Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

37. Bölüm Şeytan Çıkarıcı Asa

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan, tam bir ay boyunca her gününü paralı askerlerle 'eğitim' alarak geçirmişti. Tam olarak güçlü sayılmasa da, zayıf da değildi. Buna rağmen, sadece iki bıçak saldırısı onun havasını tamamen bozmuştu. Bu demekti ki bu p*ç, Tartarus paralı askerlerinin en üst düzey üyelerinden bazılarının dengiydi.

Bıçak, meteor gibi ona doğru ilerlerken parlıyordu. Kaçacak hiçbir yer ve engelleyebilmenin hiçbir yolu yoktu. Durum tamamen umutsuz görünüyordu!

Gökdoğan, ölümün nefesini ensesinde hissedebiliyordu ve kalbi, şok, öfke ve kafa karışıklığıyla doluydu. Göğsündeki öfke ve kemiklerinin derinlerindeki delilik, bir zamanlar o mutasyona uğramış tazıyı öldürdüğü zamanki gibi zincirlerinden kurtuldu. Adrenalin çabucak vücudunun her bir parçasını dolaştı, her bir hücreye sızarak ona kuvvet aşıladı!

Gökdoğan sol eliyle zemine vurarak kendini sağa savurup takla atarak ayağa kalktı. Daha sonra sağ kolunu sallayıp asayı şiddetle savurdu. Üç bıçaklı asa, bir kasırga gibi gelip doğrudan bıçağa çarparak bir kez daha kıvılcımlar çıkardı.

Kara giysili adam şok olmuştu. "Çocuk, daha önce olduğundan neredeyse iki kat daha hızlı hareket etmiş olmalı!" Ve en büyük değişim bu değildi; en büyük değişim, Gökdoğan’ın tavrıydı. Birkaç dakika önce Gökdoğan, kesilmek üzere olan uysal bir koyun gibiydi. Şimdi, vahşi ve çileden çıkmış bir kurda dönüşmüş gibi görünüyordu.

Gökdoğan öfkeyle kükredi… Sonra da düşmanına saldırdı! Asasıyla çok hızlı bir şekilde beş darbe indirdi. Bu saldırıda hiçbir teknik, hiçbir oyun ya da hile yoktu; bu saf hız ve şiddetti! Gökdoğan’ın gizli, çılgın tarafını ortaya çıkarırken, her bir darbe havada inliyordu sanki. Ne olursa olsun bu düşmanı öldürecekmiş gibiydi, hatta kendi hayatına mal olsa bile! 

Clang! Clang! Clang! Clang! 

Kıvılcımlar her tarafa uçuşmaya devam ederken metalin metal üzerindeki sesi çınlıyordu. İkili, kısa bir süre içinde birkaç kez çarpışmıştı… ve bu kez, savaşa egemen olan Gökdoğan’dı! Kara giysili adam savunma yapmaya mecbur kalmıştı ve hissettiği şoktan kurtulmaya çalışırken darbeleri çılgınca engelliyordu.

“Ne oluyor be? Çocuk, lanet Çılgın Köpek kadar delice dövüşüyor. Tamamen çıldırmış!”

Ancak, durum tam olarak böyle değildi. Çılgın Köpek kan tadını aldığında, kendini hiç kontrol etmediği tamamen çılgınca bir moda giriyordu. Aksine, Gökdoğan çılgınca durumuna rağmen sağduyusunu bir nebze korumayı başarıyordu. Mesela, öfkeli bir yaylım ateşi başlatmış olmasına rağmen, rakibinin hala kaya gibi istikrarlı bir şekilde savunma yapabildiğini fark etmişti. Gökdoğan bunun uzun sürecek bir kavga olmadığını biliyordu ve bu yüzden içinden gelen çılgınca duyguları bastırıp hemen kaçmaya kalkıştı. 

Gökdoğan her zaman kendini hayatta tutmak için iki şeye güvenmişti - doğaüstü keskin hayvani içgüdüleri ve öfkeden doğan gücü. Birincisi doğuştan bir şeydi, ikincisi ise boynundaki taş tarafından geliştirilmiş bir yetenekti. Ancak, bu iki şeyden hiçbirinin, karşısında duran bu düşmanla başa çıkmaya yetmeyeceği belliydi. 

“Buradan olabildiğince hızlı bir şekilde gitmem gerek! Paralı asker üssüne geri dönebilirsem, bana bir şey yapamaz!” Gökdoğan’ın güvendiği şey buydu, ama o kaçmaya başladıktan saniyeler sonra, aniden iki siluet daha ortaya çıkıp yolunu kapattılar; kılıçları, karanlık göklerden inen bir çift şimşek gibi ona doğru geliyordu. Daha önce bu adamların varlığına dair hiçbir belirti fark etmemiş, nereden geldiklerini görmemişti; onlar, başka bir dünyadan esmiş sert rüzgârlar gibiydiler. 

Bu iki kılıcın zamanlaması ve hedefi kusursuzdu. Bir kıskaç gibi geliyorlardı, ona kaçacak ve saklanacak bir yer bırakmamışlardı!

Gökdoğan, üç bıçaklı asasını delice savurdu, ama sadece iki kılıçtan birini engelleyebildi. Asa, ilk kılıca çarparken, ikinci kılıç da çocuğun boğazına doğru geliyordu. Gökdoğan çılgınca kaçmayı denedi, ama kılıç yine de onun yanından geçerken omzunda kanlı bir yara açtı. Gökdoğan, asasıyla öfkeli bir ters vuruş yaptı, ancak rakibi oldukça çevik bir şekilde uzağa fırladı. 

İki kılıç ustası, Gökdoğan’ı önden kuşatırken, bıçaklı adam arkadan ona doğru koşuyordu. Çocuğun önündeki yol da arkadaki yol da kapatılmıştı. Gökdoğan şimdi bir kafeste kapalı kalmış bir hayvan gibiydi. Kan çanağı gözleri, üç adamın üzerinden geçti ve daha sonra hayvani bir sesle haykırdı: “Hiçbirinizi tanımıyorum. Beni neden öldürmek istiyorsunuz?”

Cevap yoktu! 

Gökdoğan şimdi üç suikastçı tarafından kuşatılmıştı. Hemen saldırıya geçtiler, ne tereddüt ettiler ne durakladılar ne de konuşmak için tek bir nefes harcadılar. Hassasiyet ve hızla mükemmel bir uyum içinde hareket ediyorlardı. Onlar gerçek savaşçılardı, gerçek elitler, gerçek suikastçılardı.

 Hız, zamanlama, güç ve diğer her şey açısından, mükemmel bir uyumla birlikte çalışıyorlardı. Gökdoğan artık kaçabileceği bir yer olmadığını anlamıştı. Soğuk, metalik bir ışıktan oluşan bir ‘ağ’ gibi bir şeyle etrafı sarılmıştı. Nereye kaçarsa kaçsın, hala saldırı ağı içinde sıkışık kalmış olacaktı. Metalik ölüm ağı hızla etrafına büzülmeye başlamıştı. Birkaç saniye sonra, bedeni parçalara ayrılacaktı. 

Lanet olsun, lanet olsun! Gökdoğan’ın içi öfke ve kızgınlıkla kaynıyordu. Neden bu insanlar ona saldırıyorlardı? Bunların hiçbiri mantıklı değildi! Bu işin arkasındaki kişiyi veya sebebi bile öğrenmeden ölmek üzere miydi? Ne olursa olsun, kaderinin böyle sona erecek olmasını kabul etmeyi reddediyordu! 

“S*KTİRİN GİDİN!” Zihni, asasını savururken tamamen boştu… ama bunu yaparken, birdenbire vücudundan tuhaf bir enerjinin asanın içine aktığını hissetti.

Şeytan çıkarıcı asanın üzerindeki rünler aniden parladı. Asanın tepesindeki üç bıçak aniden hızla dönmeye başlayıp silindirik bir şekle dönüştüler. Bu yüksek hızdaki sürtünme hareketi, çıplak gözle görülebilecek kıvılcımların ortaya çıkmasına neden oldu. Şeytan çıkarıcı asa, dışarı doğru savrulup havayı delerken tarif edilemez bir şekilde inledi. 

Bu bir asa saldırısı değildi. Bu bir rüzgâr fırtınası çağırılışıydı! Üç savaşçı daha önce hiç böyle bir şey görmemişlerdi. Yeteneklerine ve tecrübelerine rağmen, hepsi hayrete düşmüştü... ve kısa bir süre sonra, şeytan çıkarıcı asa onlara çarparak, iki kılıç ve bıçağı kırılgan camdan yapılmış gibi kırıp küçük parçalara ayırdı.

Gökdoğan bile, asadan gelen bu darbenin ne kadar güçlü olduğunu görünce şaşırmıştı. Aslında bu, kendi kontrolünün çok ötesindeydi. Şu anda, Gökdoğan asayı sallamıyordu; asa Gökdoğan’a bağlı olarak uçuyordu! Dairesel salınımı tamamladıktan sonra, asa doğrudan yere çarptı. 

BOOM! 

Psişik enerji, bir şimşek gibi çarparak şeytan çıkarıcı asadan patladı! Bu patlamanın yol açtığı psişik fırtına, tahrip olmuş silahların metal parçalarının havaya uçmasına neden olurken, üç saldırgan birkaç metre geriye doğru savruldu. 

“Bu kahrolası yerden gidelim!” Üç savaşçı dehşete kapılıp hemen kaçmaya kalkıştılar. Korkuları için suçlanamazlardı; Gökdoğan bile o anda altına işemek üzereydi!

Az önce ne olmuştu öyle? Şeytan çıkarıcı asanın gücü aniden nasıl ortaya çıkmıştı? Kanlı Kraliçe, doğal yetenek, özenli bir eğitim ve tanrıların lütuflarını gerektiren psişik enerjiyi iblis avcılarının kullanabileceğini söylemişti. Gökdoğan, tüm hayatını çorak arazilerde geçirmiş olan bir yağmacıydı. Doğal yeteneğe sahip olsa bile, o hiç eğitim alma fırsatı bulamamıştı. Tanrıların lütufları mı? O tanrıların ne olduğunu bile bilmiyordu! 

Yoksa? Gökdoğan aniden evdeki kavgadan sonra girdiği kısa komayı tekrar düşündü. Gökdoğan’a bazı güçler vermekten söz eden garip bir adamla tanıştığı garip bir rüya görmüştü. Gökdoğan uyandığında, garip bir şey fark etmemişti ve bu yüzden onun bir rüyadan başka bir şey olmadığına inanmıştı. Rüya gerçek olabilir miydi?

Gökdoğan, asayı kaldırdıktan sonra gözlerini kapayıp derin bir nefes aldı. Asanın içinden çıkan dalgalanmaları açıkça sezebiliyordu. Aniden, zihninde bir gitar telinin çalındığını ve tanımlanamaz olağanüstü bir ses çıkardığını hissetti.

Asasındaki üç bıçak bir kez daha yüksek hızlarda dönmeye başladılar. Gökdoğan asasıyla yakındaki bir kayaya çarptı. Yankılanma gücü muazzam bir dalga halinde asadan dışarı çıkarken kaya anında sayısız parçalara ayrıldı.

Manyak bir şey bu, tamamen manyak! Çılgın Köpek bile bu kadar ağır bir saldırıya karşı koyamazdı! Gökdoğan birçok yönden oldukça güçsüz olmasına rağmen, kutsal emanetleri kullanabilirse, Kanlı Kraliçe’nin genel seviyesine yükselme şansı olurdu. 

Gökdoğan inanılmaz derecede heyecanlanmıştı. Nasıl heyecanlanmayabilirdi ki? Tarif edilemez ölçüde zayıflamış olsa da artık muazzam bir güce sahip olduğunu fark etmişti. Doğal olarak, ilk içgüdüleri onu biraz daha test etmekti. Ama tam da üçüncü kez saldırmak üzereyken, gözlerinin karardığını hissetti. Acı zihnine akın ediyor ve neredeyse onun dengesini kaybetmesine neden oluyordu. 

Bu saldırılar onun psiyonik enerjisini tüketmiş gibi görünüyordu. Bu yetenekleri kesintisiz kullanmak mümkün değildi! 

“Burada kalamam. Bu üç kişi beni öldüreceklerine dair kendilerine öyle güveniyorlardı ki herhangi bir yay veya silah getirmemişlerdi. Eğer tamamen silahlı olarak geri dönerlerse, işte o zaman işim biter.” 

Gökdoğan şu anda muazzam bir yıkıcı güce sahip olmasına rağmen, birçok açıdan hala çok zayıftı. Tabii ki, Çılgın Köpek ile kafa kafaya çarpışabilirdi, ancak eğer ikisi gerçek bir savaşta olsalardı, Çılgın Köpek ona bunu yapma şansı vermezdi. “Çılgın Köpek, ona saldırmama fırsat bile vermeden beni muhtemelen lime lime ederdi!”

Çorak araziler tehlikeli bir yerdi. Çok atılgan olamazdı, zira az önce kazandığı bu güç, yeterli olmaktan çok uzaktı! 

Yine de, Gökdoğan, şeytan çıkarıcı asaların sadece en düşük seviyedeki emanetler, seri üretilmiş eserler olduğuna dair Kanlı Kraliçe’nin ettiği lafları hatırladı. Sadece yeni eğitilmiş, çaylak iblis avcıları bu emanetleri kullanırlardı. Yani bu üç bıçaklı asa gerçekten de o kadar güçlü değildi, en azından Elysium topraklarının standartlarına göre… 

Başka bir deyişle… Eğer daha güçlü emanetler bulabilirse, daha da güçlü saldırılar yapabilirdi! Gökdoğan bu düşünceye güldü, sonra asasını yerine koyup gecenin karanlığında hızla kayboldu. 

...... 

Gece gittikçe kararıyordu. Ayın soğuk ışığı, gökten aşağı doğru parlıyor, saf ışığını çorak toprakların bitmek bilmeyen ıssızlığının üzerine döküyordu. 

Gökdoğan kendi odasında çömeliyordu, ellerini birbirine kenetlemişti ve yüzü heyecanla kıpkırmızıydı. Vücudundaki damarlar bile iyice belirginleşmişti! Bir çeşit garip, çaresi olmayan bir hastalıktan muzdaripmiş gibi ya da inanılmaz derecede zor bir şey yapmaya çalışıyormuş gibi görünüyordu. 

“AAAAAH!” Gökdoğan, hüsran dolu bir çığlık attıktan sonra sönmüş bir balon gibi yere düştü. Yüksek sesle soluk alıyordu, yüzünde hayal kırıklığı ve yenilginin bir ifadesi vardı. Elinde bir taş sessizce duruyordu, bütün bu süre boyunca değişmemişti.

Neden bu kör olası şey bir şey yapmıyordu? Gökdoğan çok açık ki kutsal emanetleri kullanabiliyordu, ama ne kadar uğraşırsa uğraşsın ya da taşa ne kadar odaklanırsa odaklansın, onun üzerinde hiçbir etkisi olmuyordu. Taş hala taştan başka bir şey değildi; özel hiçbir etkisi yok gibi görünüyordu! 

Gökdoğan inanılmaz derecede hayal kırıklığına uğramıştı! Yine de, bu taşın bir tür akılalmaz güç içerdiğini düşünüyordu. Şimdi bile, taşı o karanlık yeraltı geçidinde bulduğunda yaşadıklarını dün gibi hatırlayabiliyordu. Direkt yabancı bir ülkeye ışınlanmıştı. 

Bu deneyimin anıları onun kemiklerine kazınmıştı! Gökdoğan o anda, sanki her şeyin gerçek doğasına kısa bir anlığına bakabilmiş gibi hissetmişti. Sanki her şey gerçekte bir dizi telden başka bir şey değilmiş gibiydi. Bu teller farklı frekanslarda tıngırdadığında, farklı türlerde maddelerin ve dolayısıyla etraflarındaki dünyanın oluşumuna neden oluyorlardı. 

Aslında düşününce, 'kutsal emanetler’ o kadar da garip ya da gizemli gelmiyorlardı. Gökdoğan, bu emanetlerin, o 'tellerin' titreştiği frekansı değiştirebildiğini ve maddenin değişip temel bir seviyeye dönüşmesine yol açtığını hissedebiliyordu. Bu yüzden, görünüşe göre yoktan var olan, akılalmaz miktarda bir güç ortaya çıkarabiliyorlardı! Aynı zamanda Gökdoğan’ın onlardan bir 'şarkı' duymaya devam etmesinin sebebi de buydu.

Gökdoğan ihtiyarın yanında büyümüştü. Gençliğinden beri, ihtiyarın Eski Zamanlar sırasında var olan şeylerden bahsettiğini duymuştu. Gökdoğan’ın gözünde, bu şeyler gizemli ve harikaydı. Kutsal emanetler, daha üst düzey bir teknolojinin ürünleri olabilir miydi? 

Eğer Kanlı Kraliçe’ye bundan bahsetseydi, muhtemelen iftira iddiasıyla onu idam ettirirdi. Onun gibi dindar birine göre, kutsal emanetler, yüce tanrıların kendilerine sadık olanlara bahşettiği mucizelerin ürünleriydi. Fani ellerin yarattığı yapay eşyalarla nasıl karşılaştırılabilirlerdi? 

Gökdoğan, "tanrılar" olarak adlandırılan bu şeylere ne gerçekten inanıyor ne de onları umursuyordu. Gerçekten güçlü ve yardımsever olsalardı, neden tüm insanlığı kurtarmıyorlardı? 

Neden çorak arazileri kurtaramıyorlardı?