Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

34. Bölüm Dış Dünya

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Çorak araziler neye benziyordu?

Çürümüşlük, pislik, şiddet, barbarlık ve yolsuzlukla doluydular! Burada yaşayanlara gelince, onlar iblislerin pençeleri olarak hizmet ettiler. Kanlarında günahla doğmuşlardı, hem iğrenç hem de mekruhlardı. Bu yüzden Elysiumlardan yasaklanmışlardı.

Kanlı Kraliçe inanılmaz derecede dindar bir inanandı. O asla çorak arazilileri insan olarak görmeyecekti ve Elysiumluların onlara acıması ya da merhamet göstermesi yasaktı. Şayet bunu yaparlarsa, yüce tanrılara saygısızlık etmiş olurlardı. Ama... bu Gökdoğan farklı görünüyordu.

Sonraki iki gün boyunca, Kanlı Kraliçe yavaş yavaş bu çorak arazi gencinin pek fazla kötü alışkanlığa sahip olmadığını keşfetti. Onu kurtarmak için kendini okla zehirledikten sonra, her gün sahip olduğu azıcık yiyeceğin büyük kısmını ona vermişti. Ona yaralarını tedavi etmesinde yardım etti. Kadının kibri ve güçsüzlüğüyle karşı karşıya kaldığında, ona isteksizce hoşgörülü davranıyormuş gibi de yapmadı.

Gerçekten çocuk son derece nadir türde bir çorak araziliydi.

Şimdiye, Kanlı Kraliçe’nin ona karşı tutumu çok gelişmişti. Şimdi isterse çocuğu kolayca öldürecek kadar güçlüydü. Öldürmeli miydi? Çocuktan kurtulmalı mıydı? Ah, unut gitsin. Çocuğun eşsiz duyusal yetenekleri vardı; onun için erken uyarı sistemi görevi görerek ona yardımcı olabilirdi. Çocuğun hayatta kalmasına izin verirse, görevinde kadına yararlı olabilirdi. O iblisle savaşmak her şeyden daha önemliydi.

Kanlı Kraliçe’nin onu öldürme isteği yavaş yavaş kayboldu ve böylece Gökdoğan da sonunda rahatlamıştı. Kadın zalim ve vahşi görünse de, aslında çok saf ve duyarlı bir kişiydi. Kendini sert çivili bir kabukla kaplamıştı, ama hepsi de bu yamyamsı arazilerde kendini korumak uğrunaydı. O, kendini çorak arazi insanları kadar sert olmaya zorlamazsa, onları nasıl baskı altında tutabilirdi?

Buna ek olarak, Kanlı Kraliçe oldukça gizemli bir kadındı! O, ‘iblis’ denen şeylerden birini avlamak için, ta uzak diyarlardan çorak arazilere gelmişti. Bu sadece bir iblis avcılığı görevinden kaynaklanıyor olamazdı, değil mi? Gökdoğan’la son konuştuğunda kazara sergilediği nefret, bunun intikam görevi olduğunu kanıtlıyordu. Kanlı Kraliçe öç alacak biri olarak buradaydı... ama Gökdoğan ona kendisiyle ilgili çok şey sormaya cesaret edemedi. 

Gökdoğan bu sert, dindar savaşçı kadına baktığı zaman, Elysiumluların yüceliğini, samimiyetini, sadakatini ve erdemliliğini görebiliyormuş gibi hissetti. Kaba, sapkın, acımasız ve çılgın çorak arazi insanlarla aralarında dünyalar kadar fark vardı. Bu Gökdoğan’ın Elysium topraklarını ziyaret etme arzusunu daha da kabartmıştı.

Ama tabii ki, Kanlı Kraliçe ile arkadaş olmak pek de kolay değildi. Kadın, Gökdoğan’ın anlamadığı bir üstünlük duygusuyla doluydu ve Gökdoğan gibi bir çorak araziliyle birkaç gün yaşamak, onuru için en büyük lekeymiş gibi hissediyordu. Bir imparatoriçenin asil kızı, bir şekilde bir dilenci kulübesinde yaşamaya ve günler boyunca onun yiyeceklerini paylaşmaya zorlanmıştı... ve dilencinin hayatını kurtarması gerçeği bunun en kötü yanıydı! 

Can düşmanıyla savaşmak için mümkün olduğu kadar çabuk iyileşmek istiyor olmasaydı, bu aşağılamayı hayatta kabul etmezdi! 

Ancak Kanlı Kraliçe’nin ihtiyatı günden güne yavaş yavaş azalmaya devam ederken, Gökdoğan da gittikçe daha fazla cüretkârlaşıyordu. Dırdır etmek, sızlanmak, yalvarmak… dışarıdaki dünya hakkında daha fazla şey öğrenmek için elinden geleni her seçeneği kullandı. Bütün gün etrafta dolaşan bir sivrisinek gibiydi. Kanlı Kraliçe onu nasıl sinir bozucu bulmazdı ki?

Yine de, diğer çorak arazi insanlarıyla kıyaslandığında, çocuğun inatçılık ve azim gibi kendine özgü özellikleri vardı. Her ne kadar gülünç bir şekilde aptal ve cahil olsa da, gerçekten de bir çorak araziliye göre olağanüstü bir insandı. Daha önce hiç bu çorak arazilerden ayrılmayı hayal eden herhangi bir çorak araziliyle karşılaşmamıştı. 

Sonuç olarak, sık sık çocuğun sorularından birini yanıtlıyordu. Sağladığı az miktarda bilgiye dayanarak, Gökdoğan yavaş yavaş dış dünyaya dair yepyeni bir algı kazanmaya başladı. 

Dünyanın yaklaşık% 95'i çorak arazilerle kaplıydı… ama gerçekten kutsanmış topraklar vardı. Sadece, hepsi çok ama çok uzaktaydılar, en yakın olanı ise yaklaşık 2000 kilometre uzaktaydı. 

Çorak arazi araçlarının büyük çoğunluğu, herhangi bir yöne nadiren 150 kilometreden fazla yol kat etmişti. Sarf malzemeleriniz ve yakıtınız tükenirdi ve bulunduğunuz bölge hakkında hiçbir bilginiz olmazdı. Hayvanlar başınıza üşüşür, insanlar sizi soyar, kumla boğulur ya da belki de o korkunç uzay ve zamanın büküldüğü bölgelerden birine düşerdiniz. Uzun mesafeli bir yolculukta sayısız bilinmeyen değişken vardı ve bu nedenle de en tecrübeli iblis avcıları bile çorak arazileri kendi başlarına geçebileceklerini iddia etmeye cüret edemezdi.

Tüm günlerini çorak arazileri terk etmeyi hayal ederek geçiren zayıf bir çorak arazili, bir aptaldan başka bir şey değildi! Kanlı Kraliçe onu hor görüşünü gizlemeye bile çalışmıyordu, çoğunlukla çocuğun hayallerinin ne kadar aptalca ve gerçekdışı olduğunu ifade ederken sık sık birkaç alaycı söz sarf ediyordu. Bu zayıf çorak arazi genci, bir şekilde Elysium topraklarına olan yolculuğundan hayatta kalmayı başarsa bile, gerçekten onu içeri alacaklarını mı sanıyordu? Onu, alt tabakadan bir kâfiri? 

Ancak Gökdoğan, onun sözlerinin cesaretini kırmasına izin vermedi. Aslında, o daha bile heyecanlanmıştı. Elysium toprakları çok uzakta olabilirdi, ancak ulaşılamaz değildi. Uğruna emek sarf edilecek bir hedefe sahip olmak, sadece amaçsız yaşamaktan daha iyiydi, tamamen yitik! Çocuk şansının düşük olduğunu bilmesine rağmen, yine de onun için mücadele ederdi. Elysiumluların onu Elysium'a kabul edip etmeyecek olmaları mı? O bunu hiç umursamıyordu.

Bu çocuk umutsuz vaka! Kanlı Kraliçe sonunda onunla alay etmekten sıkılmıştı.

“Tanrılar” ve “iblisler” arasındaki ilişki neydi? 'Çorak araziler' ve 'elysium toprakları' arasında? Gökdoğan’ın hala bu soruya net bir cevabı yoktu, ama yavaş yavaş anlamaya başlıyordu. 

Elysium toprakları, refahla kutsanmış, inanç ve dindarlık dolu bir cennetti. Tanrılar, elysium topraklarına sonsuz bir bereket vermişlerdi, tüm elysiumluların gönüllerince yiyip içmelerini izin veren sayısız ürünle donatmıştı. Tanrılar Elysium topraklarını çok hızlı büyüyen besi hayvanlarıyla kutsamış ve tüm Elysiumluların en lezzetli inek sütünü içmelerini sağlamıştı. Elysium çocuklarına gelince, tanrılar onları akıl almaz güç ve bilgelikle kutsamıştı. 

Tanrılar, tüm felaketleri, hastalıkları ve acıları Elysiumlulardan uzak tutarak, düzen ve barış getirmişti. Hatta iblis avcılarına güçlü maddeler ve özel güçler bahşetmişlerdi. Daha sonra en akıl almaz mucizeleri gerçekleştiren muhteşem tapınakları ve geniş şehirleri kurmuşlardı. Elysium topraklarında yaşayan her insanın içi, tanrılara karşı en mutlak saygıdan başka bir şeyle dolu değildi.

 İblisler mi?

İsimlerinden anlaşılacağı gibi, onlar tanrılara tamamen karşıt olan ucube ve menfur şeylerdi. Salt hırs ve şeytani kurnazlıkla dolu olup, inanılmaz derecede vahşi ve acımasızlardı. Çok sayıda vesileyle, neredeyse insan ırkının yok olmasına neden olmuşlardı. Tanrıların insanlığın şeytanları yendiğine dair rehberlik ve yardımları sayesinde oldu. Tanrıların kurduğu birçok Elysium sayesinde on milyonlarca insan barış ve refah içinde yaşayabiliyordu.

 Ancak dünyanın geri kalanı, atıklarla yutuldu. Çorak araziler daha önce iblisler tarafından yönetiliyordu ve çorak arazili insanların ataları, iblislerin hizmetkârlarıydı. Bu nedenleydi ki, çorak arazi insanları genellikle çirkin ve acımasızdı ve bu yüzden Elysium topraklarına kabul edilmiyorlardı!

 Ama o kaotik savaş dönemi çoktan sona ermişti, iblislerin hepsi tek bir iz bırakmadan ortadan kayboldu. Tanrılar dünyayı birleştirerek düzenli ve huzurlu hale getirdiler. Yine de, dünyanın çeşitli köşelerinde, sıkıntı yaratmaya meraklı, arka arkaya fesat çıkaran birkaç iblis vardı. Onların günahlarına son vermek için iblis avcısı birliği oluşturulmuştu. 

İblis avcıları, tüm insan ırkının en seçkin savaşçılarıydı. Onlar, kendilerine özel güçler ihsan edilmiş tanrıların içten, dindar savaşçılarıydı… ve unvanlarından anlaşılacağı üzere, ilahi görevi iblisleri avlamaktı. Kanlı Kraliçe ne zaman iblis avcılarından bahsetse, gözlerinde gizlenemez bir gurur beliriyordu. 

Bir iblis avcısı klanında doğmuştu ve neslinin en genç ve yetenekli iblis avcısı oydu! Babası, büyükbabası, amcaları… hepsi de müthiş birer iblis avcısıydı! 

...... 

Gökdoğan ilaç şişesini salladıktan sonra omuzlarını çaresizce silkti. “Yine ilaç bitti. Mantis’in atölyesinden biraz daha çalmak zorundayım.” 

Şimdiye, Kanlı Kraliçe, yaklaşık yüzde otuz ila kırk oranında gücünü geri kazanmıştı. Artık ileri karakoldaki kimseden korkmasına gerek yoktu... ama elbette, henüz iblis avlamaya yetecek kadar güçlü bir durumda değildi.

Kanlı Kraliçe, bizzat herhangi bir iblisle savaşmamıştı. İblis avcıları avlanmaya gittiklerinde, genellikle sürü halinde hareket ederlerdi. Kanlı Kraliçe, ta buralara; çorak arazilerin derinlerine kadar kendi başına gelmişti. Kuşkusuz cesur olmasına rağmen, ihtiyatsızdı. 

Yaralarına gelince, onların iyileşmeleri en az iki hafta alacaktı! Umudu, düşmanın ona en azından iyileşmesine yetecek kadar vakit vermesiydi. 

Kanlı Kraliçe, ayağa kalkarak gitmeye hazırlandı.

"Nereye gidiyorsun? Hala yaralasın. Henüz çıkamazsın!” Gökdoğan aceleyle onu durdurmaya kalkıştı. Henüz sorularına hala cevap alamamıştı; eğer bu fırsatın kaçmasına izin verirse, muhtemelen bir daha asla başka bir fırsatı olmayacaktı. 

“Bu eski püskü odada saklanmaya devam etmeme gerek yok.” Kanlı Kraliçe kararını çoktan vermişti. “Bana yardım ettiğini kabul ediyorum. Tanrıların savaşçıları, onların imdadına yetişenleri asla unutmaz! Aşırı bir şey olmadığı sürece herhangi bir isteğini kabul edebilirim. Konuş!”

 Gökdoğan bir anda sersemledi. Kanlı Kraliçe, onun bir isteğini yerine getirmeye söz mü veriyordu? İnanılmaz bir şanstı bu! Gökdoğan isterse, ileri karakoldaki herhangi bir kişiyi ölüme gönderebilirdi; kim önündeki bu ucubenin dengi olabilirdi ki? Ama tabii ki, Gökdoğan asla böyle bir fırsatı bu kadar anlamsız bir şeyle boşa harcamazdı. 

“Çorak arazilerden ayrılmak istiyorum!”

 “İmkânsız!” 

Kanlı Kraliçe oldukça rahatsız olmuştu. Çok kez ona bunun imkânsız olduğunu söylemişti, ama çocuk ayak diremeye devam ediyordu.

Gökdoğan sinirli bir yüz ifadesiyle kaşlarını çattı. Tekrar düşündükten sonra bir karar verdi. “O zaman iblis avcılarının tekniklerini öğrenmek istiyorum. Onları bana öğretir misin?”

Kanlı Kraliçe anlayamamıştı. “Bunu neden öğrenmek isteyesin ki?” 

“İstiyorum işte!” Gökdoğan kararlı bir şekilde, “Belki de bir iblis avcısı olabilirim,” dedi. 

Kraliçe kahkahalarını tutamadı. Birlikte birkaç gün geçirmişlerdi, ama Gökdoğan onun gülümsediğine ilk kez tanık oluyordu ve bu onu gerçekten şaşırttı. On bin yıl boyunca donmuş halde kalan bir buzdağının aniden çözülüp eriyerek altında gizlenen göz kamaştırıcı, canlı ve güzel ruhu ortaya çıkarması gibi bir şeydi. Bir anlığına bundan  dolayı serseme döndü.

“Seni inatçı, hayalperest aptal!” Kraliçe'nin yüzü bir kez daha sertleşti. Her zamanki soğuk sesiyle şöyle dedi, “Sana öğretebilirim, evet… ama şu anda seni uyarmalıyım, eğer gerekli yeteneklere veya tanrıların lütuflarına sahip değilsen, bu teknikler senin için tamamen işe yaramaz olacak. Mucize eseri, onlarda gerçekten ustalaşsan bile...”

Gökdoğan resmen sevinçle kendinden geçmişti. Bunu kabul etmesini gerçekten beklemiyordu… ama gerçekten etmişti! “Umurumda değil! Sadece öğrenmek için bir şans istiyorum!”

 “Eğer iblis avcısı tekniklerini deneyip öğrenmekte bu kadar inatçıysan, o zaman sana öğreteceğim. Ancak sadece bir günlüğüne ders veririm.” Kanlı Kraliçe gümüş maskesini yüzüne geri taktı ve sesi tekrar boğuklaşıp kulak tırmalayıcı oldu. “Hazır olduğunda beni bul.”

Kadın konuştuktan sonra odadan ayrıldı. Gökdoğan sadece orada aptalca dikilmiş, kadının fidan boylu endamının arkasından bakakalmıştı.