Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

4. Bölüm Yağmacılar

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gece karanlığı… Gece soğuk demekti. Aynı zamanda ölüm anlamına da geliyordu.

Devasa bir sıçan harabeler boyunca sekerek gidiyor, zifiri siyah silueti gecenin karanlığıyla birleşirken, kırmızı boncuk gözleri sağını solunu tarıyordu. Çevresindeki alan su kanallarıyla doluydu. Su; koyu yeşil bir renkti, yoğun çürüme ve kirlilik auraları vardı. Birçok bilinmeyen hayvanın leşi uzun zamandan beri bu kirli suya batıktı.

Bu alanda yer yer görülebilen, loş, hastalıklı floresan ışığını yayan bir tür alg benzeri bir oluşum vardı. Işık hiçbir şeyi aydınlatmaya yetmiyordu; Tüm yapabildiği karanlık gecenin daha da uğursuz ve acımasız görünmesini sağlamaktı.

Dev fare, çevresine dikkatlice göz gezdirip sonunda dev bir tünelin önünde durdu. Bu belki de Eski Zamanlar'ın bir ulaşım merkezi veya muhtemelen eski, devasa bir binaya giriş kapısıydı. Aynı zamanda, işgalci dünyalardan birine ait bir bina olması da mümkündü… Ama şimdilik, bunların hiçbiri önemli değildi.

Dev fare, içeri girip girmeyeceğinden emin değildi. Garip, tehlikeli bir koku alabiliyordu.

Tam o anda, çok sayıda meşale ışığı görülebiliyordu. Bunu birçok insanın birlikte hareket ediş sesleri izliyordu.

Dev sıçan o kadar ürktü ki, anında o tünele daldı. Birkaç saniye sonra, tünelin derinliklerinden ürpertici bir ciyaklama yayıldı. Dev sıçanın çığlık sesi, gittikçe daha da derinlere sürükleniyormuşçasına geri çekilmeye devam etti. Sonunda, dev sıçanın zavallı çığlıkları kesildi; ardından parçalama, gıcırdama ve çiğneme sesleri geldi.

Birkaç dakika sonra, bir meşaleden gelen ışık bu yeri aydınlattı.

Çılgın Köpek önündeki devasa kalıntılara bakıp kaşlarını çattı. “Bu olduğundan emin misin?”

Şişman adam, ağzındaki sigarayı yakmak için bir kibrit çaktı. “Buradaki düzen çok karmaşık… Sözde, bu piçler oldukça kurnaz. Zorla içeri girecek olursak bu tehlikeli olur ve alarmları da başlatmış oluruz. Hepsini temizlememiz zor olacak.”

Çılgın Köpek daha da kaşlarını çattı. “O zaman ne yapmalıyız?”

“Neden bu kadar çok piyon getirdiğimi sanıyorsun?” Şişman adam Çılgın Köpek'e sanki sorusu hakaret edercesine saçmaymış gibi baktı, sonra da yarı içilmiş sigarasını yere attı. “Çaylaklar, yemleri yollayın!”

Paralı askerlerden birçoğu titreyen yağmacıların üzerine yürüdü. “Sağır mısınız? Kurnaztilki size gitmenizi söyledi!”

Toplayıcılar hem üşüyor hem de oldukça korkuyorlardı. Önlerindeki kara tünel, cehennemin girişi gibi görünüyordu. Şimdiye kadar, en aptalları bile, sadece bazı insanlar dışarı çekmek için yem olarak hizmet etmek üzere burada olduklarını anlayabilirdi. Öyleydi!

Ama... yağmacıların reddetme seçeneği var mıydı? Sadece hızlı bir mermiden daha hızlı hareket edebileceklerse… Aksi halde, hiçbiri Kurnaztilki'nin tabancasından kaçamazdı!

 

Yağmacıların tünele sürülmekten başka seçimleri yoktu, meşalelerini yükseltip ayaklarını sürüyerek yavaş yavaş ilerlediler.

“Orada dikkatli olun, çaylaklar.” Şişman adam, meşalelerin tünelde ilerleyişini izlerken, bir sigara daha yakıp rahat bir şekilde yavaşça tüttürdü. “İşleri ağırdan alın. Piyonlar önünüzde kalsın.”

Tünel hem soğuk hem de nemliydi. Güçlü bir çürüme ve bozulma kokusuyla doluydu ve içinde terk edilmiş pek çok yosun kaplı antik alet vardı. Tünel boyunca birçok sivrisinek vızıldıyordu ve içinde yaşayan tehlikeli yaratıkların belirtileriyle doluydu.

Gökdoğan'ın korkudan ödü patlıyordu ama aynı zamanda oldukça şaşkındı. Nedense bu karanlık tünelin bilinmez derin bir kısmından bir şeyin, onu çağırdığını sezgisel olarak hissedebiliyordu. Daha önce hiç böyle bir şey hissetmemişti. Duygu hem hafif hem de tarifsiz bir şekilde tuhaftı.

Bu yerde hangi sırlar gizleniyordu? Ve bu güçlü kazıcılar ne yapmayı planlıyorlardı?

Eski Zamanlar'dan kalan eski parçalar, tünelleri saran tek şey değildi. Yağmacılar, aynı zamanda parçalanmış kumaş parçaları, hayvan leşleri ve pıhtılaşmış kan havuzları gibi birçok şüpheli izleri de görebiliyorlardı. Ancak buradaki düzen oldukça karmaşıktı; yirmi-otuz dakika yürüdükten sonra kimse hangi yön neresi anlayamıyordu.

Kkkkkkkkkkkkkkkk.

Bilinmeyen bir yerden tiz bir sesi yankılandı, neredeyse kara bir tahtaya sürtülen tırnaklar gibiydi. Ses kulak delici derecede keskindi ve sürekli, bazen yüksek sesle ve bazen yumuşak yankılanıyordu. Nereden geldiğini anlamanın hiçbir yolu yoktu.

Karanlık, en ilkel korkuları ortaya çıkarma yeteneğine sahip bir şeydi ve bilinmeyenin korkusu, tüm diğer korkuları yüz kat artırabilirdi!

Yağmacılar ilerlemeyi durdurdu, bedenleri korkuyla kaskatı kesilmişti ve alınları ter içindeydi. İlerlesinler mi yoksa geri mi çekilsinler bilmiyorlardı. Çevrelerindeki karanlık, hışırtı sesleriyle doluydu ve bu sinirlerinin daha da yıpranmasına neden oluyordu. Aslında neredeyse kırılma noktasındaydılar.

“AHHH!!” Bir yağmacı aniden korkunç, kan donduran bir çığlık attı. Ancak o zaman diğerleri dönüp asla unutamayacakları bir şey gördüler. Bir ara, etrafındaki alanı böcekler sarmıştı. Böceklerin büyük çoğunluğu kınkanatlı böceklere benziyordu; ama duvarlardan sallanan, yerde sürünen ve hatta vücutlarına tırmanan uzun, kırkayak gibi canlılar da vardı. Her yer bu şeylerle kaynıyordu.

Gökdoğan çılgınca kıyafetlerini, bacağını, karnını ve sırtını eliyle silmeye başladı. Bir sürü böceğin vücudunun her yerinde sürünmeye başladığını fark etmemişti. Kendisini ısırdıklarını hiç hissetmemişti ve hatta bazıları çoktan etine girmeye başlamıştı bile. Çıldırmışçasına meşalesini alıp alevlerini kendi bedenine doğru tuttu. Ağır yanıklara maruz kalmak, bu böceklerin vücuduna girip onu öldürmelerinden daha iyiydi!

Böcekler! Her yerde böcek vardı! Çok sıkı bir şekilde kümelenmişler ve o kadar çoklardı ki, karşılarında sanki koca bir böcek dalgası vardı!

İnsanların en cesurları bile böyle bir manzara karşısında korkudan kendini kaybederdi. Dışarıdaki yağmacılar böcekleri fark ettiğinde, artık fazlasıyla geçti. Giysilerini yırtıp açtıklarında, bedenlerinin çoktan kan ve et yığınına dönüşüp tanınmaz hale geldiğini gördüler ve derilerinin altında dolaşan birçok şişkin topaklar vardı.

"HAYIR!"

“Ahhh!”

Bazı yağmacılar dehşet dolu çığlıklarla yere yığıldılar ve etraftaki böcekler hemen onlara doğru akın etti. Mevcut her deliğin içinden giriyorlar, eğer bulamazlarsa dişlerini kullanarak kendileri yapıyorlardı.

“KAÇIN!” Yağmacılar zaten tamamen kırılma noktasındaydı. Bu sözcük söylendiğinde, barutla dolu bir odada bir kıvılcım çakmış gibi oldu ve korkuları harekete geçti. Alev alan korku, tüm mantık ve akıllarını yakıp yok etmiş, çığlık atarak her yöne kaçışmalarına sebep olmuştu.

Birkaçı böceksiz bölgeye kaçmayı başardı. Onlardan herhangi biri rahatlama fırsatı bulamadan, ön taraftakiler bir çeşit tuzağa düşmüştü.

Whoosh! Güçlü, yeşil asit dolu büyük bir kova, üzerlerine devrilip yüzlerini ve vücutlarını aside buladı. Güçlü, aşındırıcı asit  onları hemen yemeye başladı. Yüzlerinde, ellerinde kanlı kabarcıklar ortaya çıkarken, asitle yenmiş et ve saçlar vücutlarından dökülüyordu.

“AHHHHHHHH!” Bir yağmacı dehşet verici bir çığlık attıktan sonra döndü ve doğruca Gökdoğan'a doğru koştu. Şu anda, tıpkı bir iblis gibi görünüyordu. Asitle yenen kafasını içgüdüsel olarak aşağı tırmalıyor; bunun sonucu olarak, yüzünden büyük parçalar sıyırıp, kanlı kafatasını açığa çıkarıyordu. Parmaklarındaki etler de solmuş, sadece kemikleri kalmıştı... ama o bütün bunlardan habersiz, bir deli gibi çığlık atmaya devam ediyordu.

Gökdoğan bu dehşet verici, nefes kesen manzaraya bakakaldı. Şaşkındı, şaşkınlığını ifade edemiyordu ve korkusu daha da dehşet verici bir düşünceyle bastırılıyordu. Bunların hepsi dikkatlice hazırlanmış tuzaklardı; hisseden, akıllı varlıklar tarafından yapılmış tuzaklar!

Keskin bir mızrak aniden karanlığı deldi. Yağmacının göğsü, kağıt kadar kolay delinmişti ve mızrağın arkasındaki korkunç güç, hem onun hem de yağmacının duvara sıkıca çivilenmesine neden olmuştu.

Bir çelik kanca da fırlayıp kaçan yağmacılardan birine doğru uzandı ve midesinden etinin yarısını kopardı. Yağmacı bir şey fark etmemiş görünerek çılgınca çığlık atmaya devam ederken olabildiğince hızlı kaçmaya devam etti. Kanı ve bağırsakları birkaç metre boyunca fışkırdıktan sonra tüm hayat belirtilerini kaybedince nihayet yere düştü.

Bu bir katliamdı. Bu kasaplıktı!

“Korkma. Hepsi bir tuzak. Biz sadece…”

Yağmacı, uzun bir bıçak karanlıktan çıkıp onu doğramadan önce sözlerini bitirme fırsatı bile bulamamıştı. Bıçak o kadar keskin değildi, ama kullanıcısı o kadar ürkütücü bir şekilde kuvvetliydi ki, bıçak, sağ kürek kemiğinden böğrünün altına kadar yağmacıyı yarmıştı. Adam ikiye bölünmüştü ve vücudundaki kan, etrafındakilerin yüzlerine püskürüyordu.

Organları yere saçıldığında hala titreşiyordu.

Yağmacı hemen ölmedi, ama bütün 'cesareti' yok oldu. Yapabileceği tek şey, insanlık dışı bir çığlık atmaktı. Öyle bir umutsuzluk ve dehşetle doluydu ki, kurtulanların ruhlarına çarpan bir dağ gibiydi.

Bunlar onlar mıydı? Sonunda ortaya çıkmışlar mıydı? Gökdoğan, karşısında daha önce hiç görmediği tuhaf yaratıklar gördü. Yaratıklar tamamen çıplaktı, ama vücutları tamamen ağaç veya ağaç köklerindeki boğumlara benzeyen kanserli büyümelerle kaplıydı. Baştan ayağa, bu boğum boğum, siğil benzeri büyümelerle…

Ayrıca, başlarının üzerinde de kötü huylu tümörlerin en kötü huylusuna benzeyen kocaman büyümeler vardı. Neredeyse bir sıçanın bacaklarına benzeyen iki ayakları ve ileriye doğru olmak yerine, geriye doğru çevrilmiş dizleri vardı. Bu yaratıklara üstün koşma ve sıçrama yetenekleri veriyordu. Silahlarına gelince, çoğunlukla uzun bıçaklar, mızraklar ve taş çekiçler kullanıyorlardı.

Kazıcıların gerçeği söyledikleri en az bir şey vardı - burada gerçekten fevtler vardı!

Bugün ve bu çağda, mutant insanlar her yerde görülebiliyordu. Ancak, bu mutasyonlar genellikle kontrol edilemezdi, bu da her bir mutantın diğerlerinden farklı göründüğü anlamına geliyordu. Ancak, bu fevtler sadece aynı görünmüyor, aynı zamanda bir nebze zekâ da taşıyorlardı. Kesinlikle inanılmaz derecede nadir bir mutant cinsiydiler.

Yağmacılarda biri, umutsuzluğa kapılarak, çaresizce karşı saldırıya geçti. Slash! Ne yazık ki, yağmacının bıçağı rakibinin derisinden bile kesememiş, o iğrenç, kök gibi et yığınının karşısında durmuştu. Ancak fevt, elindeki ağır taştan çekiçle yağmacının göğsüne kötü bir darbe indirdi. Darbenin vahşi gücü, yağmacının etini ve kemiklerini toz haline getirip onu anında, yırtık pırtık giysiler giymiş dümdüz bir et parçasına döndürdü.

Mümkün değildi. Kafa kafaya savaşmak ölüm anlamına geliyordu. Bu yaratıklar, herhangi bir insandan çok daha güçlüydü! Daha da kötüsü, fevtler sayıca artmaya başlamıştı. Taş çekiçleri korkunç kitle imha silahları gibiydi ve her bir çekiç darbesi, yağmacılardan birini toz haline gelmiş bir torba et haline getirmeye yetiyordu!

Yağmacılar ruhen yıkıktı. Nereye kaçarlarsa kaçsınlar, öleceklerdi. Mutlak ölümle yüz yüze gelince, hepsi çılgınca kaçmaya başladılar, ama sonlarının dümdüz et parçaları haline gelmek olduğunu biliyorlardı. Tüm bu sonsuz dehşet acımasız çaresizlikle birleştiğinde, akıllarını ve sağduyularını yiyip bitirmişti. Ellerinde kalan azıcık güç ve akıl, sadece perişan halde ağlayıp inlemeleri için yeterliydi.

Böyle bir şey… Eğer bunu asla tecrübe etmemişsen, o inlemelerin neye benzediğini asla hayal edemezdin.

Acı dolu inlemeler çatırdayan ve parçalanan kemik seslerine karışıyordu. Tüneller boyunca yankılanan tuhaf, neredeyse müzikal bir ritim, şeytanın bizzat bestelediği, duyan hiç kimsenin unutmayacağı bir şarkıyı oluşturuyordu.

Sıcak vücutlar birbiri ardına parçalanıp yok ediliyordu. Hayatlara, birbiri ardına umursamaz bir şekilde son veriliyordu.

Bundan önce, Gökdoğan “cehennem” kavramının ne anlama geldiğini asla tam olarak anlayamamıştı. Şu anda cesareti ve kahramanca amaçları, o iğrenç çığlıkları duyunca ortadan kaybolmuştu. Az sayıda fevtin bulunduğu bir geçide hücum eden hayatta kalmış birkaç yağmacıyı takip ederken, Gökdoğan'ın içinde geriye kalan tek şey, bir kumarbazın kartları son kez deneme arzusuydu.

Çatırt! Fiziksel olarak un ufak olan başka bir bedenin sesi duyuldu!

Sadece birkaç dakika önce yanında bulunan yoldaşlardan biri, peşine düşen bir fevtin çekiciyle aniden yere serilmişti. Birden fazla fevt, hemen ileriye doğru sıçrayıp yıkılan bedenin etrafını çevreleyerek ağır taş çekiçleriyle tuzla buz ettiler. Ceset, yerdeki döküntülerden bile daha kötü bir hale getirilmişti!

Her yerde kan püskürdüğünü görmek, Gökdoğan'a inanılmaz bir adrenalin patlaması yaşattı. Tüm enerjisi bacaklarına odaklanmış gibi hissederken, aklında sadece tek bir düşünce vardı - Buradan defolup git!

“AHH!” O anda, onun önünde koşan yağmacılardan biri yere düşerken zavallıca bir çığlık attı, bazı tuhaf canavarların kıskaçları ayağının etrafına sıkışmıştı. Bu canavarın kıskaçlarında muazzam miktarda güç varmış gibi görünüyordu; çünkü sıkıştırıcı saldırısı yağmacının ayaklarındaki hemen hemen her kemiği öyle bir kırmıştı ki, kemik parçalarının derisinden dışarı çıktığı görülebiliyordu!

"Yardım et bana!"

“Sana yalvarıyorum, kurtar beni!”

Gökdoğan, durmayı bile düşünmeden onun yanından kaçtı, ama yağmacı onu ayaklarından yakalamayı başardı. Dengesi bozulan Gökdoğan da yere düştü.

Yağmacının yüzü gözü gözyaşları ve sümükle kaplıydı. "Bana yardım et!"

Gökdoğan haykırdı, “Seni kurtaramam! Bırak beni!"

“O zaman bana temiz bir ölüm ver!” Yağmacının yüzü çaresizlikle doluydu. “Eğer o şeytanların eline geçersem… şimdi ölmeyi tercih ederim!”

Gökdoğan tereddüt etti. Daha önce kimseyi öldürmemişti! Ama tam şu anda, onlara doğru hareket etmeye başlayan karanlık bir siluet görebiliyordu.

“Bana temiz bir ölüm ver!” Yağmacı orada yerde yatıyordu, tüm gücüyle inliyordu, “YALVARIRIM!”

Gökdoğan gırtlaksı, hayvani bir şekilde kükredi, sonra kısa kılıcını kaldırıp adamın boynuna geçirdi. Hemen kanlar fışkırdı ve kanın kokusu burun deliklerine hücum etti. Gökdoğan yüzünü sildi, kana bulanmış kısa kılıcını çıkarmak için uğraşmadı. Sağ bacağını adamın pençesinden ayırdıktan sonra ayağa kalkıp tünellerin derinliklerine doğru koşmaya devam etti!

Bu, onun ilk kez başka bir insanı öldürüşüydü!

Ölmekte olan yağmacının yüzündeki ümitsiz bakışı unutamıyordu. Kalbini, ruhunu silinmez bir şekilde etkilemiş gibi görünüyordu.

Gökdoğan'ın gözleri şok ve korkuyla kan çanağı gibi olmuştu. Bir volkan ruhunun derinliklerinde gümbürdüyormuş gibi hissetti, bu yüzden öfke ve ıstırapla çığlık atmak istiyordu. Ancak bu doğru zaman değildi. Yeraltı tünelleri örümcek ağları gibi uzanıyordu ve kaç tane tehlikeli canlının burada yaşadığını bilmiyordu.

Arkasındaki karanlık siluet kırmızı kan ve beyaz beyin sıvısı bulaşmış taş çekicini yere attı, ardından uzanıp sırtından bir mızrak çekti. Mızrağı doğrudan Gökdoğan'a fırlattı!

 

Mızrak havada inledi. Yaklaşan tehlikeyi sezen Gökdoğan neredeyse içgüdüsel olarak yana doğru çekildi, mızrağın keskin ucu yüzünü sıyırıp geçti. O kadar yakındı ki, saçlarının birkaç telini koparmıştı!

Fevt oldukça şaşırmıştı. Genç bir insanın böyle keskin bir tehlike duyusuna sahip olmasını asla beklemezdi!

Gökdoğan, ölümün tam yanından geçtiğini biliyordu. Tüm hızıyla ileriye doğru koşmaya devam etti. Tünelin hemen ilerisinde bir dönüş olduğunu fark ettikten sonra, hemen hiç tereddüt etmeden içeri girdi. Buradaki tünellerde, üç farklı yöne doğru üç farklı açıklık bulunan bir kol vardı. Gökdoğan birini rastgele seçtikten sonra hızla oradan içeri girip tünelin arkasına doğru kendini sakladı.

Sahip olduğu gücün bir sınırı vardı ve o zaten yıkılmak üzereydi. Kaçmaya devam ederse, fevt tarafından kesinlikle yakalanırdı. Tek seçeneği, her şeyi şansa bırakıp fevtin kendi girdiği tüneli seçmeyeceğini ummaktı.

Karanlık siluet üç tünelin önünde durdu. Ani bir karar vermeden birkaç saniye için orada tereddüt etti. Bu fevt deneyimli bir avcıydı. Ayak seslerinin durma noktasına geldiğini hissetmişti, bu da insanın çok uzağa gitmediği anlamına geliyordu. Hala yakınlarda saklanıyor olmalıydı ve bu yüzden fevt tünellerden birinin içine körü körüne koşmamıştı. Bunun yerine, insanın nerede olduğunu belirlemek için keskin işitme duyusuna güvenmeye niyetliydi.

Şu an Gökdoğan fevtten on metreden daha az bir mesafede gizleniyordu. Kalbi öyle sert atıyordu ki, göğsünden çıkacakmış gibiydi.

Bu sefer işi tamamen bitmişti. Fevt gitmeyecekti, Gökdoğan'ın kendini göstermesini bekliyordu. Gökdoğan en ufak bir ses çıkarırsa, muhtemelen hemen keşfedilip yakalanacaktı.

Onun ne yapması gerekiyordu? Gökdoğan yumruklarını sıktı, avuç içleri terle doldu. Fakat tam şu anda, başka bir güçlü tehlike önsezisi zihnini doldurmuştu. Gökdoğan bir şeyin geldiğini hissederek hemen sola doğru bakmak için döndü. Gözleri, gördükleri karşısında tamamen kısıldı.

Buradaki tünellerin duvarları floresan yosunu tarafından aydınlanıyordu… ve aniden, hiç ses çıkarmadan, inanılmaz derecede büyük bir siyah siluet üzerlerinde ortaya çıkmıştı. Bu yaratıkta sekiz ince bacak vardı ve eklemlerinin tümü, bıçak gibi keskin olan iğne benzeri kıllarla kaplıydı. Her biri vahşi bir ışıkla parıldayan on iki kan kırmızısı gözü vardı.

Bu bir mutant hayvandı! En az iki metre uzunluğunda olan muazzam bir mutant örümcek!

Tehlikeli yaratık tavanın üstüne uzanıyordu. Besbelli ki, Gökdoğan'ı çoktan keşfetmişti ve yavaşça sürünerek ona gitgide yakınlaşıyordu.

O anda, fevt de bir şeyler duydu. Sırtının arkasından bir mızrak daha çekip, Gökdoğan'ın yönüne doğru ilerlemeye başladı.

Gökdoğan'ın alnı ter içinde kalmıştı ve korkusunu bastırmak ona imkansız geliyordu.

Çılgınca bir şey deneme vaktiydi bu! Gözlerini kapadıktan sonra haykırarak saklandığı yerden dışarı fırladı!

Avının kaçmaya çalıştığını görünce, devasa örümcek sekiz ayağını büküp sonra da avının dışarı fırladığı anda atıldı. Örümcek, Gökdoğan'dan çok daha hızlı hareket eden güçlü bir yırtıcıydı; avını havada yakalayabileceğinden emindi.

Gökdoğan saklandığı yerden fırladığı gibi fevt, gerilerek inanılmaz derecede keskin olan mızrağı, insan vücuduna tamamen girecek kadar güçlü bir şekilde fırlattı.

Zaman yavaşlamış gibiydi. Tehlikeli mutant hayvan yavaş yavaş ilerlerken, ölümcül mızrak da öyleydi. Gökdoğan çılgınca bir şekilde vücudunu havada bükmeye çalıştı ve mızrak onun yanından geçerken göğsüne derin bir yara açtı. O saldırıdan neredeyse mucizevi bir şekilde sıyrılmıştı!

Ssssssss!

Devasa kara örümcek, bacaklarıyla saldırdı. Gökdoğan onlara takılmak üzereyken, yaklaşan mızrak, neredeyse kusursuz bir şekilde örümceği kafasından vurdu ve bu da ıstırap dolu bir inilti çıkarmasına neden oldu!

Fevt dik dik baktı, biraz şaşırmıştı. Böyle bir şey olmasını kesinlikle beklemiyordu!

Fevt orada afallamış dururken, o kısa süre içinde Gökdoğan yere düşüp yuvarlanarak ayağa kalktı, göğsündeki açık yaraya ellerini bastırarak tünellerden bir diğerine öfkeli bir şekilde kaçtı. Fevt onun peşinden koşmak üzereyken, yaralı ve öfkeli mutant örümcek güçlükle ayağa kalktıktan sonra fevte doğru atladı.

“GRAH!” Fevt yere serildi ancak hemen kısa bir bıçak çekip örümceğin yumuşak karnına sapladı. Dev örümceğe gelince, keskin ve zehirli dişleriyle fevtin boynunu ve omuzlarını ısırdı. İki ölümcül yaratık, öfkeyle birbirlerine saldırmaya başlamıştı ve Gökdoğan'a gelince…

Çoktan tünellerin içinde kaybolmuştu!