Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

39. Bölüm Yola Çıkış

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Çorak araziler sonsuz genişlikteydi. Hepsini yürüyerek kat etmek neredeyse imkânsızdı ve bu da güvenilir ulaşım yollarını inanılmaz derecede önemli hale getiriyordu. Çorak arazilerdeki ulaşım ağının kalitesi, aynı derecede kötüydü. Büyük kazıcı ileri karakollarının, genellikle ulaşım için evcilleştirmiş hayvanları ya da gelişigüzel monte edilmiş araçları olsa da edinebilecekleri araç veya hayvanların bir sınırı vardı. Sonuçta, insanların sadece küçük bir kısmının bunları kullanmaya fırsatı oluyordu.

Çoğu mutant hayvanın, tabiatında ne kadar vahşi olduğu göz önüne alındığında, çok azı binek hayvanı olarak hizmet vermesi için evcilleştirilip eğitilebiliyordu. Aynı zamanda genç hayvanları bulup yakalamak ve ardından onları tam yetişkinliğe kadar büyütmek çok uzun zaman alıyordu. Tüm bu süreç çok maliyetliydi ve başarısızlık ihtimali de yüksek olduğundan her bir mutant hayvan, inanılmaz derecede değerli bir mülk olup çıkıyordu.

Çorak arazi araçlarına gelince, çoğu yeraltından kazılıp çıkarılan çeşitli rastgele parçalardan bir araya getiriliyordu. Diğer parçalar arazi savaşlarında ele geçirilen araçlardan alınıyordu. İhtiyaç duyulan en kaba parçalardan bazıları kendi kendine bile üretebilirdi! Genel olarak, bu şeyleri harekete geçirebilmek bile oldukça zordu. Ancak engebeli araziye ve çorak toprakların zorlu koşullarına dayanabilecek bir araç üretmek mümkün değildi.

Mutant hayvanlar, yiyecek ve suya ihtiyaç duyarken, çorak arazi araçları ise benzine ihtiyaç duyuyordu.

Bu çeşitli kısıtlamalar nedeniyle, çorak arazi insanlarının çoğu, ileri karakolların çevresindeki çok küçük bir alana hapsolmuştu. Sadece Tartarus şirketinin paralı askerleri gibi kan içen çılgın adamlar, daha uzaktaki bölgelere ve daha tehlikeli alanlara girmeye cesaret edebiliyorlardı. Tartarus paralı askerleri, Karabayrak İleri Karakolu’nun en eski örgütleri arasındaydı ve yıllar boyunca bir nakliye aracı koleksiyonu oluşturmuşlardı.

Bu sefer Kurnaztilki, beş çorak arazi aracını seferber etti. Dördü arazi aracı iken beşincisi bir yük kamyonuydu. Karabayrak İleri Karakolu böyle bir kervanın yola çıktığını gördüğünden beri epey zaman geçmişti!

Tartarus araçlarındaki tamponlar yerinden sökülüp keskin sivri kazıklarla değiştirilmişken otomobil kapıları, tavanlar ve lastiklerin hepsi de sivri kazıklarla bezenmişti. Dişliye benzeyen lastikleri yeri deşerken, bu dört barbar görünümlü araç, devasa çelik kirpiler gibi görünüyorlardı; bu nedenle, paralı askerler genellikle onları “demir kirpi” olarak adlandırıyorlardı.

Yük kamyonlarına gelince, bunların boyutları muazzamdı. Her yük kamyonunun sekiz lastiği vardı ve otomobilin ön tarafına tutturulmuş iki muazzam çelik levhaya sahipti ve her çelik levha 30 derece açılıydı. Kamyonun arkasında çirkin kafes benzeri bir vagon vardı. Genel olarak, bir çeşit bir deri bir kemik ürpertici sürüngen gibi görünüyordu. Bu yüzden de Tartarus paralı askerleri ona cana yakın bir takma ad vermişlerdi, 'demir kertenkele'.

Tartarus paralı askerleri sık sık bu araçları kullanıyorlardı. Herhangi bir aksaklıktan ve araç hasarlarından kaçınmak için, onlara ayar çekmek ve gerektiğinde onları kuvvetlendirmek için oldukça zaman harcıyorlardı. Her ne kadar araçlar son derece çirkin olup hiç estetik görünmeseler de, fonksiyonel açıdan, çorak arazilerin çetin koşullarıyla başa çıkmak için aşağı yukarı yeterli derecede donatılmışlardı.

Araçlara ek olarak, sekiz tam donanımlı paralı asker onları sürerken, garip çığlıklar atan sekiz koca ayaklı kuş vardı.

Cooke bu görevde binek hayvanı olan paralı askerlerin lideri olacaktı. Cooke, paralı askerler arasında oldukça güçlüydü ve binek hayvanlı birliğin kaptanı olmak için fazla nitelikliydi. Onun seçtiği silah, iki metre uzunluğunda olan uzun bir budama bıçağıydı! Bu silah, hem tırpan hem de mızrağın en iyi niteliklerine sahipti ve binek hayvanı üstünde hücum ederken kullanılabildiği gibi ayrıca savurarak ve vurarak kesmek için de kullanılırdı. Bir süvari için mükemmel bir silahtı.

Ana kuvvetleri, yardımcı kuvvetleri, izcileri, artçıları, eğitim ve taktikleri vardı. Bu paralı asker şirketi, çorak arazilerin her yerinde elit bir askeri birlik olarak görülürdü… ve şirketin her bir üyesi istisnai derecede yetenekli ve çok deneyimliydi. Çatışmalarda son derece güçlüydüler ve tehlikelerin büyük çoğunluğuyla başa çıkabiliyorlardı.

Ancak... çorak topraklardaki en tehlikeli şey neydi?

Diğer insanların tuzakları!

Korkunç doğal afetler, vahşi canavar dalgaları… Nihayetinde diğer insanların karanlık kalpleriyle hiçbir şey mukayese bile edilemezdi. İnsanlar, kendi ırkından başkalarıyla yaşamak zorunda olan sosyal hayvanlardı ve bu yüzden diğer insanların yaratabileceği tehlikelere karşı her zaman ihtiyatlı olmak gerekirdi. Gerçek hayattan sayısız örnek, insanların bazen herhangi bir hayvandan daha vahşi ve hatta herhangi bir doğal felaketten daha da korkunç olabileceğini kanıtlamıştı.

Bu bir kaos çağıydı. Gerçekten güvenebilecek bir grup kardeş ve arkadaş bulmak neredeyse imkânsızdı.

Paralı askerler kaba, sert, kanunsuz ve acımasız olabilirlerdi, ama en azından birbirlerine çok bağlı ve sadıklardı. Onlarla birlikte geçirdiği bir ay boyunca Gökdoğan'ın yavaş yavaş farkına vardığı bir şeydi bu. Tartarus paralı askerlerinin bu kadar uzun süre ayakta kalmasının sebebi, büyük olasılıkla, çorak araziler gibi bir yerde inanılmaz derecede nadir bir şey olan, dayanışmalarıydı.

“Çok geç kalmayın!” İleri karakolun diğer savaşçıları, el sallayarak paralı askerlere veda etti. Bozayı ve elit takım üyeleri bile onları yolcu etmek için gelmişlerdi. Sık sık, bakışları Gökdoğan'a ilişince, gözlerinde garip bir ifade beliriyordu.

 Karakolun kapıları açıldı. Paralı askerler resmen yola çıkıyorlardı!

Gökdoğan, Woola ve sekiz büyük ayaklı kuş binicisi, hep birden demir kertenkeleye binmek için sıralanmıştı. Koca ayaklı kuşlar mükemmel birer binek hayvanıydı, ama bunlardan ellerinde sadece birkaç tane vardı. Araçların yanında yüz kilometre koşmaya mecbur bırakılsaydılar, savaşta asıl ihtiyaç duydukları zaman muhtemelen yorgun olurlardı.

Beş araç, düz bir çizgide gümbür gümbür ilerliyorlardı. Elit paralı asker birliği, sarı çöl kumlarında ilerlerken, iki demir kirpi öncülük ediyor, diğer ikisi de arkadan geliyordu, demir kertenkele ise ortadaydı.

Çorak araziler, onu geçmeye çalışanlar için umutsuzluğa düşürecek kadar genişlerdi ve kumlarının altında sayısız kalıntı ve iskelet gizleniyordu. Gökdoğan bu kumları en son geçtiğinden beri kabaca bir buçuk ay olmuştu, ama bu kez duyguları tamamen farklıydı.

Tartarus paralı askerleri, Karabayrak İleri Karakolu'nun topraklarından ayrılıp yavaşça yol alan ve çorak arazilerin kurumuş çölünde gittikçe daha derinlere giren, uzun ve kıvrak sarı bir ejderha gibi görünüyordu.

İleri Karakolun yakınlarında gizlenen tuhaf donanımlı bir grup adamı kimse fark etmemişti. Sanki ileri karakolun içinde neler olup bittiğini dikkatle izliyorlardı.

Bu grubun lideri, enerji ve güçle dolu görünen kaslı bir adamdı. Adamın teni kuzguni siyahtı ve onu neredeyse metalik gösteren bir yağ ile kaplıydı. Tamamen keldi ama kafasının üzerinde kaba görünüşlü iki boğa boynuzu görülebiliyordu. Silahına gelince, bu normal bir insan uzunluğunda devasa bir kılıçtı.

Bu silah, en az bir elli kilo olmalıydı. Böyle bir şeyi sadece olağanüstü bir güce sahibi biri taşıyabilirdi… ve çok açık ki, bu adam öyle biriydi. Bir mutant olduğu besbelliydi. Ama kumların içindeki o yerleşim yerine, Karabayrak İleri Karakolu’na gözlerini kırpmadan bakarken, kaba görünüşü ve acımasız tavırlarına rağmen, adamın soğuk ve yılan gibi olan gözü ölümcül bir dinginlikle doluydu.

Tam da o anda, ona kıyasla daha zayıf olan bir mutant koşarak yanına geldi. Bu adamın tüm vücudu grimsi beyaz kuş tüyleriyle kaplıydı. Keskin bir ağzı, kuş gibi ayakları vardı ve sırtından kanatlar uzanıyordu, belki de uçma yeteneğine sahipti. Bu ikinci adam yumuşak bir şekilde homurdandı: “İki numara, işler bu sefer daha iyi gidecek, değil mi? Bu iblis avcısı oldukça zorlu. Dört numara onun ellerinde öldü.”

“Endişelenme, üç numara. Bu konuyla çoktan dikkatlice ilgilendim. Kadın, çorak topraklara tek başına geldi ve buralarda başka iblis avcısı bulunmaz. Sence bu kadın efendimizle bir başına savaşabilecek kadar güçlü olabilir mi?” Boynuzlu adamın gözleri öldürücü bir nefretle parlıyordu. “Bu kadın, bir sürü dostumuzun canını aldı. Onu yavaş yavaş öldürelim.”

Kanatlı mutant, baykuş gibi öterek güldü.

Çorak arazilerin içlerine kadar yalnız başına gelmeye mi cesaret etmişti? Onların efendisini tek başına avlamaya mı cesaret etmişti? Bu kadın tam bir aptaldı!

......

Çorak araziler boyunca vahşi bir rüzgar eserken, sonsuz kumlar havada dans ediyor, göklere ve batan güneşe doğru yükseliyordu. Şimdi akşam vaktiydi. Çorak araziler deniz seviyesindeydi ve kıpkırmızı güneş yavaş yavaş ufkun gerisine doğru batıyordu. Güneşin önündeki ufuktan aniden bir araç grubu belirdi, pis havanın yarattığı bir serap gibi görünüyorlardı.

Konvoyun önündeki topraklar, şimdiden terk ettikleri topraklardan oldukça farklı görünüyordu. Her türlü rastgele bina ve harabe, tabakalı daireler halinde birbirine karışmıştı ve etrafta her türden eski döküntü ve çöpler görülebiliyordu. Birkaç devasa eski metal bina, sanki kum denizi içine dikilmiş gibiydi. Neredeyse yarısı denize gömülmüş, dev gemi enkazları gibi görünüyorlardı.

Kurnaztilki önde, en hızlı araçtaydı. Kafasını çevirip geriye doğru haykırdı, “Herkes biraz yavaşlasın. Görev alanına girdik. Buranın coğrafyası oldukça tuhaf ve burada çok fazla yıkıntı var. Hepiniz dikkat edin!”

“Anlaşıldı!” Paralı askerler, hep bir ağızdan enerjik bir şekilde haykırdı.

Woola, Gökdoğan'ın birazcık uyuklamaya başladığını fark etti. Dev ağzını açtıktan sonra Gökdoğan'ın uyluğunu sertçe ısırdı. Gökdoğan, kuyruğuna basılmış bir kedi gibi oldu ve az kalsın çirkin demir kertenkeleden aşağı düşecekti.

“Woola, ne halt ediyorsun?!” Fakat Woola sadece onun yüzüne doğru havladı.

Çılgın Köpek, yırtık pırtık bir bez parçasıyla kar beyazı palalarını parlatıyordu, üstünkörü yapılmış bir sigara dudaklarından aşağı sarkıyordu. Belli belirsiz mırıldandı, “Bu gibi harabeler mutant hayvanların saklanabilmeleri için mükemmel bir yer… ve burada fevt birlikleri de saklanıyor olabilir.  Şu andan itibaren gözlerinizi dört açmalısınız.”

Cooke, Gökdoğan'a yanan bir sigara uzattı. “Bir sigara ister misin?”

Gökdoğan başını iki yana salladı. “Sigara içmiyorum.”

Cooke sırıttı. “Sigara içmiyor musun? Seni muhallebi çocuğu!”

Gökdoğan böyle bir hakaret yemeyecek kadar gururluydu. Öfkeyle sigarayı aldıktan sonra çok derin bir nefes çekti.  Karabayrak İleri Karakolu'un sigara üretmek için kullandığı Ham maddeler anında ciğerlerine hücum ederek, bir ateş topu boğazından aşağı akmış da, onu içeriden yakıyormuş gibi hissettirdi. Gökdoğan son derece gürültülü bir şekilde öksürdü, neredeyse havasızlıktan bayılacaktı.

 “HAH!”

 “Çaylak tam bir işe yaramaz.”

 “Biraz su iç ve sakinleş.” Daha nazik olan paralı askerlerden biri, Gökdoğan'a bir matara su fırlattı, o da hiç düşünmeden onu ağzına dikip lıkır lıkır içti. Ne yazık ki, matara suyla değil asitle doldurulmuş gibiydi. Gökdoğan'ın yüzü anında pancar kırmızısına döndü ve hemen bütün sıvıyı tükürdü.

 O*ospu çocuğu. Bu ruhsatsız viskiydi!

Paralı askerler, bacaklarına vurup kahkaha attılar. Bu çocuk kendi saflarına katıldığından beri, onlara sonsuz eğlence imkânı sağlamıştı. Geçtiğimiz ay boyunca, yapacakları daha iyi bir işleri olmadığı zamanlarda, çocukla acımasızca alay etmişlerdi.

O anda, öndeki araçtan bir ses duyuldu. Paralı askerlerden biri haykırıyordu, “Dikkat edin! İleride bir şey var!”

Paralı askerler anında alarma geçtiler ve Gökdoğan aceleyle asasını çıkardı. Bir grup hayvan aniden konvoylarının önünde ve solunda belirdi. Yaklaşık olarak yirmi yaratık vardı ve kabaca kurt köpeği büyüklüğündeydiler. Kırmızı gözleri vardı, kürkleri çelik kadar sert görünüyordu ve dosdoğru konvoya ilerlerken inanılmaz hızda koşuyorlardı.

“Dehşetli sıçanlar!” Bu sözler, Gökdoğan'ın dudaklarından kendiliğinden dökülüvermişti. Bu yaratıklar, hiç şüphesiz görev tanımında tarif edilmiş olan korkunç sıçanlardı. Bu şeyler gerçekten şaşırtıcı derecede büyüktü. Hala sıçanlara benzemelerine rağmen, hemen hemen sıradan çürükurtlar kadar büyüklerdi. Gökdoğan daha önce hiç bu kadar büyük sıçanlar görmemişti.

Böylece sonunda hedeflerini bulmuşlardı! Paralı askerlerin ikisi, kısa yaylarını çektikten sonra iki ok attılar. Dehşetli sıçanların ikisi, yere yığılırken acıyla dolu tiz sesler çıkardılar. Diğer dehşetli sıçanlar bunu görünce, tehlikede olduklarını anlayıp hep birden başka yönlere doğru kaçışmaya başladılar.

“Hah!”

“Hiçbir yere kaçamazsınız!”

Araçların ikisi, hızlanarak onların peşine düştü. Dev mutant sıçanlardan biri araçla kafa kafaya çarpışıp koca bir lastiğin altında ezildi, iç organları bedeninden dışarı saçıldı. Paralı askerler hızlanmaya devam edip birkaç dehşetli sıçanı daha ezmeyi başardılar. Araçlarının altında ezilen et duygusu, onlar için kesinlikle sarhoş ediciydi.

“Peşlerine düşün!”

“Ezin hepsini!”

Demir kirpilerin ikisi, konvoyun geri kalanından çok uzaktaydılar ve yedi ya da sekiz tane dehşetli sıçanı ezip öldürmeyi başarmışlardı. Dehşetli sıçanlar ne kadar acımasız ve vahşi olsalar da, yine de kan ve etten yapılmışlardı; bu metal canavarların altında ezilmeye nasıl dayanabilirlerdi ki? Belki de bu görev düşündükleri kadar zor olmaz!

Ancak Gökdoğan tam da bunu düşündüğü anda, birdenbire ilerden gelen korku dolu bir haykırış duydu.

“Dikkat edin!” Demir kirpilerden biri aniden dengesini yitirmişti, muazzam bir kum fırtınası yaratarak havaya savrulup ters çevrildikten sonra sertçe yere çarpmıştı. Neyse ki, demir kirpide oturan paralı askerlerin hepsi çok çeviklerdi. Araç dengesini yitirir yitirmez, derhal kaçıp altından ezilmekten kurtulmuşlardı.

Neler olmuştu böyle? Tamamen iyi bir araç neden birdenbire ters dönmüştü?

Diğer dört araç durdu. Gökdoğan çıkardığı bir bez parçasıyla yüzünü örtüp kendini havaya saçılan kumlardan korudu. Elinde siyah üç bıçaklı asayla, araçtan inip neler olup bittiğini öğrenmek için diğer paralı askerleri takip etti.

“Kurnaztilki, Çılgın Köpek, buraya bakın. Bu…"

Gökdoğan daha yakından bakmak için aralarına sıkıştı. Devrilmiş demir kirpi sıkıca toprağa dikilmişti, iki ön lastiği aşındırıcı olan bir tür yeşil sıvıya bulanmıştı. Lastikler neredeyse tamamen erimişti ve metal parçalar bile ciddi hasara uğramıştı. Bu araç, aşağı yukarı bütünüyle enkaz haline gelmişti.

 "Asit! Mutant sıçanlardan birinin içinde muhtemelen asitli kan varmış. Görev raporunda asitli sıçanlar hakkında bir şey yazmıyordu!” Kurnaztilki kaşlarını çatmaya başlayıp çevreye göz gezdirdi. “S*ktir edin. Buranın coğrafyası çok karmaşık ve bu arabayı daha fazla kullanamayacağız. Geceyi geçirmek için güvenli bir yer bulalım. Ayrıntılı planlamayı yarın bitiririz.”

Paralı askerlerin hepsi birden kötü şansları için söylenmeden duramadılar. Gökdoğan'a gelince, o sadece şaşırmıştı. Bu mutant sıçanlar inanılmazdı; anlaşılan kanları o kadar asidikti ki, metali bile aşındırıyordu. Bir kısmı onun üzerine gelirse, eti ve kemikleri muhtemelen çürüyecekti. Lanet olsun, o asidin tek bir damlası bile onu mahvetmek için yeterli olurdu!

Cooke, Gökdoğan'ın yanına gelip onun omzuna hafifçe vurdu. “Bugünlerde dünyada her türlü tuhaf mahluk var. Hadi gidelim!"