Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

33. Bölüm Tedavi

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan’a böyle bir şeyi yapma cesaretini ne vermişti? Tamamen cehalet!

Gökdoğan’ın anladığı kadarıyla, eğer Kraliçe ölmeden birden çok gün yaşayabildiyse, zehir o kadar güçlü olamazdı, değil mi? Çocuk bir şifa meta-insanıydı. Bu alanda bir kadına nasıl yenilebilirdi ki? 

Ama yakında, Gökdoğan yanıldığını fark etti. Tamamen ziyadesiyle yanılıyordu! Zehirli ok, derisini sıyırdıktan beş dakika geçmemişti ki, tüm kolundaki hissiyatı tamamen yitirmiş olduğunu fark etti. Derisinde büyük morumsu-siyah lekeler kaplamaya başlamıştı. Gökdoğan’ın ödü koptu ve çılgınca yarı koşarak, yarı tökezleyerek Mantis'in atölyesine doğru gitti! 

Mantis, yeni bir örneği incelemenin ortasındaydı. Gözlüklerini düzeltince, camdan soğuk bir ışıltı yansıdı. “İkiz başlı bir engerek tarafından nasıl zehirlendin ki?” 

Gökdoğan, kafasını kuvvetli bir şekilde salladı, tamamen kafası karışmış gibi görünüyordu. “O dövüş sırasında fevtlerden biri bana tuzak kurmuş olmalı. İlk başta hiçbir şey fark etmedim, ama şimdi bütün kolum uyuşmuş!” 

Mantis ona derin ve uzun bir bakış attı. "Gerçekten mi?" 

“Neden bana öyle bakıyorsun?!” Bu bakış, Gökdoğan’ın tüylerini diken diken ediyordu. “Beni kurtaracak mısın, kurtarmayacak mısın?”

Başka bir kelime söylemeden Mantis çalışmaya koyuldu. Birkaç garip tıbbi sıvıyı karıştırmaya başladı ve iki küçük kavanoz sıvı hazırlayıp Gökdoğan’a teslim etti. “İlki yaranın üzerine sürülmeli, iltihaplanmasını engeller. İkincisi, zehri vücudundan temizlemek için ağızdan alınmalı. Bir günde iyileşeceksin.”

 ......

 Kraliçe'nin yüzü kül gibi solmuştu ve yatakta kıvrılmış yatıyordu. Kuzguni kara saçları yüzüne teriyle yapışmış ve kaşları acıyla çatılmıştı. Tek bir tokatla üç metre boyundaki bir yamyamı öldürmeyi başaran bu hükmedici kadın şimdi tamamen güçsüzdü. Aslında oldukça zavallı ve biçare görünüyordu. Gökdoğan kapıyı açıp içeri girdiğinde, kadın hiç tepki vermedi. 

Yine mi bayılmıştı? Bayılmamışsa bile, açıkça kötü durumdaydı! Ölemezsin. Öleceksen bile, burada ölemezsin. Henüz sormak istediğim hiçbir soruyu sormadım!

 Gökdoğan, kadının dış kıyafetlerini beceriksizce çıkarmaya başladı. Elleri kadının tenine değdiğinde, kirpikleri hafifçe titredi. Donuk bir ifadeyle gözlerini çocuğa dikti. Tehlikeli ama çok tehlikeli bir karar verdiği konusunda onu uyarmak için bakışlarını kullanıyordu. 

Gökdoğan kadının gözlerindeki bakışı görünce, kalbinin korkuyla sıkıştığını hissetti. Kadın son derece zayıf olmasına rağmen, bakışları hâlâ büyüleyici ve ürkütücü bir niteliğe sahipti. 

O güçsüzdü, ama eşsiz bir güzellikti. Aynı zamanda, boyun eğmez ve korkusuz bir savaşçıydı. Bu iki şey tamamen çelişkili olmalıydı, ama bir şekilde onun içinde bir araya gelmişlerdi. Ne tür bir inanç onun gibi birisini yaratabilirdi?

 “Senin bayıldığını sanıyordum.” Gökdoğan garip bir şekilde ellerini geri çekti, ardından tuttuğu iki şişeyi gösterdi. “Elimdeki panzehir. Bayılmadığına göre, kendi kendini tedavi edebilirsin.”

Bu kadın sadece güçlü değildi, aynı zamanda korkunç bir öfkeye de sahipti. Gökdoğan, kendisini paramparça edeceğinden çok korkup ona dokunmaya cesaret edemedi. Onun yerine, iki şişeyi uysalca ona verdi. 

Kraliçe hem uyuşmuş hem de güçsüz hissediyordu. Artık parmağını oynatmaya takati yoktu. Doğrulmaya çalıştı, ancak bunu yapamadığını fark etti. Sayısız girişimlerden sonra sonunda pes etti.

Gökdoğan şaşkındı. "Ne oldu?" 

Kraliçe, Gökdoğan’a alıcı gözüyle baktı. Her ne kadar aşağılık bir çorak arazi insanı olsa da, çocuk oldukça yakışıklı görünüyordu ve gözlerinde herhangi bir art niyet yok gibiydi. “Sen yap.” Soylu bir klanda doğmuştu, onurlu bir iblis avcısıydı ve çorak arazili insanların üzerinde doğuştan gelen bir üstünlük duygusuna sahipti. Sonuç olarak, neredeyse iş yaptırmak için hizmetçiye emir veriyormuş gibi, çok buyurgan bir şekilde konuşmuştu. 

Çok da önemli değildi. Gökdoğan kadının tavrını umursamadı. Birkaç kez gözlerini kırpıştırdıktan sonra yumuşakça mırıldandı, “Eğer istersen sana yardım edebilirim, ama yanlışlıkla görmemem gereken bir şeyi görürsem ya da dokunmamam gereken bir şeye dokunursam… Gözlerimi oyacağından veya ellerimi keseceğinden endişeliyim. Bunu gerçekten yapmak istemiyorum.”

Çocuğun endişeleri tamamen asılsız değildi. Kraliçe'nin kişiliği göz önüne alınırsa, böyle şeyler yapabilirdi.

Kraliçe ona sert bir bakış attı. Bakışla insan öldürülebilseydi, Gökdoğan yüzlerce kez ölmüş olurdu. “Hıh. Düşündüğün kadar yaygaracı değilim. Tuhaf bir şey denemediğin sürece sana bir şey yapmam.” 

“Güzel, o zaman.” Gökdoğan oldukça isteksizce kadının yanına geldi. İlk önce dış giysilerini çıkarmasına yardım edince onun altındaki sıkı, üzerine oturan siyah kıyafetler ortaya çıktı. Bu inanılmaz dayanıklı bir deriden üretilmiş bir çeşit zırh kıyafetiydi. İşçiliği zarif ve titizdi; buralarda bir şey yapılabilecek bir şey değildi.

“Ben… ımm… bu şeyi de çıkarmak zorundayım.” 

“Kapa çeneni ve yap!”

Kraliçe'nin sözleri sert ve küstahtı, ama yüzü hafifçe kızarıyordu. Gözlerini kapattı, daha fazlasını görmek istemedi. Bu aslında Gökdoğan’ı daha da huzursuz hissettirdi; daha sonra onu susturmak için öldürmezdi değil mi? Yine de çocuğun yapabileceği başka bir şey yoktu. 

Gökdoğan dikkatli bir şekilde deri zırhı çözdü, ancak bunu yaparken onunla herhangi bir temastan kaçınması imkânsızdı. Kontrol meta güçleri sayesinde, Gökdoğan ona dokunduğunda bütün vücudunun gerileceğini hissedebiliyordu. Açıkçası, bu kadın bir erkeğin ona dokunması konusunda iddia ettiği gibi açık fikirli değildi. 

Deri zırhın çoğu çıkarılınca sadece üst göğsünü kaplayan siyah bir iç çamaşırı kaldı. Vücudunun geri kalanı şimdi tamamen çıplaktı. Gökdoğan bugüne kadar bir kadına hiç dokunmamıştı, hatta böylesi kusursuz bir vücudu ilk kez görülüyordu. Kadının vücudunun her bir santimetresi mükemmel bir şekilde yontulmuş ve şekil verilmiş görünüyordu. Göğsündeki siyah bez şeritlere gelince, bunlar aşırı derecede sıkıydılar ama kadının kıvrımlarını tamamen gizleyemiyorlardı. 

“Gözlerine hâkim ol!” Bu uyarıyı verirken Kraliçe'nin kendi gözleri kapalı duruyordu. Gökdoğan hızla kendine gelip aceleyle kadının yaralarını tedavi etmeye başladı. Yaralar hayal ettiğinden daha da ciddiydi;  göbeğinin yan kısmı neredeyse tamamen siyahlaşmıştı. Gökdoğan, kadının ne tür bir yöntemle, bu bölgeye verilen hasarın daha da derine ilerlemesini önlediğini hayal bile edemedi. 

Gökdoğan, Mantis'ten birkaç şey öğrenmişti ve bunun sonucunda hareketleri çok temiz ve hızlıydı. İlk önce, yaraların etrafındaki cerahatli eti kesmek için bir neşter kullandı ve pıhtılaşmış kanı akıttı. Daha sonra yaraların üzerine tedavi edici bir sıvı döktü. Kraliçe acı içinde kaşlarını çatıyordu, belki de sıvı canını yakmıştı, ama bir şey demedi. 

Gerçekten sert bir kadındı. Gökdoğan’ın kendisi, yaraların üzerinde ilacı sürerken hissettiği acıdan hoplayıp zıplamak üzereydi. 

“Bu yaralar sadece bir iki gün içinde iyileşmez.” Gökdoğan kadının yaralarını bir bezle sardı, ardından ilacın kalanını bir tarafa koydu. “Neyse ki, ben bir şifa meta-insanıyım ve hızlı bir şekilde iyileşebiliyorum. Kendime çok fazla ilaç kullanmam gerekmedi. Geri kalanın hepsi senin için.” 

Kanlı Kraliçe, tüm bu süreç boyunca tamamen aşağılanmış hissediyordu, ama başka seçeneği yoktu. Kadın yumruklarını sıktı. Neyse ki, çocuk bu süreçte ona çaktırmadan dokunmaya çalışmamıştı; aksi takdirde, onu kıymaya dönüşene kadar parçalardı. İlaca gelince, gerçekten etkili gibiydi; acısı şimdiden dinmeye başlamış, hemen bir rahatlama hissetmişti.

 “Mantis’in atölyesini avucumun içi gibi biliyorum ve panzehir yaratmak için kullandığı tüm malzemeleri ezberledim. Eğer bu yeterli gelmezse, geri dönüp senin için biraz daha çalarım.” Gökdoğan, Kraliçenin kıyafetlerini tekrar giymesine yardım etti. “Kısacası, endişelenme. İyileşeceksin.”

 Kraliçe ona oldukça memnuniyetsizce baktı. “Gevezeliği kes!” 

"Ulan, bununla başa çıkmak ne kadar zor." Gökdoğan başını salladıktan sonra ayrılmak için döndü. Kanlı Kraliçe anında afalladı. "Nereye gidiyorsun?"

 Gökdoğan çaresizce şöyle dedi: “Majesteleri, eğer size kötü bir şey yapmak isteseydim, size yardım etmek için o kadar vaktimi boşa harcamazdım. Benden şüphelenmeyi bırakabilir misiniz? Sadece dinlenin. Hemen döneceğim!"

 “SENİ!” Kanlı Kraliçe’nin gözleri kısıldı. Bu çorak arazili çocuk, ona karşı böyle davranmaya nasıl cüret edebilirdi? Bu hiçbir şekilde kabul edilemezdi! 

Yaklaşık 15 dakika sonra, Gökdoğan kollarında bir yığın eşyayla döndü. Birkaç şişe temiz su, birkaç parça kurutulmuş et, derin yaralar için bazı ilaçlar, yeni yıkanmış ve temizlenmiş bandajlar ve yaraları tedavi etmek için gerekli diğer çeşitli aletler vardı. 

Gökdoğan, ağzının kenarından mırıldanırken, kurtulmuş etten alıp çiğneyip yutmaya başladı, “Oldukça kötü bir şekilde yaralanmışsın. İyileşmek için biraz zamana ihtiyacın olduğunu düşündüm, bu yüzden ihtiyacımız olacak bazı şeyler getirdim.” Gökdoğan eti hemen bitirdi... ve o anda bir gurultu sesi duyuldu. 

Ses çok alçaktı, ama oda oldukça sessiz olduğu için çok dikkat çekici olmuştu. Ses, Kraliçe'nin karnından gelmişti. Orada bir yeşim heykeli gibi uzanıyordu, dinlenirken gözleri kapalıydı... ama şimdi, güzel yüzü neredeyse pancar kırmızısını dönmüştü. Kızarıklık boynuna ve kulaklarına kadar uzandı ve onu çok sevimli gösterdi. 

Tuhaf. Gerçekten, gerçekten tuhaf… Gerçekten de bu dinsiz p*çin önünde kendini utandırmıştı. Tanrım, yer yarılsa da içine girsem!

Gökdoğan mırıldanırken yemeğini çiğnemeye devam etti, “Sen de mi açsın?” 

Kadın tek bir söz söylemeden burnundan sertçe soludu. Hadi ya! Beni kasten sinirlendirmeye mi çalışıyorsun? Acıktığını biliyorsa, neden sadece ona biraz yiyecek veremiyordu? Onun istemesini mi bekliyordu? Kraliçe çok gururlu bir insandı; başını eğip dinsiz bir çorak araziliye elini açmaktansa açlıktan ölmeyi yeğlerdi!

“Bir saniye bekle.” Gökdoğan bir kâseye bir miktar su döktü, ardından kurutulmuş etten birkaç parça böldü ve bir miktar ekmekle birlikte kâsenin içine koydu. Birkaç dakika sonra, kapıya gidip bir odun yakarak kâseyi ısınsın diye üzerine koydu. Ancak o zaman 'çorbayı' Kraliçe’ye geri getirdi. “Vücudun şu anda oldukça zayıf. Bu, daha hızlı iyileşmene yardımcı olacaktır.” 

Kraliçe sıcak ekmekli ve etli çorbaya boş gözlerle baktı; kadının titreyen berrak, duru gözlerinden birkaç karışık duygu geçti.

 “Daha iyi tedaviye alışık olduğunu biliyorum, ama sahip olduğum en iyi yiyecek bu. Aslında, son birkaç gündür bunu kendim için özel bir ziyafet olarak biriktiriyordum. Şimdilik biraz katlan, olur mu? Ben içireyim mi sana?” 

“Gerek yok.” Kraliçe, kaba, yıpranmış kâseyi eline aldığında yüzüne oldukça karmaşık bir bakış vardı. Çok zarif bir şekilde küçük bir yudum aldı, sıçan eti ve sert ekmek parçalarını sıcak suyla birlikte midesine gönderdi. Gerçekten tadı pek de iyi değildi, ama ona gücünü geri kazandığını hissedebiliyordu. 

Gökdoğan, o yemek yerken uzaklaşıp diğer işleriyle uğraştı. Ama tam o anda, hemen arkasından fısıldayan yumuşak bir ses duyuldu. "Teşekkür ederim…" 

Gökdoğan hayrete düşmüştü. Gaipten sesler mi duyuyordu yoksa? Arkasını döndü, yüzünde 'karışık' bir ifadeyle. "O da nesi? Bir şey mi söyledin?" 

"Sağır mısın? S*ktir git!” Kana Susamış Kraliçe’nin bakışları o kadar keskindi ki, sanki onu üç parçaya ayırabilirmiş gibi hissetti. 

“K-kızma. Senin gibi vahşi bir kadının hiç kimseye "teşekkür ederim" diyeceğini hayal etmezdim de. Seninle dalga geçmeye çalışmıyorum, yemin ederim!” Gökdoğan elinde olmadan biraz kıkırdadı. Artık kadının ona karşı önceden olduğu kadar ihtiyatlı olmadığından emindi. “’Kanlı Kraliçe’… bir takma ad gibi görünüyor. Gerçek bir ismin olmalı, değil mi? Bana söyler misin?" 

Kraliçe 'çorbanın' geri kalanını bitirdi. "Yorgunum." 

“Ah. Ben de yoruldum, ama sadece bir yatak var. Sanırım sıkışmak zorundayız.” Gökdoğan bunu bir şaka olarak söylemişti ve sonucu tamamen tahmin edilebilirdi; Kraliçe'nin gözleri ona canice bakıyordu. Çocuk aceleyle şöyle dedi, “Ama biliyorsun, çok sıkışık oluyor. Ben yerde uyurum.” 

Bu daha iyi! Kraliçe, yatağa geri yatarken teşekkür etmedi. 

"Sorularıma cevap bile vermedi! Ah, neyse. Acelesi yok." Gökdoğan lambayı söndürüp kendine bir saman yatağı yaptı, sonra da Kurnaztilki’nin getirdiği kurt postuyla kendi üzerini örttü. 

“Benim adım Gökdoğan.” 

Kraliçe hala cevap vermiyordu.

"Ulan, ne soğuk kadın. Sanırım çorak arazili insanları gerçekten sevmiyor." Gökdoğan daha fazla bir şey demedi. Dürüst olmak gerekirse, bunların hiçbiri gerçekten önemli değildi. Kurt postu korkunç derecede kötü kokuyordu ama aynı zamanda çok sıcaktı. Çocuk en son yatalı iki gün iki gece olmuştu, bu yüzden çabucak rüyalar âlemine daldı.