Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

32. Bölüm Kasti Zehirlenme

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

“Kahretsin evlat, neden lambayı yakmadın?” Kurnaztilki, şişman bedenini küçük odaya sıkıştırırken yüksek sesle bağırdı.

Gökdoğan, Kraliçe'nin vücudunun yumuşaklığını, boynuna verdiği nefesini ve... uzun, ince ellerinin pasaklı örtünün altından boynuna bastırdığı keskin silahın sertliğini hissedebiliyordu.

Şok? Dehşet? Gerginlik?

Gökdoğan şu anki ruh halini nasıl tarif edeceğini bilmiyordu. Açıklanamaz, tarif edilemez bir tür histi bu ve hatta kendi bile şu anda ne hissettiğini bilmiyordu.

 Kurnaztilki, oldukça rahatsız edici bir şekilde burnundan soludu. "Öldün mü? Bir şey söylesene! Hem neden hala yataktasın? Kaldır kıçını!”

 “Ne istiyorsun?” Gökdoğan, yanlış bir şeyler olduğunu belli etmemeye çalışıyordu, yataktan çıkmak şöyle dursun. Kasten güçsüz bir sesle, “Dinlenmem lazım” dedi. “Beni rahatsız etmeyi bırak!"

 “S*ktir! Altı üstü birkaç sıyrık aldın. Ne zamandan beri böyle muhallebi çocuğu oldun sen? Ganimetten payını istemiyor musun?” Kurnaztilki, Gökdoğan’ın yanına gelip ona doğru büyük bir gümüş rengi kürk ceket fırlattı. Aslında tam bir kurt postuydu! Bu şeyin büyüklüğünden yola çıkılırsa, alfa çürükurttan yüzülmüş olmalıydı. "Şuna bir bak. Bu gerçekten harika bir kürk parçası; hem sıcak tutar, hem de sert. En üst düzey deri zırh takımına bile dönüştürebilirsin. Dostum, gerçekten şansına şükret. Tabii, tüfek de sen de kalabilir. Onu ganimetlerinin bir parçası olarak düşün.” 

"Ne oluyor be? Zaten bu şeyler bana aitti! ”Gökdoğan, alfa çürükurdu öldüren kişiydi ve tüfeği de savaş alanında bulmuştu. Şişko namussuz, Gökdoğan’a sanki gerçekten güzel hediyeler vermiş gibi davranıyordu, oysaki aslında sadece başından beri ona ait olan şeylerini veriyordu!

 “Şımarıklık yapma. Bunları almak için senin yerine çabalamasaydım, elinde bir şey olur muydu? Hey, seninle konuşuyorum! Neden hala yatıyorsun…” Aniden yatağın içinde neler olduğunu fark edince, Kurnaztilki’nin sesi azalarak yok oldu. Oda oldukça loş olduğu için pek çok ayrıntıya seçemese de, Gökdoğan’ın yanında birisinin, muhtemelen bir kadının olduğunu fark edebiliyordu. Duruşundan bakılırsa da, küçük p*ç kurusuna sarılıyordu. 

Kurnaztilki’nin yüzünde aniden şaşkın ve neşeli bir ifade belirdi. “Ohoho! Sonunda biraz eğlenmeyi öğrendin, ha? Odanda bir kadını saklıyorsun... Bir bakayım ona.” 

Yakalanmışlardı! Kraliçe, daha da gerilmişti ve oku Gökdoğan’ın boynuna biraz daha sert bastırıyordu. Gökdoğan, okun direkt derisine girmek üzere olduğunu hissetti. Hemen birden fazlasıyla terlemeye başladı, “Kiminle yattığım seni ilgilendirmez! B-B… Ben çıplağım. Buradan defol git!” 

“HAH! Bu kadar korkak bir halde olmana şaşmamalı. Birisi beni sevişmenin ortasında rahatsız etseydi ben de çok sinirlenirdim. Hepimiz erkeğiz. Anlıyorum, anlıyorum! Şu senin kadın da amma güzel bir vücuda sahip gibi görünüyor. Nasıl bir şey? Sürtük mü? Bir bakayım. Aman be, hem sana birkaç hareket öğretirim. Bu alanda büyük bir uzmanımdır, anlarsın ya.” 

Kraliçe titremeye başladı, öfke ve yılgınlığı patlama noktasına ulaşmıştı. Gökdoğan’a gelince, o ruhu bedeninden ayrılmak üzereymiş gibi çok korkuyordu. Bu şişko lanet p*ç onu öldürtmek üzereydi. Aceleyle bağırdı, “Koca g*tlü, kadınımı benden çalmaya mı çalışıyorsun?” 

"NE!? Seni o*ospu çocuğu... Kaç tane kadına sahip olduğumu biliyor musun sen? Neden seninkini almaya çalışayım, serseri?” Kurnaztilki bu imadan gerçekten alınmış gibi görünüyordu ve anında Gökdoğan’a küfretmeye başladı. “Seni yapacağımız ziyafete davet etmeyi planlıyordum, ama bu kadınla uğraşmakla meşgulsün madem, ne halin varsa gör. Hadi buradan uzaklaşalım, beyler.”

Hala homurdanıp küfürler yağdıran Kurnaztilki odadan çıktı. Dışarıdaki paralı askerler de hep birlikte alaycı bir şeklide bağırmaya başladılar.

 “Yani o çocuk kendine bir kadın mı bulmuş?” 

“Aklım durdu resmen!” 

Büyük bir kısmı, bu yarı yetişkin veledin ne tür bir kadın bulduğunu merak ederek gözlerinde ahlaksız ifadelerle içeriye uzanıp bakmaya başladı. 

“Bakmayı bırakın. Muhtemelen bakirdir. Hepiniz ona bakarken nasıl sert duracak?” Kurnaztilki, yüksek sesle kahkahayı bastı. “Dünyada kadın bol!” Paralı askerler giderken kahkahalarla boğulmuşlardı.

Paralı askerler gidince, Gökdoğan rahat bir nefes aldı. Birkaç dakika sonra tekrar gerildi. Hemen arkasındaki kadına şöyle dedi, “Bana kızma. Sadece onları olabildiğince çabuk göndermek istedim. Eğer seni gücendirdiysem özür dilerim." 

Kraliçe'nin eli aniden güçsüzce düştü. Hiç cevap vermedi! Gökdoğan dirseğiyle onu hafifçe dürtmeden edemedi. “Çoktan gittiler!” Kraliçe yavaş yavaş cenin pozisyonuna doğru kıvrılmaya başladı, tek bir kelime bile söylemiyordu hala. Yanlış giden bir şeyler vardı!

 Gökdoğan ona bakmak için döndü. Ancak şimdi Gökdoğan, kadının yüzünün solgunlaştığını ve dudaklarının mavi olduğunu fark etti. Siyah saçlarının bir kaç teli, terlediği için yüzüne yapışmıştı ve tüm vücudu hafif titriyordu. Kadın muazzam bir acı içindeymiş gibi görünüyordu. 

“Yaralar yine mi acı veriyor?” Gökdoğan aceleyle bir lambayı yaktı, sadece kadının dişlerini sıktığını gördü. Çocuğun az önce söylediği saygısız sözleri kafaya takacak halde değildi. Gökdoğan ona yakından baktı. “Nerede yaralanmıştın?”

 Gökdoğan, Kraliçe’nin kolay kıvrılan bedenini bakışlarıyla süzdü. Kıyafetlerinin önünde birkaç delik olduğunu fark edip onları hemen açtı; gergin, sıkı karnındaki birkaç yara ortaya çıktı. Yaralar o kadar da derin değildi, ama kötü bir şekilde iltihaplanmış görünüyorlardı. Yaraların etrafındaki bir zamanlar beyaz olan deri, koyu mor renkteydi.

Burada neler oluyordu? 

CRACK! Kraliçe, çocuğun yüzüne bir tane tokat patlattı, ardından gözlerini ona dikip dişlerini sıkarak zorla konuştu. “Pis pençelerini üstümden çek.”

 “Sen çok açık ki zehirlenmişsin, hem de oldukça ağır bir şekilde. Bu tedavi edilmezse, tüm iç organların çürür.” Gökdoğan sonunda, Kanlı Kraliçe’nin neden bu kadar zayıf olduğunu anlamıştı, gözlerinde uysal ama meraklı bir bakış belirdi. “Ama bir hayvan tarafından ısırılmış gibi görünmüyorsun. Ne oldu?" 

Kanlı Kraliçe homurdandı, “Seni ilgilendirmez. S*ktir git!” 

“Neden böyle can sıkıcısın?” Gökdoğan da sinirlenmeye başlıyordu. "Seni kurtardım. İKİ DEFA. Sadece nankör olmakla kalmıyor, bir de pislik gibi davranıyorsun. Ah… bir de beni öldürmeye çalıştın! Lanet olsun, eğer çorak arazilerin ötesindeki dünyayı biliyor olmasaydın, gerçekten seni kurtarmak için canımı dişime takar mıydım sanıyorsun?”

 

Kraliçe öfkeyle titriyordu. "Seni…" 

"Kapa çeneni! Pek uzun süre dayanamazsın. Eğer tedavi görmezsen öleceksin.” Gökdoğan başını iki yana salladı. “Yemin ederim ki, eğer benim odamda ölürsen, seni soyup içini boşalttıktan sonra bebek gibi doldururum. Ne kadar güzel olduğun göz önüne alırsak, güzel bir hediyelik eşya olursun. Seni herkesin görmesi için ileri karakolun önüne dikeriz.” 

“Buna cesaret edemezsin!” 

“Cesaret edemez miyim? Neden olmasın ki?” Kraliçe gözle görülür şekilde daha da güçsüzleşiyordu ve bu yüzden Gökdoğan gittikçe daha cüretkâr hale geliyordu. Ne olursa olsun, bu kadının burada ölmesine izin veremezdi. Çorak topraklardan çıkış yolunu öğrenmek istiyordu. “Ölmek istemiyorsan, lütfen beni dinle, tamam mı?” 

Kanlı Kraliçe zangır zangır birkaç kez öksürdü ve ağzından biraz kan damlası geldi. "Kahretsin. Bu çok kötü! Gerçekten burada ölmeyecek, değil mi? "

Kraliçe gözlerini kapadı. Birkaç derin nefes aldıktan sonra tekrar gözlerini açtı. Bakışlarından hiçbir duygu okunamıyordu ve şimdi de her zamanki gibi sakin ve toplanmış görünüyordu. Soğuk ve sakin bir sesle “Üç gün önce iblisin peşindeydim,” dedi. “Saklandığı yeri buldum, ama yanlışlıkla kendi yerimi belli ettim ve yardakçılarının saldırısına uğradım. Onları tamamen yok ettim, ama bir bedeli oldu… ve ben de zehirli bir okla vuruldum.” Konuşurken, tüm bu zaman boyunca elinde sıkıca tuttuğu kısa oku ona verdi. 

“Bu beni daha önce tehdit etmek için kullandığın şeydi, değil mi?” Gökdoğan zehirli oku eline aldı. Kaygan, dikenli ve son derece keskin; açıkça, bu yüksek kaliteli bir silahtı. Ayrıca koyu yeşil renkli bir şeyle lekelenmişti ve yüzeyinde birkaç tane kuru kan tabakası görülebiliyordu. Sıradan bir çorak arazilinin böyle bir silaha erişimi olmazdı. "Kahretsin. Bu yakındı!” Kraliçe gerçekten tehlikeli bir komplocuydu. Eğer onu sıyırmış olsaydı, muhtemelen şu an öbür tarafı boylamıştı!

 “Yardakçılarının birçoğu öldürüldüğünde, iblis doğal olarak burada olduğumu ve onun için avlandığımı keşfetti. Ancak, benim hakkımda fazla bir şey bilmiyor, ya da benim tarafımda çalışan başka iblisler olup olmadığını bilmiyor. İblislerin ne kadar sert ve kurnaz oldukları düşünülürse, kesinlikle gerekli olmadıkça kendini göstermeyecektir. Bu yüzden beni test etmek için başkalarını gönderirken gizlice izlemeyi seçti.” 

Kanlı Kraliçe’nin sesi derin ve karanlıktı. “Bugün daha önce gördüğün ‘fevt lideri', onun yardakçılarından biriydi. Gerçek hedefleri ileri karakol değildi; bendim."

 Her ne kadar Gökdoğan bunu uzun zaman önce tahmin etmiş olsa da, şüphelerinin teyit edildiğini duyduktan sonra hala şok içindeydi. "Şaşmamalı. Onu rahatlıkla yenebilirdin, ama mümkün olan en dramatik şekilde onu öldürmekte ısrar ettin.” Gökdoğan birden her şeyi anlamıştı. “Rol kesiyordun! Çok açıktı, ben bile anlayabiliyordum. Onu gerçekten kandırdığını mı sanıyorsun?” 

Kraliçe bir şeyler geveledi. Kusursuz bir performans sergilediğini ve hiç bir zayıflığı olmadığını ortaya koyduğundan emindi. Çocuk nasıl her şeyi görebilmişti? Ama büyük olasılıkla düşmanını aldatabilmişti. Aksi takdirde, işlerin bu kadar kolay bitmesi mümkün değildi! 

“Bana hala ‘iblis’in ne olduğunu söylemedin.” 

“İblisler acımasız, vahşi, sert, zehirli yaratıklardır. Onlar tüm günahların kaynağı, tüm felaketlerin sebebidir ve insanlığın düşmanlarıdır. Tanrının lütfuyla kutsanan bir iblis avcısı olarak, esas sorumluluğum iblisleri avlamak. Senin gibi onursuz, inançsız, kâfirler bunu asla anlayamaz.” 

Kanlı Kraliçe konuşmaya devam ederken gözlerini yavaşça kapattı. “O iblisin ne kadar güçlü olduğu hakkında hiçbir fikrim yok. Bugün sergilediğim oyunun onu kandırıp kandıramadığını bile bilmiyorum. Beni iki kez kurtardın, bu yüzden sana adil bir uyarıda bulunacağım - hemen burayı terk et! ”

 Gökdoğan hayrete düşmüştü. "Ne?" 

“Karabayrak İleri Karakolu şu anda çorak topraklardaki en tehlikeli yer. Varlığı bir pamuk ipliğine bağlı ve en ufak bir rüzgâr onu uçurur. İblis bu arazilerde muazzam bir güce sahip. Onun için, Karabayrak İleri Karakolu’nu yok etmek çok kolay bir iş. Yarın olabilir. Şu an olabilir.” Kanlı Kraliçe, koyu, mücevher gibi gözlerini tekrar açtı, bakışları kararlıydı. “Şimdi gidersen, kurtulabilirsin. Kaç, olabildiğince hızlı bir şekilde!” 

Bir ‘iblis’in ne olduğuna dair Gökdoğan’ın hala hiçbir fikri yoktu. Yine de, bu dişi iblis avcısının ona yalan söylemesi için bir sebep yoktu. Gerçek şu ki, bu ‘iblis’in yardakçıları onu ağır şekilde yaralamıştı ve onunla yüz yüze bile gelememişti. Bu da demek oluyordu ki, bu genç iblis avcısı ve onun bahsettiği ‘iblis’ arasında güç açısından muazzam bir uçurum vardı.

Karabayrak İleri Karakolu gerçekten tehlikede olabilirdi! 

Gökdoğan zorlukla yutkundu. "S*ktir. Tüylerim diken diken oldu. Ama… neden kaçmadın? Ne kadar kötü yaralandığına bakılırsa, kazanabilmen mümkün değil!” 

“Kaçmak mı?” Kanlı Kraliçe, yatağın başlığına yaslanarak oturmaya çalıştı. Son derece zayıftı, ama yaydığı güzellik aurası hala duruyordu. Gözleri ateşli bir inanç ve sarsılmaz bir kararlılıkla doluydu, aynı zamanda karşısındaki cahil çocuğa onu küçümseyerek bakıyordu.

 “Bir çorak arazi karıncası, bir iblis avcısının inancını ve azmini nasıl anlayabilir ki?”

 "Tamam tamam! Onu zaten anladık. Ben bir karıncayım, böceğim. Sen ise asil bir iblis avcısısın, kraliyet kraliçesisin. Herkes çoktan anladı. Bu b*ku tekrarlamak zorunda mısın?” Gökdoğan sabırsızlaşıyordu. “Ne olursa olsun, yapmamız gereken ilk şey yaralarını tedavi etmek." Mantis adında bir adam var. Onu daha önce duymuş olmalısın, değil mi? Zamanını zehirli böcekleri ve çeşitli zehirleri inceleyerek geçirmeyi çok seviyor. Eminim sana yardım edebilir. Onu buraya çağırıp seni gizlice tedavi ettirmeme ne dersin?

 “Kabul edilemez!” Kanlı Kraliçe soğuk bir şekilde şöyle cevap verdi: “Çorak arazilerdeki kimseye güven olmaz. Beni kimsenin bu halde görmesine izin veremezsin!”

 "Bu kadın acayip inatçı. Ne yapmam gerekiyor?" İçinde bulunduğu durumdan yola çıkarak, zehir çok tehlikeli olmamalıydı; aksi halde, uzun süredir dayanması mümkün olmazdı. Silahlara önceden uygulanan zehirler genellikle güçlü olmaktan ziyade uzun ömürlü olarak formüle edilirdi. Bir insanı neredeyse anında öldüren bazı zehir türleri vardı, ama onlar sadece çok kısa süreler için etkiliydi. Bir savaş aniden patlak verdiği zaman, silahlarınıza doğru bir şekilde zehir uygulamak için zaman yoktu. 

Birkaç dakika okla oynadıktan sonra aniden Gökdoğan’ın kafasında bir şimşek çaktı. "Bir fikrim var!" 

“Fikrin ned-…” Kelimesinin yarısında, Kraliçe sessiz kaldı. Tamamen beklenmedik bir şey olurken gözleri resmen dışarı fırlamıştı. Gökdoğan aniden zehirli okla kolunu delip kanlı bir yara açtı. Kraliçe ona bakıyordu, tamamen hayretler içinde. “S-s-sen ne yapıyorsun…” 

“Sadece burada bekle!” Gökdoğan öyle bir acı çekiyordu ki, başından aşağı terler boşanıyordu, ama yine de gülümsedi. Bu 'dahice' fikrinden gurur duyuyor gibiydi. “Birazdan dönüp seni kurtaracağım!” 

Konuşmayı bitirdiğinde kapıyı açıp gitti.

"Yardım edin! YARDIM EDİN! Zehirlendim! Mantis nerede? NEREDE? Beni kurtarması gerek!” 

Kraliçe öyle boş boş bakıyor, gülse mi ağlasa mı bilemiyordu. Bu çocuğun nesi vardı böyle?