Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

41. Bölüm Ölümle Yüz Yüze

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Bu korkunç olasılık, Gökdoğan'ın düşünceleri onu yavaş yavaş ele geçiriyordu. Geçtiğimiz birkaç günde devasa sıçanlar, paralı askerlere karşı casusluk mu yapmışlardı? Paralı askerlerin nasıl davrandığına dair bir fikir edindikten sonra hepsini tek seferde yok etmek için özel bir tuzak mı kurmuşlardı? 

İmkânsız. Hayal görüyor olmalıydı. Bu fikir şok edici, gülünç, imkansız ve inanılmazdı. Ancak Gökdoğan, sıçan tüylerine ve bulundukları coğrafyaya bir kez daha bakınca, o zaman elinde olmadan daha da solgunlaştı. O küçük p*çlerin böyle bir tuzak kurabilmesinin tek yolu, insanlar kadar akıllı olmalarıydı!

Dev sıçanlar, var olan en düşük türdeki mutant hayvanlar arasındaydı. Hem Eski Zamanlar’da hem de modern çağda, onlar besin zincirinin en altındaydılar. Gökdoğan, sıçanların böyle bir dolap çevirebileceğine inanmak istemiyordu. Bütün dünya tepetaklak olmuştu!

Kurnaztilki'nin yüzündeki dengesiz bakış, her ikisi de seslendirmese de, Gökdoğan’la aynı düşüncelere sahip olduğunu gösteriyordu. Yine de, Kurnaztilki, hayatında birçok tehlikeli olayla karşılaşmış çok tecrübeli bir adamdı. En ufak bir tereddüt etmeden hemen seslendi, “Geri çekilin!”

Herkes kendine geldi. O anda vadinin girişinden bazı sesler geliyordu. Bir çift silah sesi duyuldu, ardından da acı dolu çığlıklar geldi. Dışarıda bulunan askerlerin başı beladaydı!

Çılgın Köpek hemen emir verdi, “Cooke, Woola, gidip bir göz atın!” Woola paralı asker birliğinin en hızlı üyesiydi, altı bacağı onun bir kasırga hızıyla ilerlemesini sağlıyordu. Tam arkasında, büyük ayaklı kuşlarını süren sekiz çorak arazili süvari vardı, diğer paralı askerler de geçidin girişine doğru çılgınca koşuyorlardı.

Gökdoğan'ın içindeki o huzursuzluk gittikçe daha da güçlendi. Gerçekten kötü bir şey olacaktı!

Sadece birkaç dakika sonra, Woola sıçrayarak geri geldi. Vücudu yaralarla kaplıydı ve sekiz paralı askerden yalnızca altı tanesi geri dönmüştü, Cooke da yaralı birine destek oluyordu. Yaralı süvarinin göğsü ısırık izleriyle parçalanmıştı ve sanki iç organlarına kadar çiğnenmiş gibi gözüküyordu. En ölümcül olan yara boynunda, karotis arterinin kesilmiş gibi göründüğü yerdeydi.

“Bir hekime ihtiyacım var!”

Birkaç paralı asker çılgınca koşarak gelip yardım etmek istedi, ama adamın yaraları felaketti. Kanamayı durdurmak mümkün değildi ve kan dışarı akmaya devam ediyordu. Adam gözlerini açmak için uğraştı, ardından parçalanmış eliyle uzanıp yakındaki bir askeri zayıf bir şekilde tuttu. Sahip olduğu tüm enerjiyi toplayıp şöyle dedi: “Dışarıda etrafımız tamamen sarıldı. Ben sağ çıkmam. Beni bırakıp… bu lanet yerden… gidin…”

O anda dışarıdan garip gıcırdama dalgası duyuldu. Bunlar dev sıçanların çıkardığı seslerdi ve anlaşılan dışarıda çok sayıda sıçan vardı! Paralı askerler sanki başlarından aşağı bir kova soğuk su dökülmüş gibi, sanki gördükleri son umut ışığı da sönmüş gibi hissettiler!

“Neler oluyor lan?” Öfkeli Çılgın Köpek, Cooke'a doğru atılıp kabaca onu yakaladı. "Diğerleri nerede? Diğerlerine ne oldu?”

Cooke yüzünde acı bir ifadeyle sadece başını salladı. Çılgın Köpek tam da öfkeyle ver yansın etmek üzereyken, en kötü durum senaryosu gerçekleşti.

Çok sayıda dev sıçan geçide doğru akmaya başlamıştı ve onlara bir gelgit gibi yaklaşmaktaydılar. Bazıları duvarların altından sürünürken bazıları toprağın altını oyuyordu. Burada en az beş veya altı yüz mahluk olmalıydı!

“Lanet olsun. Bu neredeyse bir canavar dalgası kadar kötü!” Paralı askerler oldukça güçlü olmalarına rağmen, bu kadar çok sayıda dev sıçanın böyle büyük çaplı bir saldırısıyla nasıl başa çıkabilirlerdi ki? Paralı askerler savaşmayı bırakmayı düşünmeden geri çekilmeye başladı. Kurnaztilki, ağır yaralı süvariyi almak için davranınca onun kısa bir süre önce öldüğünü fark etti.

Etraflarındaki sayısız dev sıçan, onlara gittikçe daha yakınlaşmaya devam ediyordu.

“S*ktir edin, çekiliyoruz!”

"Geri çekilin!"

"Geri çekilin!"

Yirmiden fazla paralı askerin hepsi çılgınca geri çekilmeye başladı. Geri çekilirken, Gökdoğan’ın gözleri fal taşı gibi açılmıştı, vahşi bir dev sıçan sürüsü yerdeki ölü paralı askeri bez bebek gibi sürüklüyordu. Sanki adam, bir avuç zalim çocuğun ellerinde ileri geri çekiştiriliyordu ve sadece birkaç saniye sonra ceset tamamen parçalara ayrılmıştı.

Gökdoğan, Karabayrak İleri Karakolu'nda yaklaşık bir buçuk ay geçirmişti. Artık Tartarus paralı asker şirketindeki her bir askeri tanıyordu. Çocuğu kızdırıp ona eziyet etmekten hoşlanıyorlardı... Ve şimdi, içlerinden biri, Gökdoğan'ın önünde bedeni paramparça edilerek öldürülmüştü. Gökdoğan üzülmeden edemedi. Her ne kadar hala Karabayrak İleri Karakolu’ndan hoşlanmıyor olsa da, gerçekten paralı asker şirketinin bir üyesi haline geldiğini kabul etmeliydi.

Yoldaşlarından biri, gözlerinin önünde ölmüştü ve bu konuda elinden bir şey gelmemişti. Bundan dolayı, elindeki üç bıçaklı asayı güçsüzce sıkarken içinde bir öfke ve keder hissi uyandı!

Gökdoğan'ın gözleri şimdi resmen kan çanağına dönmüştü. O anda, köpek büyüklüğündeki dev sıçanlardan biri, dosdoğru onun üzerine atıldı, mutasyona uğramış pençeleri ve dişleri bıçak kadar keskindi. Bu yaratıklar inanılmaz derecede öldürücüydü; Gökdoğan sıçanın kendisini devirmesine izin verirse, bu onun sonu olurdu.

Gökdoğan asasını savurunca kanlar saçan dev sıçan yere düştü. Ne yazık ki, yaratık inanılmaz derecede sert ve inatçıydı. Ağır yaralanmış olmasına rağmen, geri çekilmemiş; bunun yerine daha da çılgınca bir biçimde saldırıya geçmişti. O anda, Gökdoğan'ın yanında iki dev sıçan daha beliriverdi. Onlar, panter kadar çevik ve kurt kadar vahşilerdi, Gökdoğan'a her iki taraftan da saldırdılar.

“S*ktirip gidin!” Gökdoğan, üç bıçaklı asasını sallayıp iki sıçanı zar zor geri savurmayı başardı. Üçüncüsü, Gökdoğan'ın savunmasını geçip onun üzerine sıçrayarak kanca şeklindeki pençeleriyle, deri zırhının arkasını yırttı.

Gökdoğan, üç bıçaklı asasını geriye doğru çevirip kendi sırtına doğru sapladı! Dev sıçanın vücudunda çeşitli yaralar açıldı, ancak Gökdoğan’ın üzerinde tutunmaya devam ediyordu. Hatta yukarı doğru tırmanıp Gökdoğan'ın boynunu parçalamaya çalıştı! Tam da bu kritik anda, altı kollu Woola koşarak geldi. Woola dev sıçanı yakalayıp yere attı, ardından dev sıçanın kafasını ısırarak parçaladı.

“Hadi kaçalım, Woola!” Gökdoğan, Woola'ya pusu kurmaya çalışan dev sıçanı bıçaklayıp öldürdü. Yaratığın pis ve keskin kokulu kanı onun yüzüne sıçradı, ama bunu silecek zamanı bile yoktu, zira dev sıçanlar tarafından kuşatılmışlardı ki bunların hepsi birden onların üzerlerine doğru sıçrıyordu.

Crack! Crack! Crack! Kurnaztilki dönüp onların yönüne üç el atış ederken üç çatırtı duyuldu. Dev sıçanlardan üçü yere düştü. Gökdoğan ve Woola bu açıklıktan yararlanıp aceleyle paralı askerlerin geri kalanını takip ettiler.

“Panik yapmayın, çaylaklar! Panik yapmayın! Hepiniz benim yakınımda durun!” Kurnaztilki, uzun mesafeli atışlarına devam edip, diğer dev sıçanların arasında gizlenmiş olan ölümcül asit sıçanlarını öldürdü. “Cooke ilerde, bize saklamak için bir yer arıyor!”

Çılgın Köpek, et öğütücüsü gibiydi; kar beyazı palalarını her yöne sallayıp diğerlerine yol açmaya çalışıyordu. Dev sıçanların ne kadar vahşi olduğu ya da kaçının saldırdığı önemli değildi; hepsi de Çılgın Köpek'in palalarının ölümcül dansıyla kıyma haline geliyordu.

Koca ayaklı kuşların üzerlerindeki süvarilerin birkaçı, kaçış girişimlerinde öncülük ediyorlardı. Cooke, onları oraya buraya yönlendirip bir şekilde bir mağara keşfetmeyi başardı.

“İleride bir mağara var!”

 “Çabuk olun, mağaraya!” 

Paralı askerler, mağara girişine kadar yol boyunca savaştılar. Mağara, paralı askerlerin kendilerini gizlemeleri için yeterince büyüktü. Eğer içeriden barikat kurup sadece girişi savunurlarsa, hayatta kalma şansları katlanarak artmış olurdu!

Paralı askerler mağaraya gitmek üzereyken, beş tane oldukça kaslı dev sıçan mağaranın içinden dışarı çıkmaya başladılar. Bu haşaratlar gerçekten de onlara küçük bir pusu kurmuştu! Ancak burada paralı askerler için bir tehlike oluşturmaya yetecek kadar sıçan yoktu.

“GRAAAH!” Çılgın Köpek, yakındaki dev sıçanların tümünü küçük parçalara bölerken çıldırmış bir yaratık gibiydi. Çılgın Köpek, tam da son dev sıçanı parçalara ayırırken, karanlığın içinden onlara doğru bir sıçan daha zıplayarak geldi. Düşünmek için bile duraklamadan, Çılgın Köpek bu fareyi de parçalara ayırdı.

Kurnaztilki'nin gözleri, uzaktaki dev sıçana bakarken fal taşı gibi açıldı. Yüksek sesle bir kükredi, “İnfilak sıçanı! Kaçın!”

Bu dev sıçan çoğu dev sıçandan daha küçüktü, ama kürkü tamamen kırmızıydı. Sıradan ışık altında oldukça göze çarpıyordu. Asit sıçanları gibi, infilak sıçanları özel bir tür mutant sıçanlardı. Çok büyük değillerdi, ama vücutlarının içinde muazzam miktarda patlayıcı madde vardı. Eğer aniden patlasaydı, sadece Çılgın Köpek ve çevredeki paralı askerleri de havaya uçurmakla kalmaz, hatta mağaranın kendisini bile çökertirdi.

Mağaranın sağladığı koruma olmadan, paralı askerlerin sonu gelirdi! Bu dev sıçanların sonsuz dalgasında boğulup parçalanırlardı!

“Mahvolduk. Sonumuz geldi. Artık çok geç!” Fakat bu kritik anda, inanılmaz derecede çevik, siyah bir gölge ileriye doğru fırlayıp infilak sıçanı ısırdı. Siyah gölgenin altı kolu, anında mağaranın dışına doğru koşarken onu da yanında sürükledi. 

Gökdoğan yüksek sesle bağırdı, “Çok tehlikeli! Buraya geri gel!"

Woola, güçlü başını sallayıp infilak sıçanını havaya fırlattı... ama aniden bir saniye sonra patladı. Sıçan patlamadan önce iki metreden az uçmuştu ve bir el bombası gibi patlamıştı. Büyük bir ışık ve ateş topu, korkunç bir güçle patlayıp yerde bir krater oluşturdu. Woola'ya gelince, patlamanın kuvvetiyle geriye doğru savrulmuş ve yere yığılmıştı. Altı kolu spazmı andıran bir şekilde seğiriyordu, ama tekrar ayağa kalkamıyordu. Besbelli ki, bu yara çok ağırdı!

“Woola!” Gökdoğan'ın gözleri anında kızardı. Cooke aceleyle ileriye doğru atılıp onu tutarak hareket etmesini engelledi. “Acele etme!” Beklenmedik bir şekilde, Gökdoğan öyle güçlenmişti ki Cooke onu daha fazla tutamadı. Gökdoğan, histerik bir şekilde ileriye doğru koştu, çelik asasıyla, Woola'ya saldırmak üzere olan beş dev sıçanı bir kenara savurdu. Dev sıçanların birçoğu, vücudunda birden fazla yara açmıştı. Şu an yakınlardaki ondan fazla dev sıçan, dikkatlerini ona ve Woola'ya tamamen odaklamıştı.

Kurnaztilki silahlarını yukarı kaldırdı. Silah sesi bitmek bilmeden yankılanırken, dev sıçanlar birer birer yere yığılıyorlardı. Ne yazık ki, daha fazla dev sıçan hızlı bir şekilde Gökdoğan'ı çevrelemek için bir kez daha hücum etti. Silah sesi ve yayların tıngırtısı duyuluyordu. Paralı askerler tarafından sağlanan perdeleme ateşi sayesinde, Gökdoğan sonunda Woola'yı mağaraya geri sürüklemeyi başardı, şimdiyse kendi bedeni de yaralarla kaplıydı.

Kurnaztilki, Gökdoğan'a karşı kızgınlıkla bağırdı, “Deli misin sen? Yaptığın resmen bir intihardı!”

Gökdoğan, Kurnaztilki'nin gözlerine, hala kıpkırmızı olan gözlerini dikti. “Woola'yı kurtarmak zorundaydım!”

Gökdoğan’ın gözlerinde gördüğü şey Kurnaztilki’yi bile şaşkına döndürmüştü. Ancak hızla kendini topladı. “Çılgın Köpek, onları giriş yolunda engelleyin. Diğer herkes yardım etsin!”

Herkes, Woola'yı kontrol edip yaralarının tedavi edip edemeyeceklerine bakmak için çılgınca koşup geldi… ve yüzleri hızla soldu. Woola'nın yaraları kesinlikle ölümcüldü!

Woola'nın kafası, patlamanın en şiddetli kısmına maruz kalmıştı ve yüzünün yarısı yoktu. Gözlerinden biri ve iki bacağı da eksikti. Kafatasının içini bile görebiliyorlardı! Woola, nefes nefeseydi, ama ölümün eşiğinde olduğu belliydi. 

Paralı askerler, genç yaşından beri Woola'yı yetiştirmişti. O bir insandı, ama o kadar çok mutasyona uğramıştı ki, onunla vahşi bir hayvan arasında hiçbir fark yoktu. Normalde ona bir bekçi köpeğinden başka türlü davranmıyorlardı, ama kalplerinde Woola, Tartarus paralı askerlerinin ayrılmaz bir üyesiydi.

Woola çirkin, vahşi, kana susamış bir yamyamdı... ama paralı askerler tehlikede olduğunda, kendi güvenliğini görmezden gelip onları korumak için ileri atılmıştı. Onlara yaşama şansı vermek için kendi hayatını vermişti. O vahşi bir hayvandan başka bir şey değildi, ama o bu çağdaki birçok insandan çok daha iyiydi!

Gökdoğan, Woola'ya yardım etmek istiyordu, ama ne yapabileceğine dair hiçbir fikri yoktu. “Dayan, Woola! İlaç nerede? İlaca ihtiyacım var! Woola'yı tedavi etmeliyiz!” Fakat tek cevap sessizlikti.

Paralı askerler sessizce iç çekti. Woola'ya gelince, kalan gözünü açıp acıklı bir şekilde inledi.

O anda Kurnaztilki, Gökdoğan'a doğru yürüdü, sonra da bir hançeri çıkarıp ona fırlattı.

Gökdoğan, Kurnaztilki'a inanmayan gözlerle baktı, ardından Woola'ya bir bakış attı. "Ne demek istiyorsun?"

“Woola şu anda çok acı çekiyor.” Kurnaztilki'nin şişman yüzü de kederle kaplıydı. “Seni bir arkadaş olarak görüyordu... bu yüzden yolculuğunun son ayağına onu senin göndermene izin vereceğiz.”

“Onu son yolculuğunda göndermek mi?” Gökdoğan sessizce hançeri aldı, sonra da dönüp korkunç derecede yaralı Woola'ya baktı. Woola, Gökdoğan'a tek iyi gözüyle bakarken bakışlarında keder ve ızdırap dolu bir ifade vardı.

“Woola yaşamaya devam etmek istiyor, ama daha uzun yaşayamaz. Çorak arazilerde, böyle yaraları tedavi edebilecek bir yer yok... ve bir mucize eseri hayatta kalmayı başarsa bile, onu bekleyen tek şey, sakat geçireceği bir hayat olur. Öyle bir hayatın nasıl bir şey olacağını bilirsin!” Kederli bir yüz ifadesiyle Kurnaztilki, Gökdoğan'a şöyle açıkladı: “Bir erkek olarak, savaş kardeşlerinin sana duydukları güveni boşa çıkarmamalısın. Bu Woola'nın son arzusu ve acısını dindirmemiz için bir fırsat.”

Woola’nın kurtulması mümkün değildi. Gökdoğan bunu biliyordu... ama kabul edemiyordu. Bu mutantı bu kadar güçlü kılan yaşam enerjisi, şimdi onu ölmekten alıkoyarak bir ızdırap kafesine kapatmış bir lanetti. Onun için yapabileceği tek şey, acısını dindirmekti. 

Ama… Woola hayatımı kurtardı! Onu nasıl öldürebilirim? 

Kurnaztilki kederli bir şekilde şunları söyledi: “Sen çorak arazilerde büyüdün. Şimdiye kadar, dosdoğru ölümün yüzüne bakmayı öğrenmiş olman gerekirdi. Bu her çorak arazi insanının öğrenmek ve tecrübe etmek zorunda olduğu bir şeydir. Çılgın bir dünyada yaşıyoruz. Hayatta kalmak her zaman iyi bir şey değildir ve ölüm bir tür özgür kalma olabilir. Ne dediğimi anlıyor musun? Daha fazla zaman kaybetme. Woola şu an çok acı çekiyor!”

Gökdoğan, kendisiyle zihinsel bir savaş içinde birkaç saniyeliğine sessiz kaldı, sonra yavaş yavaş hançeri kaldırdı. Yumuşakça mırıldandı, “Elveda, Woola. Bir sonraki hayatında yeniden çorak arazilerde doğma.”

Woola, hançer inerken kalan gözünü son kez açtı. Gözlerindeki tek şey, şükran duygusuydu.