönemeden, bu sokak arasında kendinden geçmişti.

Bütün bunlar düpedüz akıl almazdı! Kanlı Kraliçe, Karabayrak İleri Karakolu’nun yüce, yenilmez komutanı, tamamen çaresiz bir şekilde, sokak arasında öylece yatıyordu. Gökdoğan kadar güçsüz biri bile, kadına her istediğini yapabilirdi. Eğer başkaları onu bulsaydı ya da buradaki varlığının haberi yayılsaydı bu, muhtemelen muazzam bir kargaşaya sebep olurdu.

Ganimetlerin bölüşülmesi çok uzun sürmedi. Bazı insanlar zaten ileri karakoldaki evlerine dönmeye başlamıştı. Kanlı Kraliçe çok tehlikeli bir durumdaydı. Elbette saltanatından memnun olmayan pek çok kişi olmalıydı ve çorak bölge insanları kötü niyetli ve kurnazlardı; böyle altından bir fırsatı geri tepmeleri imkânsızdı.

Delikanlı ne yapmalıydı? Onu görmezden gelip kaderine mi bırakmalıydı? Gökdoğan’ın bakışları, bir süre için kadının eldivenleri ve haçının üzerinde durakladı. Onlardan yayılan küçük titreşimler kalbinin de titremesine neden oluyordu.

Artık Kanlı Kraliçe’nin gücünün o eldivenlerden ve haçtan geldiği kesindi. Vücudundaki bu tuhaf enerjiyi, bu eşsiz eşyaları harekete geçirmek için kullanıp inanılmaz yıkıcı güçler doğuruyordu.

Gökdoğan uzanıp kendi taş kolyesini elinde tuttu. Bu taş onun kesinlikle sıradışı bir eşyasıydı, ama bir türlü onu kullanmak için uygun yolu bulamamıştı. Gökdoğan merak etmeden duramadı… Kraliçe'nin özel donanımı ve taşı arasında bir çeşit bağlantı var mıydı? Kadının yeteneklerini öğrenebilirse, onun gibi doğaüstü yeteneklere erişebilir miydi? Bu olasılık onun için inanılmaz derecede çekiciydi.

Taş gerçekten son bir ay içinde pek bir şey yapmamıştı. Onun hakkında bir şeyler öğretebilecek bilgili birisine çaresizce ihtiyacı vardı.

Hayır, olmaz. Bu çok tehlikeli! Kadının takma adı Kanlı Kraliçe! Bu isim, onun pek de iyi bir insan olmadığını kanıtlıyor. Kurnaztilki bile ona karşı son derece ihtiyatlıydı! Bu kadının ne kadar güçlü olduğu göz önüne alınırsa, birkaç dakika içinde iyileşmesi ziyadesiyle mümkündü. Gökdoğan, başkasının işine burnunu sokmaya karar verirse... ne olacağını az çok hayal edebiliyordu.

Belki de buradan gitmek en iyisiydi. Hayatta kalmaktan daha önemli bir şey yoktu. O ne aileden biri, ne de arkadaş. Ölürse ölsün bana ne. Kraliçeyi kurtarsa bile, kadının Gökdoğan’a minnet gösterip göstermeyeceği belli değildi… ve minnettar olsa bile, ona tekniklerini öğretmezdi. Ve ona tekniklerini öğretse bile, belki de o özel taşı etkinleştirmeye yaramazlardı!

Buradaki riskler çok büyüktü. Gökdoğan bu konuda ne kadar çok düşünürse, o kadar çok değmeyeceğini hissediyordu. Bu işe karışmadan hemen ayrılmak daha iyiydi.

Kararını vermişti ve hemen gidecekti. Eğer Kraliçe aniden uyanır da, onu buralarda sinsi sinsi dolaşırken görürse, muhtemelen hiç düşünmeden onu yok ederdi. Bu ona göre, büyük ihtimalle bir böceği ezmek kadar kolay olurdu! Fakat Gökdoğan tam da ayrılmaya kalkışmışken, birdenbire durdu.

Bir saniye! Gökdoğan aniden gizemli adamın söylediği garip sözleri hatırladı. Kanlı Kraliçe benzersiz bir geçmişe sahip gibi görünüyordu. Karabayrak İleri Karakolu’ndan değildi; aslında, o çorak bölge insanı bile değildi. O halde… nereden gelmişti? Çorak toprakların ötesinde bir şey var mıydı? Eğer öyleyse… o ne tür bir dünyaydı? Eski Zamanlar’ın rüya gibi dünyası gerçekten tamamen yıkılmış mıydı?

Küçüklüğünden beri Gökdoğan’ın en büyük hayali, çorak bölgeyi terk etmekti. Karabayrak İleri Karakolu, onun için geçici bir ikametten başka bir şey değildi. Gökdoğan, buradan er ya da geç ayrılacağından ve çorak arazinin ötesinde bir yolculuğa çıkacağından emindi. Eğer burada bir paralı asker olarak kalmaya devam ederse, tüm hayatı boyunca çorak topraklarda mahsur kalmış olurdu. En sonunda, anlamsız bir ölümle ölebilirdi ve o rüyada olduğu gibi, başka bir çorak arazi cesedine dönüşebilirdi.

Bu kadını kurtarmanın kendine özgü riskleri vardı; bunda hiç şüphe yoktu. Ama… bunun gibi ikinci bir fırsat gelmeyecekti ayağına. Gerçekten tek şansını geri mi tepecekti?

Gökdoğan sanki kafası patlayacakmış gibi hissediyordu. Kafasında sayısız çelişkili düşünce, göktaşları gibi birbirine çarpıp kıvılcımlar çıkarıyordu. Sonunda, bir arzu gittikçe daha da alevlendi, o kadar güçlü hale geldi ki, diğer tüm endişelerini tamamen ortadan kaldırdı.

“S*ktir et. Ölürsem de ölürüm! ” Gökdoğan bir parça bez aldı, Kraliçe’ye örttükten sonra sırtına aldı.

Bu kadın, çıplak elleriyle bıçakları durdurabilecek kadar kuvvetliydi. Ama şimdi o kadar zayıftı ki, vücudunda tek bir kemik varmış gibi gelmiyordu. Yumuşak, elastik bir pamuk topu gibiydi... ve bu, ona bastırılmış duran dolgun, baştan çıkarıcı göğüsleri için iki kat geçerliydi. Gökdoğan’ın genç yaşı, erkeklerle kadınlar arasındaki ilişki hakkında pek bir şey bilmediği anlamına gelse de, hiçbir çorak arazi kadının onun gibi olamayacağını biliyordu.

Thunk. Gökdoğan ayağıyla tahtadan evinin kapısını açtıktan sonra Kraliçe’yi sırtında içeri taşıdı, çocuğun alnı ter içindeydi. Önce kadını yatağına koydu, sonra etrafı kolaçan etmek için dışarı çıktı. Kimsenin onu takip etmediği ya da fark etmediğinden emin olduktan sonra, dikkatli bir şekilde içeri girip kapıyı kapattı.

Gökdoğan yatağının önünde oturdu, kafası tamamen boştu. Hala huzursuzdu ve doğru kararı vermiş olup olmadığını bilmiyordu. Kanlı Kraliçe, erkekleri çim gibi biçen biriydi. Geçen sene, bir önceki komutanı Karabayrak İleri Karakolu’na varır varmaz öldürmüştü, sonra da hükümdarlığına karşı çıkmaya cesaret edenleri yok etmek için kesinlikle kanlı yöntemler kullanmıştı. Daha sonra ileri karakolda sıkı bir düzen kurmuştu, öyle ki kurallarını ihlal etmeye cesaret eden hiç kimsenin canı bağışlanmayacaktı!

Soğuk bir demir yığını, soğukkanlı bir tiran gibiydi. Ancak Gökdoğan bunlardan hiçbirini deneyimlememişti ve bu yüzden gerçekte ne olduğunu bilmiyordu. Ama eğer Kurnaztilki onun az önce ne yaptığını öğrenseydi, öylesine öfkeli olurdu ki, şüphesiz tek bir mermiyle Gökdoğan’ı infaz ederdi.

Çocuk gerçekten kendisini kurtardığı için Kraliçe'nin ona minnettar olacağını mı düşünmüştü? Uyandığında, yenilmez imajını ve idaresini korumak için kadının yapacağı ilk şey bu işgüzar çocuktan kurtulmak olacaktı. Dürüst olmak gerekirse, muhtemelen bütün bu ileri karakolda böyle aptalca bir karar verecek tek kişi oydu. 

Ve bu gerçekten aptalca bir karardı! Gökdoğan bile bunu biliyordu, ama başka seçeneği olmadığını hissetmişti. Dış dünyanın cazibesi onun için çok büyüktü. Çaresizce, çorak toprakların dışında kalanlar hakkında daha fazla şey öğrenmek istiyordu. 

Kraliçe kadar güçlü olabilir miyim? Hayallerim öylece kalacak mı; asla gerçekleştirilemeyecek boş hayaller olarak? Gerçekten çorak arazilerin dışında bir 'cennet' var mı, yoksa daha büyük bir çorak araziden başka bir şey yok mu? 

Gökdoğan kendini son derece gergin ve huzursuz hissediyordu. Sadece Kraliçe’nin nasıl tepki vereceğinden endişe etmiyordu, hayalinin patlayan bir balon gibi yok olacağı konusunda endişeliydi. Bir karınca gibi yaşamaktan memnun değildi, sadece günbegün hayatta kalmak. Yaşamak, gerçekten yaşamak istiyordu o… Bunun için hiçbir fırsattan vazgeçemezdi!

Derin nefes al, dostum. Derin nefes. Gökdoğan kendini sakinleşmeye zorladıktan sonra yüzünü silip ayağa kalktı. 

Bu yüz maskesinin altında ne tür bir yüz yatıyordu? Aynı derecede vahşi, iğrenç ve korkunç bir yüz mü? Parıldayan dişleri ve vahşi bir çehresi olan bir canavara mı benziyordu? Fakat bu dönemde ve bu yerde, yüzlerin en korkuncu, en canavarsı ve en iğrenci bile olsa, Gökdoğan’ı azıcık bile şaşırtmazdı.

Gökdoğan derin bir nefes alıp bütün cesaretini topladı ve kalbindeki korkuyu bastırdı. Daha sonra maskeyi kaldırarak merakını gidermek için uzandı... ve gördüğü şeyle yıldırım çarpmışa döndü. 

Gökdoğan’ın gözleri şaşkınlıktan dışarı fırlamış, yüzü tamamen donmuştu. Önündeki yüze, boş gözlerle baktı. En çılgın rüyalarında bile korkunç, vahşi bir maskenin ardında bunun gibi bir yüzün saklı olduğunu hayal edemezdi. 

Zarif kaşlar, badem gözler, kiraz kırmızısı dudaklar… bu klasik bir güzelliğin örneğiydi. Kadının uzun bir burnu ve dümdüz kuzguni siyah saçları vardı. O uzun boylu ve inceydi ama tam da doğru yerlerde kıvrımları vardı. Asya standartlarında güzelliğin her bir özelliğine sahipti ve onun mermer gibi beyaz cildini hesaba katarsanız… kadın gerçekten kusursuzdu.

Karabayrak İleri Karakolu üyelerinin bir tanrı gibi hürmet ettiği şeytani Kanlı Kraliçe, on yedi veya on sekiz yaşındaki bir kızın genç yüzüne sahipti. Gözleri sıkıca kapalıydı, uzun kirpikleri hafifçe titriyordu ve sanki acı çekiyormuş gibi yüzünü hafifçe buruşturuyordu. En sert yürekli adamlar bile onu korumayı ve onunla ilgilenmeyi arzu ederdi. 

Bu genç kız, Gökdoğan’dan olsa olsa birkaç yaş büyüktü, ama Gökdoğan onun kadar güzel birini hiç görmemişti. Çorak arazilerin çirkin, kaba insanlarıyla aynı cümlede onun bahsi bile geçemezdi. O gerçekten göklerden düşen bir melek gibiydi. Hiç kimse merhametsiz, cani Kanlı Kraliçe’yi, bu heykel gibi güzellikle asla bağdaştıramazdı.

Bu dünya gerçekten çılgın bir yerdi! Gökdoğan bir havlu kapıp onun kanlı yüzünü temizlemek için kullandı. Paha biçilemez bir sanat eserini temizliyormuşçasına dikkat ve özenle hareket ediyordu.

Kraliçe'nin güzelim koyu kırmızı dudakları birkaç kez titredi ve güzel yüz hatlarını bir kez daha buruşturdu. Gökdoğan aceleyle gidip su buldu ve onu Kraliçe'nin dudaklarına yaklaştırdı. Kraliçe, büyük yudumlarla suyu içtikten sonra yüzündeki ıstıraplı ifade gevşemişti, ama yine de uyanmadı.

Gökdoğan kızın ellerinden eldivenleri çıkardı. Bunu yaparken, onlar aracılığıyla garip bir güç türü algıladı. Bu eldivenler besbelli ki sıradan birer eldiven değildi; aksi takdirde, o yeri sarsan saldırıyı engellemeyi nasıl sağlamış olabilirlerdi ki? 

Eldivenler gidince, Kraliçe'nin sağ elinde kanlı bir yara görünmüştü. Beyaz, hassas teni kesilmişti. Anlaşılan, elleriyle o darbeyi engellemesi göründüğü kadar kolay olmamıştı. Gökdoğan, Mantis'in atölyesine koşup birkaç ilaç, bandaj ve alet aldı, sonra da geri dönüp Kraliçe'nin yaralarını basit bir şekilde sarmaya girişti. 

Fakat yaraları kesinlikle yüzeysel olanlarla sınırlı değildi. Kesinlikle onun tahmin ettiğinden daha ağır yaralanmalara maruz kalmıştı ve beklediğinden çok daha uzun bir süre baygın kalmıştı. Neyse ki, onu getirmişti. Aksi halde, onu kesinlikle başkası bulurdu. Gökdoğan’ın yapabileceklerinin bir sınırı vardı. Şu an, kızın hayatı onun ellerindeydi.

Gökdoğan dinlenmek için oturduğunda, elinde olmadan Kraliçe'nin göğsüne bakmaya başladı. Çorak arazi kadınlarının bu kadar gösterişli bir vücuda sahip olmaları neredeyse imkânsızdı, çünkü çoğu insan için yeterli yiyecek yoktu. Ancak genç Gökdoğan ne onun göğsüyle gerçekten ilgileniyordu ne de onunla ilgili bir art niyeti vardı. Dikkatini çeken şey, o beyaz haçtı.

Bu gerçekten de güçlü bir maddeydi. Kraliçe, fevt liderini ikiye bölmek için onu kullanmıştı! Gökdoğan ona doğru uzandı, daha yakından bakmak istiyordu... ama tam o anda, Kraliçe'nin sımsıkı kapalı gözleri aniden açıldı.

Kahretsin!

Gökdoğan tamamen hazırlıksız yakalanmıştı. Elleri Kraliçe'nin göğsünün üzerindeydi ve geri çekmesi için artık çok geçti.

Hızlı. Akıl almaz derecede hızlı! Kraliçe'nin ince, pürüzsüz sağ eli, yıldırım hızıyla uzanıp Gökdoğan’ın bileğini kavrayarak onu çelik bir mengene gücüyle kıstırdı ve sertçe itti.

Ow ow ow OW! Haykırmaya fırsat bile bulamadan Gökdoğan kafasını doğrudan karyola başına çarptı. Anında bir kar fırtınası çıkmış gibi odayı buz gibi bir aura doldurdu, Gökdoğan’ın üzerine öldürücü bir öfke inmiş gibiydi.