Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

36. Bölüm Hesaplaşma

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Su, çorak arazilerdeki en değerli maldı. Altı yıl önce, bu ileri karakol, cansız bir kum denizinden başka bir şey değildi. Bir grup kazıcı, harabeleri kazmak için buraya geldiklerinde büyük miktarda yeraltı suyu bulmuşlardı. O zamandan beri, Karabayrak İleri Karakolu’nun nüfusu artmaya başladıktan sonra hızlı bir şekilde mevcut büyüklüğüne ulaştı.

Su, Karabayrak İleri Karakolu'nu yaratmıştı. Çorak arazilerde suyu kontrol edenler, araziyi kontrol ederdi.

 Kraliçenin günlük olarak yıkanması için kullanılan su miktarı, Gökdoğan’ı yaklaşık bir ay boyunca canlı tutmak için yeterliydi. Ne büyük bir savurganlık! Ancak Gökdoğan’ın kalbinin sıkışmasının asıl sebebi, bu temiz, saf suyun sadece banyo yapmak için kullanılmasıydı… Çünkü Kraliçe banyosunu bitirdikten sonra, hepsinin giderden dökülüp gitmesine izin veriyordu! Gökdoğan’a göre, borulardan aşağı inen su değildi, kandı, hayatın ta kendisiydi!

 Gökdoğan aniden büyük bir içtenlikle konuştu. “Majesteleri, kullanılmış tüm banyo suyunuzu bana verebilir misiniz?”

 Bu sözler hiçbir şekilde gücendirme niyeti olmadan, samimiyetle söylenmişti. Ancak, Kanlı Kraliçe’nin kulaklarına bu sözler hakaret ya da belki de alay gibi gelmişti. Kadının gözleri buz gibi oldu. “Bir kez daha söyle!”

 Gökdoğan, bu sert kadını nasıl bir kez daha kızdırdığını bilmiyordu, ama hemen konuyu değiştirdi. Ceplerinden iki kavanoz sıvı çıkardı. “Size ilacınızı getirdim. Yaralarınızı tedavi etmek için fazlasıyla yeterli olmalı…”

 Kanlı Kraliçe’nin bakışları yumuşadı. Teşekkür etmeden onları kabul etti, sonra da dönüp soğuk bir şekilde, “Beni takip et!” dedi.

 Kraliçe'nin evi muazzamdı. Bir mutfak, bir yemek odası, bir yatak odası, bir banyo, bir tuvalet ve daha fazlası vardı. Bir kat, tamamen boş olan tek bir dev odaydı, içinde ibadet minderi harici başka hiçbir nesne yoktu. Kraliçenin vaktinin çoğunu; eğitim, meditasyon ve duayla geçirdiği yer burasıydı.

 “Dikkatlice izle.” Kanlı Kraliçe dev eğitim odasının ortasına yürüdükten sonra gözlerini yavaşça kapattı. Derin bir nefes alıp son derece tuhaf hareketler yapmaya başladı. Tüm hareket serisi, su gibi akıcı bir şekilde birbirine bağlı, toplam otuz altı farklı duruş içeriyordu. Hareketler çok basit görünseler de aslında çok derin gizemler ihtiva ediyorlardı.

 Kraliçe aşırı derecede yavaş hareket ediyordu. Tüm hareketleri göstermeyi bitirmesi toplam yirmi dakika sürdü.

 “Bu kadar mı?” Gökdoğan bütün bu zaman boyunca dikkatle izliyordu. İzlerken çok garip hissetmiş olsa da, bunun sebebini tam olarak anlayamamıştı. “Bunun bana öğreteceğiniz tek şey olduğunu söylemeyin. Benimle kafa mı buluyorsunuz?"

 Kanlı Kraliçe, soğuk bir şekilde burnundan soludu. “Bir şey söylemeden önce onları bir de kendin dene!”

 Gökdoğan küstahça mırıldandı, “Neresi o kadar zor ki bunların?”

 Kanlı Kraliçe'nin rehberliğinde, çocuk da o hareketlere çalışmaya başladı. Garip olan şey, dördüncü hareketi gerçekleştirirken çok yorgun hissetmeye başlamıştı. Beşinci hareketi bitirdiği zaman, alnı çoktan terle kaplıydı. Altıncı harekete geldiğinde vücudunun her bir santimetresi ağrıyordu, sanki kol ve bacakları bin kilo ağırlığındaydılar. 

Sonunda, yedinci harekete gelince, Gökdoğan artık kendini tutamadı.

 “Ow, ow, OW! Bu acayip acıtıyor! ”Gökdoğan sanki vücudundaki her kasın parçalandığını hissediyordu, tüm enerjileri hücrelerinden dışarı süzülüyordu. Öylesine acı çekiyordu ki yere yığılıp inleyerek acıyla kıvranmaya başladı. Bu his düpedüz tarif edilemezdi!

 Bu hareketler çok sıradan görünüyordu ve Kanlı Kraliçe, hepsini terlemeden bile tamamlamayı başarmıştı. Ancak Gökdoğan, artık öylesine acı çekiyordu ki yedinci harekete gelince daha fazla dayanamamıştı.

 Gökdoğan, birkaç dakika inleyip kıvrandıktan sonra yavaş yavaş iyileşmeye başladı. Kandırıldığından emin bir şekilde, suçlarcasına Kraliçe'ye baktı. “Bana iblis avcılarının tüm zamanlarını bu hareketleri uygulayarak geçirdiğini söyleme! Hepiniz mazoşist misiniz?”

 Kanlı Kraliçe, sakin bir şekilde şunları söyledi: “Bu, bedeni sinirlendirmek için yapılan temel bir egzersizdir. Sadece uzun süre boyunca eğitim yaparak vücudunuzdaki potansiyelin kilidini açabilirsin. Vücudun her yönünü harekete geçirir, gelişimini her yönden hızlandırıp meta güç geliştirmeleri sağlayarak daha güçlü olmaya yardımcı olur. Bu, iblis avcıları için temel bir egzersizden başka bir şey değil.”

 Sadece temel bir egzersiz mi?

Kanlı Kraliçe, Gökdoğan’ın ne düşündüğünü tam olarak biliyor gibi görünüyordu. “Bu temel bir teknik olsa da, otuz altı hareketin hepsini tamamlayıp daha sonra bir dövüş deneyimi kazanabilirsen, tüm ileri karakoldaki diğer insanlardan hiç de güçsüz olmayacaksın.”

Bu teknik gerçekten bu kadar müthiş miydi? Çorak arazilerde, meta-güçler genellikle hayati tehlikelerde etkinleşirdi. Gökdoğan, kendi kuvvetini ve meta güçlerini arttırmak için sistemli bir eğitim yöntemi kullanılabileceğini hiç tahmin etmemişti. Anlaşılan iblis avcılarının gerçekten de gizli bir kozu vardı. Bu kadar güçlü olmalarına şaşmamak gerekirdi!

 Şu an Gökdoğan, tüm egzersiz setini ikinci kez denemek yerine ölmeyi tercih ederdi. Yine de, o otuz altı hareketi bölüp onları ayrı ayrı çalışabilirdi ki bu daha az yorucu olurdu. Otuz altı hareketin hepsini aklından geçirdi, yavaş yavaş tüm bunları zihnine kazıyordu. Şimdiye, hepsini tamamen ezberlemişti. En azından, daha güçlü hale gelmesine yardımcı olacak bir tekniğe erişebilecekti.

 “Bir saniye bekle!” Gökdoğan bir ahmak değildi. Kadının bu kadar kolay paçayı yırtmasına izin vermeyecekti! Teknikleri hatırı sayılır bir sürede sessizce ezberledikten sonra, aniden uyanmış gibiydi. Kraliçeye dönüp yüksek “erdemli” bir sesle “Ben bir çocuk olabilirim, ama ben aptal değilim” dedi. “Beni kolayca kandırabileceğini bile düşünme. Tam olarak sen de biliyorsun ki, öğrenmek istediğim şey bu değil! Seninle aynı özel güçlere sahip olmamı sağlayacak gerçek teknikleri öğrenmek istiyorum! ”

 Bu egzersiz antrenmanları sadece vücudu eğitmek, alıştırmak ve güçlendirmek için kullanılabilirdi. Gökdoğan’ın gerçekten öğrenmek istediği şey, iblislerin erişebildiği, akılalmaz, doğaüstü güçlerin nasıl kullanılacağıydı. Kanlı Kraliçe gerçekten bir dizi temel antrenman hareketiyle onu kandırabileceğini mi sanıyordu? Hadi oradan!

 “Hıh. Gerçekten senin için neyin iyi olduğunu bilmiyorsun.” dedi Kanlı Kraliçe soğuk bir şekilde, “Sen tanrılar tarafından kutsanmadın ve zihnin, ruhsal potansiyeline ulaşmadı. En önemlisi, kutsal bir emanetin bile yok. Tekniklerimizi öğrenmenin gücümüze erişmeni sağlayacağını mı zannediyorsun? Ne kadar komik!”

 “Onları öğrenmek için ısrar ediyorum!” Gökdoğan başını inatla salladı. “Peki ya 'kutsal emanetler’ de neyin nesi?” 

Kutsal emanetler neydi? Gerçekte, bu ‘kutsal emanetler’, tanrıların insanlığa bahşettiği büyülü eşyalardı. İblis avcısı olmak için gerekli olan temel nitelik, kutsal emanetleri kontrol etme ve kullanma kabiliyetiydi.

Birçok farklı niteliğe sahip birçok farklı emanet vardı. Bazıları ateş, rüzgâr, buz, toprak ve diğer temel güçlere hakimdi. İblis avcılarının büyük çoğunluğu, sadece tek bir tür emanete ruhsal olarak yankı yapıyordu… ve emanetler, elde edebildikleri gerçek gücün temelini oluşturuyordu.

 Kanlı Kraliçe’nin eldivenleri ve boynunda asılı olan haç, tanrıların iblis avcılarına bahşettiği göklerden gelen emanetlerdi. Kanlı Kraliçe’nin bu kadar akılalmaz, doğaüstü bir güce sahip olabilmesi bu kuvvetli emanetler sayesindeydi!

 Ama elbette, sadece emanetlere erişim sahibi olmak bir insanı iblis avcısı yapmazdı. İblis avcıları sadece güçlü kutsal emanetlere ihtiyaç duymakla kalmıyor, aynı zamanda üçlü psişik enerji deposuna da ihtiyaç duyuyorlardı. Psişik enerji, kendi başına hiçbir saldırı gücüne sahip değildi. Ancak, bir tür kutsal emanetle bir araya getirilirse, işte o zaman inanılmaz doğaüstü güçler yaratabiliyordu. 

Bir iblis avcısı ne kadar psişik enerjiye sahip olursa, kutsal emanetlerinden o kadar fazla güç alabilirdi. 

Kanlı Kraliçe’nin kutsal haç kılıcı, kutsal bir emanetti. Normalde boynuna sıradan görünümlü bir haç şeklinde asılıydı, ama onu psişik enerjisiyle doldurduğu zaman, kutsal bir haç kılıcı olan gerçek formu uyanırdı ve sonuçta her şeyi kesebilecek bir ışık kılıcına dönüşürdü!

Eğer kutsal haç kılıcı, bir çorak arazilinin veya farklı tipte psişik enerjiye sahip bir iblis avcısının ellerine düşerse, muazzam gücüne rağmen hiç faydası olmazdı.

İblis avcıları, kısmen güçleri nedeniyle, kısmen de inanılmaz derecede az sayıda oldukları için saygı duyulurlardı. Tanrılar tarafından sevilen kutsanmış topraklarda bile, çok az insan bir iblis avcısı olmak için gerekli olan yeteneğe sahipti. Peki ya çorak araziler ve tanrılar tarafından terk edilmiş olan pis kâfirler? Onlar damarlarında kirli, bozuk kanla doğmuşlardı. Böyle bir yerde, iblis avcısı olmak için gerekli yeteneğe sahip biri nasıl doğmuş olabilirdi ki?

Thunk! Kanlı Kraliçe yere kapkara bir asa fırlattı. Bu asa, bilinmeyen bir malzemeden yapılmıştı. Çok kaygan görünüyordu, ama ışığı hiç yansıtmıyordu. Kabaca üç metre uzunluğundaydı ve başında son derece keskin olan üç bıçak vardı. Bu, bıçaklamak ya da kesmek için kullanılabilecek bir silahtı ve her iki durumda da devasa yaralar açabilirdi.

Bu üç bıçaklı asanın 'kabzası' yuvarlak ve metalikti; kullanan kişinin onu sağlam bir şekilde kavrayabilmesini sağlayan dalgalı çizgilerle kaplanmıştı. Asanın en dibinde Kraliçe’nin eldivenleri ve haçı üzerindeki rünlere benzeyen gizemli bir rün bulunuyordu.

 Asadan belli belirsiz bir güç dalgası yayılıyordu. Aura çok zayıf olmasına rağmen çocuk bunu duyduğundan emindi. Tamamen şaşkın Gökdoğan asayı yerden aldı. “Yani bu da bir emanet mi?”

“Bu çocuk kutsal emanetlerden gelen sözde 'şarkıyı' gerçekten duyabiliyor mu?” Kanlı Kraliçe’nin yüzünde şaşkın bir ifade belirdi. Yine de, bu soruya fazla zaman harcamadan oldukça basit bir açıklama yaptı. “Çaylak iblis avcıları, emanetlerin gücünü kontrol edemezler ve bu nedenle Tapınak, onların kullanmaları için bir takım düşük dereceli silahlar ve teçhizatlar yaratmıştır. Bu silah “şeytan çıkarıcı asa” olarak bilinir. Tam olarak bir emanet sayılmasa da emanetlerle aynı özelliklere sahip...”

“Bunu bana mı veriyorsun?” Gökdoğan, bu ani iyilik gösterisi karşısında şaşkına dönmüştü. Metal asayı kaldırıp denemek için birkaç kez döndürdü, sonra da yumruğuyla hafifçe üzerine vurdu. Sıradan bir silahtan başka bir şey olmasa bile, hala oldukça sağlam ve güçlü bir şeydi; sıradan bir demir kılıçla kolayca kesilmesi mümkün değildi.

 “Böyle düşük dereceli emanetler uzun zamandan beri işime yaramıyor.” Kanlı Kraliçe’nin boğuk sesinden hiçbir duygu algılanamıyordu. “Bunu sana hediyem olarak kabul et. Şimdi hesaplaşmış olduk. Bugünden itibaren, birbirimize bir şey borçlu değiliz. Şimdi gidebilirsin. Bir daha asla buraya gelme.” 

“Kahretsin, ne kalpsiz bir kadın bu…” İkisi arasına net bir çizgi çizilmesi gerçekten gerekli miydi? Çorak arazili insanlar da onun gibi insanlardı. Neden hayatları sözde bu kadar değersiz görülüyordu?

Gökdoğan bir iç çekti. Birkaç gün boyunca birlikte yaşadıktan sonra, Kraliçe'nin onu biraz farklı görmeye başladığını düşünmüştü. Görünüşe göre, başından beri olduğu gibi kadın ona karşı hala kibirliydi. 

Gökdoğan sessizce şeytan çıkarıcı asayı bir kenara koyup tek bir söz söyledi: “Teşekkürler.”

 “Bana teşekkür etme.” Kraliçe arkasını dönüp odadan ayrıldı, onun boğuk ve kulak tırmalayıcı sesi ardından yankılanıyordu. “Er ya da geç, Karabayrak İleri Karakolu muazzam bir savaşa sokulacak. Hayatta kalmak istiyorsan hemen buradan gitmelisin. Bu benim sana son uyarım. Bugünden itibaren hiç tanışmamışız gibi olacak. Kendi başınasın!"

Gökdoğan Kraliçe'nin özel konutundan yavaş yavaş ayrıldı. Birkaç dakika boyunca girişin önünde durdu, yüzünde boş bir bakış ve kalbinde oldukça rahatsız edici bir his vardı.

Kanlı Kraliçe çok gençti, ama inanılmaz bir güce sahipti. Elysium topraklarında bile inanılmaz biri olmalıydı, değil mi? Gökdoğan, hayatının çoğunu çorak topraklarda hayatta kalmak için mücadele ederek geçiren bir yağmacıdan başka bir şey değildi. Bu ikisi arasındaki uçurum, gökleri yeryüzünden ayıran semavi hendek kadar büyüktü. Bu arayı kapatmanın bir yolu yoktu.

Birbirleriyle tanışabilmeleri, altı üstü bir kazadan, kaderin bir cilvesinden başka bir şey değildi. Şimdi, kendi ayrı yollarında devam etmeleriyle kaderlerinin çizgileri çözülmek üzereydi. Sonuçta, bir daha asla buluşamayacakları garantiydi.

Gökdoğan başını şiddetle salladı. Ne düşünüyordu ki? Bu kısa süren şans eseri bir karşılaşmadan başka bir şey değildi. Gökdoğan, Kraliçe’nin hayatının en tehlikeli döneminde hayatta kalmasına yardım etmişti ve Kraliçe, bunun karşılığını ona en çok istediği şeyi vererek ödemişti. Şimdi, hesaplaşmışlardı. Kimse ötekine borçlu değildi. Bu mükemmel bir sondu… değil mi? 

Ay ışığının parıltısı, çıt çıkmayan ileri karakolu kaplıyordu. Aslında bu gece karakol neredeyse korkutucu derecede sessizdi. Elinde şeytan çıkarıcı asasıyla, Gökdoğan paralı asker üssüne geri dönüyordu. Yolun yarısını kat etmişti ki, kalbi aniden hızlanmaya başladı ve inanılmaz derecede rahatsız edici bir his tüm vücudunu ele geçirmeye başladı, sanki aniden bir soğuk su havuzuna dalmış gibi hissediyordu. Önsezileri büyük bir tehlikeyi işaret ediyordu!

“Kim o?” Gökdoğan, önündeki karanlık sokaklara doğru haykırdı, “Saklanmayı bırak! Dışarı çık!"

Bu sözler karanlığı aniden yarmış gibiydi; o an kara bir siluet, aniden hücum ederek hızla Gökdoğan’a doğru bir bıçak fırlattı. Bu saldırı, mükemmel zamanlama ve mükemmel açıyla yapılmıştı. Bıçak, gereksiz ve gösterişli hiçbir hareket olmadan, atıcının toplayabildiği güç ve yetenekle dolu gibiydi. Hiç şüphesiz, yüzlerce savaşta bulunmuş tecrübeli bir savaşçıdan geliyordu bu.

Bir uzman savaşçı, çocuğun canını almak istiyordu! 

Gökdoğan içgüdüsel olarak, asasıyla vurup bıçağı kenara savurdu. Üç bıçaklı asa, bıçağa çarpıp çınladı, bıçak ikiye bölünürken, üç-bıçakta ufak çizikler oluşmuştu.

Gökdoğan’ın silah açısından mutlak bir avantajı olmasına rağmen, ikisi arasındaki güç farkı besbelliydi. Çocuğun bileği acıyla yanıyordu ve asa neredeyse elinden uçup gidecekti.

Gökdoğan aceleyle birkaç adım geriye kaçtı. Daha ayağını yere sağlam basamadan, kara giysili adam, ikinci kez ona saldırdı. İkinci bıçak, son derece yoğun bir güçle doluydu; güçlü ama zarif bir kavisle fırlamıştı. Saldırının izlediği yol, Gökdoğan’ın onu atlatabilmesine hiçbir şekilde fırsat vermiyordu. Neyse ki, Gökdoğan’ın tepki süresi o kadar hızlıydı ki, bu ikinci saldırıyı da engelleyebildi.

Clang! Kıvılcımlar havada uçuşup, gecenin karanlığını bir anlık aydınlattı. Gökdoğan, sonunda bu darbenin gücünden dolayı, dengesini kaybedip yere düştü. Geriye doğru savrularak hantal bir şekilde yuvarlanıvermişti. Kara giysili adam, onu öldürmeye kararlı gibiydi ve Gökdoğan’a doğru, meteor hızıyla karanlık geceyi yaran başka bir bıçak darbesi gönderdi.