Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

40. Bölüm Bir Tuzak

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Mavi gökyüzü açık ve tamamen bulutsuzdu; ama kumlar, kar gibi dünyaya inmeye devam ediyordu. Yakıcı güneşin altın ışınları, çorak arazileri ışıkla doldurarak, kum tanelerinin sıcağın altında çatırdayıp patlamasına neden oluyordu. Acımasız sıcak yeryüzünü öyle çok kavurmuştu ki her tarafta çatlaklar görülebiliyordu.

Güneşin kavurucu sıcağı, Eski Zamanlar'da olduğundan çok daha yoğundu. Eski Zamanlar'da yaşamış olan canlıların büyük çoğunluğu, bu tür sıcaklıklarda hayatta kalamazlardı, ancak daha güçsüz yaratıklar, uzun zaman önce tozlu, kuru kemiklere dönüşmüştü. Hayatta kalabilen tek canlılar bu yeni, acımasız çevreye zaten adapte olmuş olan yaratıklardı.

Çılgın Köpek, iki palasını sallarken hayvani bir şekilde kükredi. Yanındaki dev sıçanların ikisi de anında ikiye bölünmüştü, leşlerinden büyük miktarda pis ve bozuk kan fışkırıyordu.

Bu ikisinin icabına baktıktan hemen sonra, bir başkası aniden ona doğru hücum etti. Çılgın Köpek, dev sıçanın öfkeli saldırısından sıyrılarak yana doğru kaçtı. Gökdoğan bu fırsattan istifade edip çeviklikle ileriye hücum etti ve dev sıçana kaçmaya fırsat bırakmadan üç bıçaklı asasını onun kafasına soktu.

"Dikkatli ol!"

“Bir asit sıçanı daha!”

Cooke, büyük ayaklı kuş süvarilerini, ön hatlardan aceleyle geri çekilmeye yönlendirdi, peşlerinde bir grup dev sıçan vardı. Sıçanlardan biri biraz daha küçük görünüyordu, ama daha yuvarlaktı ve cildi yağlı yeşil renkte görünüyordu. Sıçanlara daha yakından bakan herkes, onun biraz daha farklı göründüğünü anlayabilirdi.

Asit sıçanları, özel bir mutasyona uğramış sıçan tipiydi. Vücutlarında çok sayıda asit kesesi vardı ve normalde yavaş yavaş güçlü asit biriktirip bu keselerin içinde depolarlardı. Savaşmaya ihtiyaç duyduklarında, hedeflerine birkaç metreye kadar asit tükürürlerdi. En kötüsü ise sadece bedenlerinde asit keseleri yoktu, ayrıca derileri de büyük miktarlarda asitle kaplanmıştı. Bunlardan birini bıçaklamak için kullanılan sıradan bir silah anında çürüyüp işe yaramaz hale gelirdi ve yaradan fışkıran asidik kan da, üzerine sıçrayan herkese büyük zarar vermeye yeterliydi.

Demir kirpilerinden biri dün bu yaratıklarca mahvedilmişti!

Pff. Pff. İki asit damlası onlara doğru uçuyordu! Gökdoğan ve Kuduz Köpek aceleyle sıyrıldı ve asit, birkaç dakika önce öldürdükleri iki dev sıçana çarptı. Onların sert kürkleri ve etleri buharlaşıp tıslamaya başladı ve eriyerek bir safra gölüne dönüştü, sonunda geriye sadece kemikleri kaldı... ama birkaç dakika sonra kemikler bile erimeye başlamıştı.

Çılgın Köpek uludu, “Gebert onu, çabuk!”

Gökdoğan, üç bıçaklı asasını sağ elinden sol eline geçirdi, ardından tabancasını çıkardı. Asit sıçanı ikinci kez saldırmak üzereyken, Gökdoğan onu doğrudan ağzından vurdu. Bu ölümcül bir vuruştu. Yaratık anında yere yığılırken tüm vücudu erimeye başlayıp etrafında bir asit birikintisi oluşturarak yeri bir delik şeklinde aşındırdı.

Asit sıçanı ölmüşken, Çılgın Köpek’in endişeleneceği başka bir şey kalmamıştı. Palaları sebze doğrarmış gibi inip kalkıyordu ve çok geçmeden o bu büyük sıçanlardan dördünü kıyma haline getirmişti. Woola da yardım etmek için sıçrayıp gelince, kısa süre sonra dev sıçanlar nihayet tamamen yok edilmişlerdi.

Gökdoğan, üç bıçaklı asasındaki kanları sildi. Bunu yaparken Cooke büyük ayaklı kuşunun üzerinde onun yanına geldi. “Kurnaztilki bizim için bir mağara buldu. Zaten çevreyi temizledik. Şimdilik orada saklanabiliriz.”

Çılgın Köpek ve Gökdoğan, Cooke'u mağaraya doğru takip etti. Şiddetli bir savaş olmuştu ve bir kısmı yaralanmıştı. Paralı asker şirketi, bitap düşmüş görünüyordu.

Çılgın Köpek’in ateşli mizacı iyice uyanmıştı. Büyük bir kayayı botunun altında parçalara ayırdıktan sonra yüksek sesle sövüp saymaya başladı. “Görev raporu tam bir saçmalıktı. Tahmini yaklaşık iki yüz sıçan yazıyordu, ama o küçük pisliklerden en az beş yüz tane vardır!”

Sadece bu dev sıçanlarla uğraşmak zor değildi, rapor edildiğinden birkaç kat fazlalardı. Şu anda, bu canlılardan tam olarak kaç tane olduğundan bile emin olamazlardı.

Oldukça yorgun olan Gökdoğan, mağara girişine çöküp tabancasını inceledi. Toplamda üç mermi harcamıştı. Tabancayı yeniden doldurduktan sonra belindeki kılıfına geri koydu.

Bu konum onlara iyi bir bakış açısı sunarak, on kilometrelik bir mesafeye kadar bölgedeki her şeyi açıkça görmelerini sağlıyordu. Buradan bakılınca bu yerdeki harabeler, yerde kıvrılan dev kırkayaklara benziyor, çok sayıda basık 'dağ' sırtı oluşturuyordu.

Buradan çok sayıda garip bina ve tahrip olmuş heykeller görebiliyordu. Özellikle basık dağlardan biri göz alıcıydı; neredeyse büyük bir kesme bıçağı ile dilimlenmiş gibi görünüyordu; üstünde pürüzsüz, kaygan bir yüzey kalmıştı. Ancak, bunun tam üstünde, yaklaşık on metre uzunluğunda, dağdan tuhaf bir şekilde “büyümüş” keskin bir piramit vardı.

Metalik piramit ciddi biçimde aşınmıştı. Hem malzeme hem de biçim olarak, Eski Zamanlar’ın diğer binalarından çok farklı görünüyordu. Başka bir dünyada yaratılmış ve buraya dikilmiş gibiydi sanki.

“Tuhaf, değil mi?” Ayı büyüklüğündeki Cooke, Gökdoğan'a doğru yürüdü. “Bu yer, boyutsal örtüşmeye klasik bir örnektir. Sözüm ona, uzun zaman önce dünyamız aniden tuhaf bir nedenden ötürü boyutsal örtüşmeden muzdarip olmaya başlamış. Boyutların çatışması, eski uygarlığın yıkılmasına neden olup dünyamızı değiştirmiş. Her türlü garip şey dünyamıza gelmiş. Oradaki şey var ya? Başka bir dünyadan olan bir şeyin, güzel bir örneği. Bu yüzden çok tuhaf görünüyor.” 

“Bunları nasıl bilebilirsin ki?” Gökdoğan adama kuşkuyla bakıyordu. “Bunları kafandan uyduruyorsun.”

“Bah! İki yıl önce, bir görevdeyken, kendilerine 'arayıcılar' diyen bir avuç tuhaf herifle karşılaştım. Bütün bunları bana söyleyenler onlardı. Bunların doğru olup olmadığını ben de bilmiyorum! ”Cooke oturduğu sırada bir sigara yaktı, sonra bir tane de Gökdoğan'a teklif etti. “Gerçi dünya b*k gibi bir yer oldu. Ne önemi var ki. Sigara?”

Gökdoğan şimdi öncekinden biraz daha fazla deneyimliydi. Bu sefer sigaradan çok daha küçük bir nefes çekti ama yine de birkaç kez öksürdü. “Arayıcılar mı? Arayıcılar ne?” 

"Bilmiyorum. Bütün zamanlarını “hakikat” ve “cevap” için harcayan çılgın herifler. Tek istedikleri, çağlar önce yitirdiğimiz uygarlığı ve teknolojiyi geri getirmek. Yine de, arazilerde oldukça etkili görünüyorlar.” Cooke başını salladı, ardından Gökdoğan'a bir matara fırlattı. “Çorak arazilerde her çeşit ucubeyi bulabilirsin. Bunda şaşılacak bir şey yok.”

"Doğru. Şaşılacak bir şey yok.” Gökdoğan, su olduğundan emin olmak için kokladıktan sonra mataradan büyük bir yudum aldı. Serin ve ferahlatıcı bir his, tüm vücuduna nüfuz etti.

“Düşündüm de, az önce o kadar da fena değildin. Savaşabileceğini beklemiyordum, evlat.”

Gökdoğan oldukça sinirli bir şekilde cevap verdi, “Sizler bir ay boyunca her gününüzü beni eşek sudan gelinceye kadar dövdünüz. Birkaç numara öğrenmiş olmam gerçekten şaşırtıcı mı?” 

Cooke kahkahayı bastı. “Fena değil, evlat. Bunu herkesten saklamıştın. Eve döner dönmez kozlarımızı paylaşalım.” 

Gökdoğan burnundan soludu. “Dişlerini kıracağım.”

“Bu oldukça t*şaklı bir iddia. Bunu unutmayacağım!” 

“Herkes, toplansın!” Kurnaztilki herkesi yanına çağırdıktan sonra duyuru yaptı: “Bu görev beklediğimizden daha karmaşık. Ne kadar sıçan olduğu hakkında hiçbir fikrimiz yok, ama şu anki durumdan yola çıkarak, en az beş yüz küçük p*ç kurusu olmalı. Burası çok büyük; bütün yeri keşfetmemiz mümkün değil.”

Paralı askerler söylenip küfretmeye başladı. Çılgın Köpek sinirle, “O zaman bir fikrin var mı? Bu kadar çok dev sıçana karşı savaşmamızı ciddi olarak bekleyemezsin.” 

Kurnaztilki, Tartarus paralı askerlerinin ilk kaptanıydı ve aynı zamanda onların başlıca beyniydi. Genel olarak, karşılaştıkları meşakkatli problemlere çözüm bulmak onun işiydi. 

“Çok saçma bir fikir.”

 “Saçma mı?” 

“Yirmi beş kişiyiz. Bir kerede o dev sıçanların kırktan fazlasıyla savaşmaktan ve büyük bir hata yapmaktan kaçınabileceğimiz sürece, savaşta daha fazla zayiat vermeyiz.” Kurnaztilki birkaç saniye tereddüt ettikten sonra devam etti. “Zaten bölgeyi gözden geçirdim. Etrafımızdaki bölgede sıçanların gizlenebileceği birkaç düz tepeli dağ var. Hala bol bol suyumuz var ve sıradan dev sıçanların çoğunu yiyebiliriz. Bence, onlara karşı mücadele ederek bu yıpratma savaşını kazanabiliriz.”

 “Şu andan itibaren, buradan daha ileriye gitmeyeceğiz; yapacağımız tek şey, o dev sıçanları küçük sürüler halindeyken avlamak. Eğer onların büyük sürülerine rastlarsak, onları ayırmanın bir yolunu bularak onları parti parti tuzağa düşürürüz. Bu yöntemle ilerledikçe, güvenli ve istikrarlı bir şekilde yavaşça ortadan kaldırırız… ve en sonunda, böylece o sıçan kralını buluruz!”

Öyleyse plan, sıçanları yavaş yavaş yıpratma yoluyla yok etmek miydi? Birkaç yüz mahluk öldürdükten sonra, sıçan kralı öldürmenin bir yolunu bulabilecekler miydi? Bu gerçekten çok saçma bir fikirdi. Ancak aynı zamanda işe yarama ihtimali vardı.

Gökdoğan esnedi. Anlaşılan yapacak çok işleri olacaktı.

Tartarus paralı askerleri, elit çorak arazi savaşçılarıydı. Her birinin kendine özgü yetenekleri vardı, bu da onlara grup olarak muazzam güç ve esneklik kazandırıyordu. Kurnaztilki birkaç önemli düzenleme yaparak, ardından tüm şirketin harekete geçmesini emretti. 

Woola’ya çok önemli bir görev verilmişti. Paralı askerler, çeşitli sıçan sürülerini bulmak için onun koku alma duyusuna güveneceklerdi; ardındansa buldukları sıçanları tuzağa düşürüp toplu halde yok edeceklerdi.

Günün sonunda, yüzün üzerinde dev sıçan öldürmüşlerdi. Sadece bu kadar sıçan etinin bile toplam değeri bayağı yüksekti. Paralı askerlere gelince, onlar hiçbir kayıp yaşamamışlardı. Bu kesinlikle göz kamaştırıcı bir başarıydı!

Ertesi gün aynı programa devam ettiler. Ancak Gökdoğan, bölgedeki dev sıçanların sayısının belirgin ölçüde azaldığını fark etti. Akşam karanlığı çökene kadar, dev sıçanların sadece elli kadarını öldürmüşlerdi... ve üçüncü gün, ortalıkta neredeyse hiç dev sıçan kalmamıştı.

Paralı askerler oldukça şaşkındı. Yine de, bu konu üzerinde fazla düşünmediler. Muhtemelen, bu dev sıçanlar doğada belli bölgelerde bulunuyorlardı. Bir bölgedeki tüm dev sıçanları temizledikten sonra, diğer bölgelerdeki dev sıçanlar hemen üşüşemezlerdi ve dolayısıyla bir süreliğine o bölge boş kalırdı. Bu aslında çorak arazilerde o kadar da yaygın değildi. Bu alandaki dev sıçanları çoktan ortadan kaldırdıkları için, paralı askerler, çevre bölgelerdeki sıçanları da yavaş yavaş yok etmeye karar verdiler. 

“Woola!” Gökdoğan, Woola'nın tasmasını tutuyordu. Yirmiden fazla paralı askerler çorak arazilerin açık kısımlarında ilerlerken, Woola önden koşuyordu. Woola bir saatten fazla koştuktan sonra aniden bir vadinin önünde durdu,  sonra da havlamaya başladı. 

“İleride küçük bir sıçan sürüsü var.” Gökdoğan koruyucu bir gözlük takıp yüzünü bezle örttü. Tüfeği sırtındaydı, asası ise sağ elindeydi ve deri zırh giymişti; şu an tam bir paralı asker gibi görünüyordu. “Yaklaşık yirmi-otuz tane var.” 

Çılgın Köpek tereddüt bile etmedi. “O halde ne bekliyoruz? Hadi içeri girip onları gebertelim!” 

Gökdoğan dağ geçidine bir bakış attı. Çok karanlık ve dar görünüyordu. Nedense bu yer hakkında Gökdoğan’ın içinde kötü bir his vardı. “Tuhaf bir şeyler var.” 

Çılgın Köpek, Gökdoğan'ın ne söylediğini anlamadı. “Woola'nın koku duyusu asla yanılmaz!”

“Dördünüz, burada bekleyin. Bir şey olursa hemen geri dönüp haber verin.” Kurnaztilki ayrıca, Woola'nın fikrine de güveniyordu, ancak ihtiyatlı mizacından dolayı, nöbet tutsunlar diye arkada dört asker bıraktı. “İçeri girip olabildiğince çabuk işlerini bitirelim.” Yirmi otuz sıçan, bu bir grup çaylak paralı asker için hiçbir şeydi.

Bu geçit son derece karanlık, dar ve derindi. Gökdoğan paralı askerleri takip ederken, içindeki kötü hisler gittikçe daha da güçleniyordu. Bir şeylerin yanlış olduğu hissediyordu, ama tam olarak ne olduğunu bilemiyordu.

Sonunda, geçidin en derin kısmına ulaştılar.

“Neler oluyor?” Çılgın Köpek boş geçide gözlerini dikmişken, çirkin kara yüzü büzülmüştü. “Woola gerçekten yanılmış mı?” 

Bölge tamamen boştu. Zemin molozla kaplıydı ve gidecek başka hiçbir yer yoktu. Ortalıkta tek bir dev sıçan bile gözükmüyordu. Bu hiç mantıklı gelmiyordu! 

Gökdoğan aniden önünde bir şey gördü. Birkaç kayayı kenara itmek için asasını kullanarak hemen ileri atıldı. Kayaların altında saklanan şeyi görünce, yüzü anında bembeyaz oldu.

Diğer paralı askerler bir göz atmak için etrafta dolaşıyorlardı. Onu gördükleri zaman, onların da yüzlerinde garip ifadeler belirdi… çünkü kayaların altında büyük bir yığın sıçan tüyü ve sıçan gübresi görülebiliyordu. Woola'nın burnu mükemmel çalışıyordu. Bu şeyler en fazla birkaç dakika önce gömülmüşlerdi.

Hatta Kurnaztilki ve Çılgın Köpek’in bile bu garip manzara karşısında ağzı açık kaldı. Ancak Cooke, durumun vahametini anlamamış gibi görünüyordu. Cüsseli paralı asker kahkahalara boğuldu: “Şaka mı bu? Bana bu dev sıçanların bizi buraya çekmek için bir tuzak kurduğunu söylemeyin? Ahahaha...”

Ama hemen sonra gülmeyi bıraktı… Çünkü başka hiç kimsenin gülmediğini fark etmişti. Oldukça garip hissediyordu! 

Gökdoğan hiç de eğlenmiş değildi. Bunun yerine, ensesinde soğuk bir ürperti hissetti. Son iki ay boyunca sayısız dehşet yaşamış olsa da, bu seferki farklıydı. Garip, ürkütücü bir düşünce aklından geçiyordu… 

Bu lanet sıçanlar gerçekten bir tuzak kurup... insanları içine düşürmeyi mi başardılar?!