Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

35. Bölüm Güçsüzün Kanaati

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gece karanlığı… Günün eğitimi tamamlanmış, paralı askerler eğlence arayışında küçük gruplara ayrılmışlardı.

Ancak Gökdoğan, Mantis'in atölyesine ürkek bir şekilde gizlice ilerliyordu. Bu aradan faydalanıp etrafta hiç kimsenin bulunmadığı zaman, Mantis'in zulasını karıştırmak ve birkaç kavanoz ilaç almak istiyordu. Mantis'in çeşitli kuvvet verici ve tedavi edici sıvıları nasıl karıştırdığını hatırlıyordu ve aynı şeyi yapabileceğinden emindi. “Lanet Mantis! Her zaman bana emir yağdırıp duruyor. Bu şeyleri maaşım saysın!”

Gökdoğan büyük halk kitlelerini kurtarmak için gelmiş olan bir aziz ya da şövalyelik kurallarına uyan bir centilmen değildi. Karabayrak İleri Karakolu, güçlü bir düşmanla yüzleşmek üzereydi! Gökdoğan’ın gerçekte endişe duyduğu şey de buydu. Kraliçe ne kadar güçlü olursa, ileri karakol o kadar güvenli olurdu... ve ileri karakol ne kadar güvenli olursa, Gökdoğan da o kadar güvende olurdu. Ayrıca, Kraliçe’yle arkadaş olmak, faydalı olabilecek bir yatırım şekliydi. O kadından birkaç şey öğrenebilirdi.

Hepsi tamam! Gökdoğan, iki kavanoz ilacı aşırıp ayrılmaya hazırlandı. Döndüğü anda, aniden tam arkasında duran uzun, sıska bir figür gördü. Adam orada hiç ses çıkarmadan, gecenin karanlığında bir hayalet gibi duruyordu. Onda sessiz, uğursuz bir aura vardı, ancak yüzünde hiçbir ifade görülemiyordu. Ancak gözlükleri soğuk bir ışıltıyla parıldıyordu.

Gökdoğan neredeyse korkudan yerinden sıçramıştı. “Lanet bir hayalet misin sen?!” Bu adam ne zaman ortaya çıkmıştı? Gökdoğan neden hiçbir şey fark etmemişti?

Mantis bakışını Gökdoğan’ın elinde duran ilaç kavanozlarına çevirdi. Gökdoğan suçüstü yakalanmıştı ve saklanacak yeri yoktu. Yapabileceği tek şey, çılgınca, zorlama bir bahane uydurmaktı: “Hala tam olarak iyileşmediğimi hissediyorum, bu yüzden biraz daha ilaç almayı düşündüm. Bu kadar cimri olma, tamam mı?”

Mantis’in yüzü donmuş buz parçası gibi boş ve hareketsiz kaldı. Kızgın olup olmadığını anlamak mümkün değildi.

Swoosh! Mantis, ileriye doğru tek bir adım atınca parmaklarının arasından buz gibi bir neşter gibi uçtu. Gökdoğan’ın gözleri fal taşı gibi açıldı. Lanet olsun. Altı üstü bir ilaç! Beni cidden öldürecek misin yani?

Mantis, bir kedi kadar çevik ve sessizce ilerledi, hareketleri hayalet gibi ve akıl almazdı. Soğuk neşter, Gökdoğan’ın kulaklarına hafifçe dokunup başının üstünden uçup gitti. Sonra Mantis, Gökdoğan’ın yanından geçip normal iş istasyonuna dönerken çocuğa bakmadı bile... Mantis eldivenlerini giyip aletlerini aldı ve bir lamba yaktıktan sonra her zamanki soğukkanlılığıyla normal işlerini yapmaya başladı.

Gökdoğan’ın kıyafetleri, soğuk terle sırılsıklam olmuştu. Birkaç saniyeliğine, bir engerekle karşı karşıya gelmiş gibi veya bir ölüm tanrısının dikkatini çekmiş gibi hissetmişti. Korkusunu üzerinden attıktan sonra, bir öfke dalgası çocuğun içini kapladı. “Derdin ne lan senin? Beni korkudan öldürmeye mi çalışıyorsun?”

Kaptanların üçü de aşağılık adamlardı. Kurnaztilki sinsi bir barbardı, Çılgın Köpek acımasız ve vahşiydi, Mantis ise tamamen anlaşılmazdı.

Ancak, Mantis'in sonraki sözleri, Gökdoğan’ın öfkesinin tamamen kaybolmasına neden oldu. Gökdoğan yüzünde salak bir bakışla kalakaldı. Mantis'in sesi sakin ve lakayttı, sanki önemsiz bir konudan bahseder gibi konuşuyordu, ama sözleri bir gök gürültüsü gibiydi.

 “O kadının dünyası sana göre değil. Biz çorak arazilerin karanlığında doğduk ve sonsuza kadar karanlıkla birlikte çorak arazilere ait kalacağız.”

 

"Neden bahsediyorsun?" 

Mantis, karşısındaki cesedi, neşteriyle hassas bir şekilde açtı, sonra da alışıldığı gibi duygusuz bir sesle şöyle dedi: “Ne dediğimi unutma. Şimdi gidebilirsin.”

 Afallayan Gökdoğan tam beş saniye boyunca orada dikildi. Mantis, ne Gökdoğan’a baktı ne de başka bir şey dedi; tamamen araştırmasına dalmış görünüyordu.

Gökdoğan şimdiye kadar, Mantis'in mizacına oldukça aşina olmuştu. Adam, sözlerini altın gibi değerli bulurdu ve asla saçma sapan konuşmazdı. Bu gizemli, ketum adam bir şeyler mi biliyordu? Gökdoğan sormak istedi, ama sonunda sözlerini yuttu.

 Eğer Mantis konuşmak istemiyorsa, Gökdoğan’ın onun ağzından tek bir kelime alması mümkün değildi. Ayrıca, bu şu anda gerçekten önemli değildi. Şu an için en önemli şey Kraliçe'yi bulmaktı. Burada harcayacak vakti yoktu, bu yüzden ilaç kavanozlarına sarılarak hemen Mantis'in atölyesinden kaçıp gitti.

 ***

 Karabayrak İleri Karakolu’nun merkezinde büyük bir apartman kompleksi vardı. Bu yapı sadece büyük değildi, aynı zamanda son derece sağlamdı; arazilerde, kesinlikle lüks bir malikâne olarak kabul edilebilirdi.

Gökdoğan, beceri ve tekniklerin yanı sıra, çorak arazilerin dışındaki dünya hakkında daha fazla şey öğrenmek istedi. Sadece düşünmek bile onu gittikçe daha da heyecanlandırıyordu. Boynuna asılan taşı ovuşturdu. Belki de bir iblis avcısı olsaydı, bu taşın gerçek gücünü nasıl açığa çıkaracağını öğrenecekti. Bu yüzden Kanlı Kraliçe’den iblis tekniklerini öğrenmede ısrar ediyordu. Taşın nereden geldiğini bilmese de, onun olağanüstü olduğundan emindi.

 Ama Gökdoğan tam da Kanlı Kraliçe’nin özel konutuna girmek üzereyken…  Aniden tüylü bir ok Gökdoğan’ın burnunu sıyırıp yanındaki kayaya girdi. Okun dörtte biri taşa gömülmüştü, tüyleri de titriyordu. Bir kaç santimetre sağa gitseydi, Gökdoğan’ın kafasında büyük bir delik açardı.

 “Burası senin için sınırların dışında. S*ktir git!”

 Devasa bir adam, birkaç elit muhafızla birlikte çocuğun yanına geldi. Gökdoğan bu adamı daha önce gördüğü için onu hemen tanıdı; o, elit muhafızların (şimdi tek) kaptanı, Bozayı’ydı! Tartarus paralı askerlerinin üç kaptanına denk elit bir uzmandı. Gökdoğan bırakın Bozayı’yı, elit muhafızlardan herhangi birini bile alt edemezdi.

 “Neden beni durduruyorsun?” Gökdoğan doğrudan Bozayı’ya bakıyor, ne yağcı ne de küstahça davranıyordu. “Kanlı Kraliçe beni çağırdı!”

 “HAH!”

 “Sen kendini ne sanıyorsun be? Hadi uza!”

 “Kraliçenin senin gibi bir veledi çağıracağını mı sanıyorsun?”

 Elit muhafızlar onunla alay edip gülüşmeye başladılar.

 “Tartarus paralı askerlerinden bir çaylak sorun çıkarmak için benim mekânıma geldi, ha?” Bozayı Gökdoğan’a doğru yürüdü, ona doğru ilerleyen bir dağ gibiydi. Karşısındaki velede baktı, yabani ve aç gözleri öfkeyle parıldıyordu. “Kurnaztilki bile burada sorun yaratmaya cesaret edemez. Ben cidden kızmaya başlamadan önce defolup gitsen iyi olur!”

 Gökdoğan, Bozayı’nın tehditkâr sözlerinden hiç korkmayıp dağ gibi adama gözlerini dikti.

 

“Seni küçük pislik!” Bozayı çileden çıkmıştı. Tam bir darbe indirmek üzereyken, konutun içinden aniden boğuk bir ses duyuldu. “Onu içeri al!” Ses, yüz tane yılanın tıslama sesi gibiydi ve kesinlikle tüyler ürperticiydi.

 Bozayı yüzünde sersemlemiş bir bakışla durdu, "Kraliçem…" 

Kanlı Kraliçe’nin boğuk sesi ikinci kez çınladı, “İtirazın mı var?” 

“H-hiç de bile!” Bozayı aceleyle, saygılı bir şekilde geri adım attı. O elit muhafızların ilk kaptanı, Karabayrak İleri Karakolu’nun efsane bir savaşçısıydı… Ancak Kraliçe'nin huzurunda yüksek sesle nefes bile almaya cesaret edemiyordu! 

Gökdoğan gerçekten bunun için Kraliçe’ye hakkını vermeliydi. Bozayı gibi birinin kolayca uysallaştırılması mümkün değildi. Örnek olarak Kurnaztilki veya Çılgın Köpeği alalım; Kanlı Kraliçe’nin gücünden korkmalarına rağmen, ona yürekten boyun eğmeye razı olmaları mümkün değildi!

Gökdoğan, Kraliçe'nin özel konutuna girerken Bozayı’nın gözlerinin derinliklerinde kıskançlık okunuyordu. Kraliçe'ye bir yıl boyunca hizmet etmişti, ancak özel ikametgâhına girme şansı hiç bulamamıştı. Tartarus'un paralı askerlerinin hangi cehennemden aldıkları belli olmayan süprüntüsü nasıl olur da Kraliçe’nin gözüne girmeyi başarmıştı? Nasıl? NASIL?! 

Elit muhafızlardan birkaçı mutsuzca mırıldanmaya başladı. 

“Kraliçe birkaç gündür kayıptı. Onun nesi var acaba?” 

“Patronumuz Bozayı’nın bile onun özel ikametgâhına girmesine izin verilmemişti. Ne diye o çocuğa müsaade verildi ki?” 

Bozayı bağırdı, “Kapa çeneni!” Muhafızların hepsi birden sessizleşip birbirlerine bakıştılar.

Kanlı Kraliçe’nin Karabayrak İleri Karakolu üzerindeki hakimiyeti neden bu kadar sarsılmazdı? Kadının ezici gücü, bunun nedenlerinden biriydi, ama bir başka önemli sebep de elit muhafızların şaşmaz desteğine sahip olmasıydı. 

Bozayı seçkin muhafızların lideriydi. Kraliçeye niye o kadar sadıktı? Bu başkaları için bir gizem olabilirdi, ancak elit muhafızların içindeki herkes gerçek sebebi biliyordu. Ne yazık ki, Kanlı Kraliçe zalim ve gururluydu; tüm çorak arazilileri ezilebilecek karıncalar ya da biçilebilecek buğdaylar olarak görüyordu. Onları asla kendi dengi olarak görmedi! Elit muhafızların hepsi Bozayı için üzülüyordu; buna değmezmiş gibi hissediyorlardı. 

Bozayı’nın gözlerinde karmaşık bir bakış vardı. Kanlı Kraliçe Karabayrak İleri Karakolu’na ilk geldiğinde, Bozayı tamamen kazara ve hasbelkader, kadının gerçek yüzünü görmeyi başarmıştı. Tüm karakolda, onun gerçek yüzünü görmüş olan ilk kişi olduğu söylenebilirdi. Her ne kadar sadece bir bakış atmış olsa da, onun güzelliği bu dünyanın dışında bir şeydi ve çorak arazilerin üretebileceği bir şey değildi... ve o zihnine sanki sıcak bir demirle dağlanmıştı. 

Bozayı, Kanlı Kraliçe’nin nereden geldiğini bilmiyordu. Onun neler yaşadığını ya da amacının ne olduğunu da bilmiyordu. Onun hakkında hiçbir şey bilmiyordu... ve bunların hiçbiri önemli değildi. Kadının gerçek yüzünü gördüğünden beri, Bozayı dünyanın karanlık vahşeti içinde saf, kutsal bir vaha bulmuş gibi hissetmişti. 

Bu, güçlü olana karşı zayıfın hissettiği sevgi ve hayranlık değildi; her bir kişinin sahip olduğu bir tür inanç, bir tür kanaatti.

 Bozayı, dünyadaki en güzel şeyi keşfettiğine inanıyordu. O kadın, mücevherlerin en kusursuzuydu, etrafındaki karanlığı aydınlatan inanç aleviydi. Bozayı o günden itibaren, onu korumak için sahip olduğu her şeyi tamamen ona adamaya karar vermişti. Bu ilahi hazineyi elinde tutmaya layık olmayan kaba, aşağılık bir adam olabilirdi, ama kesinlikle bir şey veya başka birinin onu kirletmesine izin vermezdi. En ufak bir leke bile kabul edilemezdi!

 "O çocuk…" 

Bozayı büyük, demir gibi sert yumruklarını sıkmadan edemedi. Sanki birkaç düzine kurtçuk yutmaya zorlanmış gibi midesinin bulandığını hissetti! O pis, aşağılık yağmacı... Kraliçe'nin beğenisini nasıl kazanmıştı? Neden Kraliçe'nin konutuna girmesine izin verilmişti?

 “Bozayı, derim ki kardeşlerimizden birkaçını alayım ve…” Elit muhafızlardan biri bölgeyi gözden geçirdikten sonra dikkatlice eliyle kesme işareti yaptı.

 Bozayı bir an tereddüt etti. “Tartarus paralı askerine dikkat edin. Kurnaztilki adamları konusunda son derece savunmacıdır.” 

Elit bekçi güldü. “Endişelenme, patron. Onu güzel ve temiz bir şekilde öldüreceğiz. Kimse bizden şüphelenmeyecek.” 

Bozayı elinde olmadan Wulf'u düşündü. Eğer Wulf ölmemiş olsaydı, elit takımın Tartarus paralı askerlerinden hiç korkması gerekmeyecekti. En sadık arkadaşını çoktan kaybetmişti; şimdi de onun dünyasındaki en kutsal varlığın bir sıçan tarafından kirletilmesine izin vermesi mümkün değildi. Bozayı’yı, çorak arazilerin karanlık dünyasında hayatta tutan son şey o kadındı!

 O zavallı p*ç, Gökdoğan, Kanlı Kraliçe’nin Bozayı tarafından tamamen yüceltilmiş olduğu gerçeğini, en çılgın rüyalarında bile hayal edemezdi... ve bu ziyaretiyle Karabayrak İleri Karakolu’nun tüm elit muhafız takımını bütünüyle gücendirdiğini tahmin edemezdi.

 “Seni bu kadar çabuk görmeyi beklemiyordum.” 

Kanlı Kraliçe, Gökdoğan’ın yanına gelirken, kuzguni kara saçları, omuzlarına doğru dökülüyordu. Her zamanki pelerinini ya da deri zırhını değil, uzun bir elbise giymişti. Kar gibi beyaz boynu uzun ve zarifti ve onu gururlu, asil bir kuğu gibi gösteriyordu. Gösterdiği hafif dekolte, hemen hemen her insanı şehvetten deliye döndürmek için yeterliydi ve uzun, ince soluk bacakları neredeyse hiç görülmüyordu. Bacakları en mükemmel sanat eseri gibiydi ve onun soğuk, muhteşem asaletini ve güzelliğini zenginleştiriyorlardı. 

Onunla ilgili tek hoş olmayan şey, o iğrenç iblis maskesiydi. 

Gökdoğan, kadının güzelliğiyle gözlerinin kamaşması için hala çok genç ve cahildi ve dikkati başka bir şeye kaymıştı. Banyoda, kullanılmış gibi görünen temiz suyla dolu bir küvet vardı ve boruların içinden yavaş yavaş kayboluyorlardı.

 “Az önce banyo mu yapıyordun?” Gökdoğan’ın gözleri o kadar yuvarlaktı ki, kafasından dışarı çıkacak gibi görünüyorlardı. “Bir küvet dolusu temiz suyu, sadece banyo yapmak için mi kullandın?”