Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

42. Bölüm Bir Erkeğin Seçimi

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Şimdiye kadar, Çılgın Köpek mağara girişinde sayısız dev sıçanı parçalara doğramıştı. Kan pıhtısıyla o kadar çok ıslanmıştı ki, bir kan gölünden sürüklenmiş gibi gözüküyordu, çünkü tüm vücudu et parçalarıyla kaplanmıştı. Ne kadarının kendisine ve ne kadarının dev farelere ait olduğunu söylemek imkânsızdı. 

Bu korkunç mutant hayvanlar ferdi bir şekilde çürükurtlardan çok daha güçsüzdüler, ama onlar aslında daha vahşi ve inatçı bir şekilde kana susamışlardı. 

Kurnaztilki Gökdoğan’ın omzunu sıvazladıktan sonra en yakındaki paralı askere seslendi:

“Yardım et!”

Ne kadar güçlü olursa olsun, Çılgın Köpek çok yorulmuştu. Dev fare kanı hem zehirli hem de bakteri doluydu ve Çılgın Köpek’in bütün vücudu yaralarla ve fare kanıyla kaplıydı. Zaten dış görünüşü çok kötüydü. Onu kaybetselerdi, paralı askerlerin geri kalanının başı büyük derde girerdi!

Gökdoğan tüfeğini aldı, ardından da diğer paralı askerleri mağara girişine doğru ilerlerken takip etti. O öfkesinin de tüfek mermileriyle birlikte patlamasına izin vermiş gibiydi ve çok sayıda saldıran dev fareleri anında yere seren atışlar yapıyordu.

Aniden, fare sürüsünün saflarında bir değişim oldu. Çok sayıda yeşil tüylü asit sıçanı ve kırmızı tüylü infilak sıçanları gizlice ilerlemeye başladı. Bu tehlikeli ve yüksek oranda mutasyona uğramış fareler mağaranın girişine ulaştığında, paralı askerlerde ağır yaralanmalara neden olacaklardı. Bu yaratıklar, tüm yakın dövüş savaşçılarının felaketiydi. Her ne olursa olsun, onların Çılgın Köpek’e yaklaşmalarına izin veremezlerdi!

Kurnaztilki tek bir mermiyi bile boşa harcamadı. Her atış mükemmel bir ustalıkla yapıldı ve özel mutant farelerin birinin canını alıyordu, böylece onlardan güvenli bir şekilde kurtulduğuna ve 'kritik bölge' dışında bırakıldığına hiç şüphe kalmıyordu. Girişin etrafındaki savaş her yeri kana boyayarak gittikçe çılgınlaşıyordu. Fare leşleri minyatür tepelere yığıldı ve orada resmen pis kanlarla akan bir nehir oluştu!

Onlar bu dev farelerden en az altmış veya yetmişini öldürmüş olmalıydılar. Bu tam bir mezbahaydı, benzeri görülmemiş feci çorak arazi savaşıydı!

 Paralı askerler aşırı derecede ağır kayıplar yaşadılar ve onların toplam savaş gücü yavaş yavaş düşüyordu. Kurnaztilki’nin de çok fazla mermisi kalmamıştı. En kötü yanı ise, ölenlerin yerini gittikçe daha fazla dev sıçanlar dolduruyordu. Baştan sona kadar, sayıları en ufak bir şekilde bile azalmadı!

Dev fare sürüsü, konuşan karanlığın sonsuz bir denizi gibiydi. Paralı askerler onları defetmek ve hayatta kalmak için ellerinden geleni yapıyorlardı, ancak denizdeki fırtınalı dalgalar tarafından sürekli olarak alabora olma riski altında olan küçük bir bot gibiydiler.

Kurnaztilki’nin iki adet özelleştirilmiş tabancası, ecel dağıtmaya devam etti. Ancak bunun, ileriye doğru üşüşen korkusuz dehşetli sıçanlar ve haşarat için neredeyse hiçbir caydırıcılığı yoktu. Şimdiye kadar, Kurnaztilki’nin tek bir cephane şarjörü kalmıştı ve bu sırada Çılgın Köpek ise on beşten fazla yara almıştı. İnanılmaz derecede güçlü bir meta-insan olmasına rağmen, çöküşün eşiğindeydi.

Gökdoğan'a gelince, uzun zaman önce tüfeğini fırlatmıştı. Üç bıçaklı asasını iki eliyle tutarak savaşa devam etti. 

Şimdiye kadar, seksen ya da doksan dehşetli sıçan ölmüştü. Kayıpları daha da arttıkça paralı asker safları küçülmeye başladı. 

“Ahhh!” Dev bir sıçan, öncü askerlerden birine dişlerini geçirdi. Kurnaztilki aceleyle, saldıran sıçanı öldürdü; ama daha da büyük sıçanlar o paralı yaralı askerin üzerine yığıldı ki, diğer askerlerin onu çekip çıkarma fırsatı bile olmadı. Askerin bacakları parçalanırken yere yığıldı ve bacak kemikleri dışında neredeyse hiçbir şey kalmadı. Daha sonra ellerinin üzerinde mağaraya tırmanmaya çabaladı, ancak dev sıçanlar onu geriye doğru sürükledi ve onun parmakları mağaranın zemininde kanlı izler bıraktı. Sonunda o sonsuz karanlık denizde gözden kayboldu. 

“Lanet olsun!”

Öfkeli paralı askerler, sıçanlara karşı çabalarını ikiye katladılar. 

Savaş çoktan bir yıpratma savaşına dönüşmüştü ve bu kanlı kavgada hangi taraf kazansa da en iyi ihtimal gerçekte bir felaket olan bir zafer olacaktı. Ancak gerçek şu ki, sıçanlar o kadar fazlaydılar ki, sonunda paralı askerleri ezebilecekleri kesindi. Eğer bu devam ederse, insanların kıyametle yüzleşmesi sadece an meselesiydi. 

Ancak… tam o anda, beklenmedik bir şey oldu. Sıçan sürüsünün içinden tiz, cırlak bir ses çınladı. Cırlama çok yüksek sesliydi ve inanılmaz derecede keskindi, her bir kişinin kulağını tırmalıyordu ama aynı zamanda diğer özelliklerle birlikte görkem ve asalet ruhunu taşıyordu. Bütün sıçanlar anında saldırılarını durdurarak birkaç düzine geri adım attı, sanki bu sıçan sürüsü kralından emir almış gibiydi.

Sıçan sürüsü aniden dağıldı ve diğerlerinden çok farklı görünen dev bir sıçan içlerinden ortaya çıktı. Onun kürkü tamamen beyaz ve pürüzsüzdü, neredeyse ipek gibiydi. O sıçan hem zemin üzerinde elleri ve dizleri üstünde kolayca hareket edebiliyordu hem de arka ayakları üzerinde dik yürüyebiliyordu. Sıradan bir dev sıçanın üç katıydı, neredeyse sıradan bir insanla eşitti.

Belli bir mesafe iki tarafı birbirinden ayırıyordu. Dev gümüş sıçan, uzun bacakları üzerinde dik durdu, ardından kara boncuk gözlerini insanların üzerinde gezdirdi. Orada bulunan her bir insan, bu bakışta neler olduğunu algılayabilirdi: zekâ, zulüm, merhametsizlik ve soğuk nefret.

Hayvanların bakışları böyle olmamalıydı… ve görünüşleri de! Başına, gözlerine, burnuna, kulaklarına, ağzına ve bıçak kadar keskin pençelerine bakıldığında, sıradan bir sıçana benziyordu… ama bakışları, tavırları ve duruşu, onun insan olduğunu gösteriyordu!

Sıçan kralı! Bu sıçan kralı olmalıydı! Bu garip yaratıkla karşı karşıya kaldıklarında, çorak arazilerde sık sık dolaşmış olan paralı askerlerin en korkusuzu bile, bir korku duygusunun, kemiklerinin içine kadar yavaşça sızdığını hissederdi.

Sıçan kralı sersemlemiş, bitkin ve ağır yaralı askerlere baktı... Sonra da keskin dişli ağzı neredeyse alaycı bir gülümsemeyle, yavaşça kanca şeklini aldı.

Bu bir gülümseme miydi? Belki öyleydi. Belki de değildi. Belki de sıçan kralı bu ifadenin ne anlama geldiğini gerçekten bilmiyordu ve belki de sadece otomatik bir refleksti… ama etkisi çarpıcı ve tuhaftı.

Burada bulunan insanların hiçbiri bu görüntüyü asla unutamayacaktı. Şaşkın, şok olmuş, dehşete düşmüş hissettiler… ve hepsinden önemlisi, gözlerine inanamıyorlardı! Gökdoğan şimdiye kadar pek çok korkunç manzara görmüştü, ama hiçbiri şu anda karşısında gördüğü şeye su dökemezdi.

Sonunda, paralı askerler neden böyle korkunç bir duruma düştüklerini anlamışlardı. İşverenlerinin ilgilendiği bu mutant sıçan kralı… bu besbelli ki akıllı bir sıçandı!

Her ne kadar tuzağa düşürülüp kendilerine pusu kurulduğu olasılığı önceden akıllarına gelmiş olsa da, bunun gözlerinin önünde gerçeğe dönüşmesi tamamen farklı bir şeydi. Hem Gökdoğan gibi çaylaklar hem de Çılgın Köpek ve Kurnaztilki gibi tecrübeli adamlar, inanmayan gözlerle sıçan kralına bakakalmışlardı.

Bunu kim kabul edebilirdi ki? Bu dünya gerçekten zıvanadan çıkmıştı. Aksi halde, sıçanlar bile nasıl evrimleşip insan zekâsı kazanmış olabilirlerdi?

Kurnaztilki’nin içi, acı ve pişmanlıkla doluydu. Bu sıçan kralının nasıl bir ucube olduğunu biliyor olsaydı, ne kadar cesur ve açgözlü olursa olsun, bu görevi kabul etmeye asla cesaret edemezdi. Bu onun dünya görüşüne tamamen tersti ve hayal gücünü aşıyordu! 

Sıçan kralı, ordusuna saldırı emri vermişti, ancak bu insanların beklenenden çok daha güçlü olmalarından dolayı aşırı derecede ağır kayıplar yaşamışlardı. Her ne kadar sıçanlar, bu insanları ağırlıklarının altında boğmak için yeterli sayıda olsalar da, muhtemelen bunu yaparken feci bir bedel ödemek zorunda kalacaklardı. Sonuç olarak... sıçan kralı, bu insanlarla başa çıkmak için farklı bir yöntem kullanmak istemişti. 

Sıçan kralı, paralı askerlere, neredeyse kesme tahtasında zıplayan bir balığa bakıyormuş gibi, hissiz ve ölçüp biçercesine baktı. Paralı askerlerin yürekleri, ellerinde olmadan korku ve dehşetle doldu. 

CRACK! Aniden, herhangi bir uyarı olmadan, Kurnaztilki tabancasını ateşledi! 

Dehşetli sıçanlar, sıçan kralının kontrolü altındaydı. Sıçan kralını öldürebildikleri takdirde, dehşetli sıçanlar komutanlarını kaybedecek ve bir kaosa sürükleneceklerdi. O zaman, paralı askerlere kaçma fırsatı doğacaktı. Kurnaztilki'nin düşündüğü şey buydu... ama tabancasını ateş ettiği anda, sıçan kralı belli belirsiz bir zarafetle kenara kaçtı.

Onun yerine farklı bir dehşetli sıçan öldü, kafası patlayıp küçük parçalara ayrılmıştı. Diğer dehşetli sıçanlar bu olay karşısında öfkelendiler ve sanki bir kez daha toplu saldırıya geçmek üzereymiş gibi hareketlenmeye başladılar. Ancak sıçan kralı, ileriye atılıp itaatsiz sıçanlardan ikisini parçaladı ve çıkardığı seslerle diğerlerini uyardı. Ancak ondan sonra huzursuz sürü bir kez daha sakinleşti. 

Sıçan kralının tiz sesleri ondan farklı türde ses ve ton içeriyor gibiydi. Bu, bir şeyin dil olarak sınıflandırılması için gerekli olan tüm ön koşulları gerçekten yerine getiriyordu! 

Konuşma ve yazma; bunlar bir uygarlığın tohumlarıydı! Başka bir deyişle… yeterli zamana ve sayıya sahip olduklarında, bu yaratıklar yeni ve akıllı bir ırka dönüşebilirlerdi. Bunun düşüncesi bile, oradaki insanların tüylerini diken diken ediyordu!

Sıçan kralı son derece ihtiyatlıydı. Paralı askerleri denetlemek için çok uzun bir zaman harcamıştı ve şimdi her paralı askerin ne kadar güçlü olduğunu biliyordu. Kurnaztilki'nin onu vurması mümkün değildi... ve eğer Kurnaztilki bile onu vuramazsa, diğer paralı askerlerin bunu denemelerine bile gerek yoktu.

Gökdoğan, sonsuz dehşetli sıçan sürüsüne bakarken yüreği tamamen umutsuzlukla doldu. Hiç şansları yoktu! Çılgın Köpek ağır yaralanmış ve yorgun düşmüştü, Kurnaztilki’nin ise neredeyse mermisi kalmamıştı. Sıçan kralının rehberliği altında, sıçan sürüsü onların çevresini sarıp onları aç bırakmayı seçebilirdi. Sıçanların bir pençelerini bile kaldırmasına gerek kalmadan, paralı askerler yiyeceksiz ve susuz iki ya da üç gün geçirdikten sonra yıkılırlardı! 

Sıçan kralı aniden dev sıçanların ayrılmasını emretti. Yüzlerce dehşetli sıçan, mağaranın girişini kuşatmaya devam etti, ancak tam ortada geniş, boş bir alan bıraktılar.

Paralı askerler birbirlerine baktılar. Bu da ne demek oluyordu? Sıçan onları yemleyip sonra da etrafını sarmaya mı kalkacaktı? O kadar aptal değillerdi! 

Ama tam o anda, sıçan kralı aniden yere çömelip dört bacağının üzerinde seğirtti. İnsanlara tedbirli şekilde bakarken neredeyse bir kedi gibi görünüyordu. Kurnaztilki, birçok kez üzerine ateş etmek istedi, ancak ne zaman parmakları seğirse, sıçan kralı tepki olarak hafifçe hareket ediyordu. O bile sıçan kralı vurabileceğine dair kendine güvenmiyordu!

 “Ucube kendi kendine çıktı!” Gökdoğan hemen şöyle dedi, “Bu iyi bir fırsat. Hadi hücum edip onu gebertelim!

“Sıçan kralı öldürmek o kadar kolay olmayacak, evlat.” Herkes bunun bir tuzak olduğunu biliyordu! Kurnaztilki kafasını salladı. “Aceleci olma. Ne yapmak istediğini görelim!”

İnsanlara yaklaştıktan sonra, sıçan kralı aniden iki arka ayağı üzerine kalktı... ve sonra tüm insanları hayrete düşüren bir şey yaptı. Bir kolunu kaldırıp… bir parmağını uzattı… ve sonra paralı askerlerden birine işaret etti. Sıçan kralı alay ve küçümsemeyle dolu birkaç sağır edici çığlık attı!

Yani… paralı askerleri bire bir düelloya mı çağırıyordu? 

Sıçan kralının işaret ettiği paralı asker Cooke'du. Cooke şu anda hala oldukça iyi durumdaydı; o kadar yaralı ya da Çılgın Köpek kadar bitkin değildi. O inanılmaz derecede iriyarı ve kaslıydı ve bu yüzden paralı askerler arasında oldukça göze çarpıyordu. 

“Lanet olası sıçan!” Kısa bir süreliğine afalladıktan sonra, Cooke hakaretlerin en büyüğüne uğramış gibi sayıp sövmeye başladı. "S*ktir! Teke tek mi dövüşmek istiyorsun? Hadi teke tek dövüşelim, seni küçük serseri! Senden gerçekten korktuğumu mu sanıyorsun?”

“Risk alma!” Kurnaztilki Cooke'u durdurmak için hemen harekete geçti. “Ne kadar güçlü olduğu konusunda hiçbir fikrimiz yok!”

Cooke, Kurnaztilki'a sert bir bakış attı, gözlerindeki anlam açıktı. “Patron, bu bizim tek şansımız.” 

Kurnaztilki yine de kabul etmek istemedi. “Uh-uh. Çok riskli!" 

Cooke, “Sadece yakın dövüşle onu öldürme şansımız var. Buradaki tüm sıçanlar onun emri altında. Onu öldürebilirsek, hayatta kalmak için bir şansımız olacak!” 

Söyledikleri mantıklıydı. Paralı askerlerin güç kullanarak kurtulma şansı yoktu. Tek seçenekleri, bu sıçan kralı öldürmekti… ama bu 'düello' muazzam miktarda risk içeriyordu! Cooke gerçekten sıçan kralın dengi olabilir miydi?

Çılgın Köpek bir tarafa oturmuş, düzensizce nefes alıp veriyordu. “Onu öldürsen bile, sen de geri dönmeyeceksin. Bunu biliyorsun, değil mi?"

Etrafları tamamen dev sıçanlarla çevrilmişti ve düello sıçanların saflarında gerçekleşecekti. Cooke sıçan kralını gerçekten öldürse bile, diğer dev sıçanlar derhal bir kaosa sürüklenir ve onu da yutarlardı. Neredeyse hiç kaçma şansı olmazdı. 

“Hah! Hadi ya.” Cooke gözlerinde rahat ve samimi bir ifadeyle, korkusuz bir kahkaha attı. Bakışlarında hiç tereddüt ya da korku yoktu.

“Kurnaztilki… Çılgın Köpek… Siz ikiniz, yıllar önce beni köle tüccarlarından kurtarmamış olsaydınız, muhtemelen şimdiye kadar çorak topraklardaki bir kayanın altında gömülü olurdum. Bana bu kadar iyi baktığınız için teşekkürler. Şurada erkek erkeğiyiz, o yüzden bazı süslü konuşmalarla size duygusallık yapmayacağım. Yapsam yüzüm kızarırdı zaten. Sadece bırakın gideyim, beni durdurmaya çalışmayın!”

Paralı askerler sessiz kalırken, Çılgın Köpek ve Kurnaztilki birbirlerine baktılar. Sonunda, Kurnaztilki uzun bir iç geçirdi.

“Bizim için ölmek senin işin değil. Gidemezsin!” Gökdoğan itiraz ederek ayağa fırladı. “Muhtemelen, hiçbirimiz hayatta kalamayacağız. Hadi hep birlikte savaşıp birlikte ölelim!”

“Bak, çaylak. Uzun zamandır birbirimizi tanımıyoruz, ama senin çok iyi bir çocuk olduğunu söyleyebilirim. Sorun şu ki, sen hala çok gençsin… ama eminim ki bu ergenliği atlatacak olursan, sonunda büyüyüp gerçek bir erkek olacaksın!” 

Cooke'un devasa, uzun boylu ve kaslı bedeni, sıska Gökdoğan'ı daha da küçük bir gösteriyordu. Gökdoğan'ı omuzlarından çekti, sonra da yüksek sesle kahkaha attı. Cüsseli çorak arazili adam bir çift balta aldı, zırhı o kadar çok kanla kaplıydı ki sanki yeni bir renge boyanmış gibi görünüyordu. Sağlam ve tereddütsüzce ileri adım attı. Ölüme doğru yürüyormuş gibi değil; hayatının en önemli aşamasına doğru yürüyormuş gibi görünüyordu. 

"Gerçek bir erkek olduğunda, benim bugün yaptığım seçimi anlayacaksın.”