Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

43. Bölüm Öfke

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

O anda, paralı askerlerin oradan sağ çıkma şansı neredeyse yoktu. Sahip oldukları tek şansları sıçan kralını öldürmekte yatıyordu... ama Cooke, onunla yüzleşmeyi seçerek intihar tehlikesiyle karşı karşıya kalmıştı. Sıçan kralını gerçekten öldürse bile, sıçan sürüsü ani bir saldırı başlatırdı. Onu kurtarmaya fırsatları olmayacaktı.

Ama… başka bir seçenek yoktu. Bu sahip oldukları tek fırsattı.

Cooke, iki elinde de birer baltayla yavaşça ilerledi. Bu savaş baltaları özel yapım paralı asker silahlarıydı. Her bir balta kabaca altmış santim uzunluğunda ve aşırı derecede ağırdı. Her bir balta bıçağı, yarım ay şeklindeydi ve her iki balta da yavaşça yere damlamaya devam eden siyah kanla boyanmıştı.

Cooke orta yere varınca, sıçan kralı, dehşetli sıçanlara bir emir verip ona yeterince boş alan bırakacak şekilde Cooke'un etrafını sardırdı. Bu şekilde, diğer paralı askerlerin dövüşün ortasında sinsi saldırılarda bulunmaları ya da pusu kurmalarına engel olabilirlerdi.

Lanet olası yaratık en azından sözünü tuttu. Bir düello teklif etmişti ve bu da bir düelloydu. Paralı askerlerin ortaya çıkmalarını sağlayıp sonra da onları öldürmek istemiyordu. Ancak gerçekten şaşırtıcı olan şey, dehşetli sıçanların sıradan mutasyona uğramış sıçanlardan başka bir şey olmamasıydı. Her nasılsa, sıçan kralı bu aptal yaratıkları eğitip kendi isteğine göre komuta edebileceği bir orduya çevirmeyi başarmıştı. Bu hiç de kolay ya da sıradan bir iş değildi! 

Sıçan kralı, dört ayak üzerinde yere indi ve ihtiyatlı bir dövüş pozisyonu aldı. Zarif, gümüş-beyaz kürkü, doğal deri bir zırh görevi görüyordu. Dört pençesi silah tutamıyor ya da ateşli silahları kullanamıyordu, ama her pençenin dört tırnağı olağanüstü silahlar sayılırdı. Sağır edici tiz bir ses çıkarırken bu dört pençesini ovuşturdu.

Cooke, dik dik sıçan kralına bakıyordu. Sıçan kralı da Cooke'a baktı.

Sıçan kralın kara gözleri ölçülemez derinlikteydi, ama içlerinde yavaş yavaş bir nefretin belirdiği görülüyordu. Sıçan kralı bir çorak arazi laboratuarında doğmuştu. O kanlı, acımasız yer yüzlerce mutant hayvanla doluydu ve sıçan kralı oradaki en akıllı örnekti. Bu nedenle, çok küçük yaştan itibaren, o laboratuarı işleten insanlardan çok şey öğrenmişti. İnsan seslerini fiilen üretemese de, insan konuşmasını kısmen anlayabiliyordu.

İnsanları anlıyor ve onlardan nefret ediyordu. Her insan ölümü hak ediyordu!  Sıçan kralından ölümcül aura dalgaları yayılmaya başladı.

İlk harekete geçen Cooke oldu. Hemen aslan gibi kükredi ve etraftaki korkunç sıçanların şaşkınlıkla seğirmesine neden oldu, sonra da koçbaşı gibi akılalmaz bir hızla sıçan kralın üzerine doğru atıldı. Onun aurası ve gücü, önünde duran bir insana, kendisini ezip geçecek bir dağın üzerine gelmekte olduğunu hissettirirdi!

O, Tartarus paralı askerlerinin en eski üyelerinden biriydi. Cooke ile şirket kaptanları arasında ciddi bir güç farkı vardı, ama sıradan paralı askerlerle kıyaslandığında o kesinlikle elitlerin elitiydi. Cooke, güçlü bir meta-insanın klasik bir örneğiydi, ama kaslarının açığa çıkarabileceği muazzam güç, onun yakın dövüşte bir çeviklik meta-insanı kadar hızlı hareket etmesini ve savaşmasını sağlıyordu.

İki baltası, sıçan kralına doğru iki yay şeklinde savrulurken içi patlayıcı bir güçle doluydu! Bu darbe, sıçan kralına inerse, sıçan kralının kürkü ne kadar sert olduğu fark etmeyecekti; demir zırh bile böyle bir darbeye dayanamazdı. Sıçan kralı kesinlikle ikiye bölünürdü.

Maalesef Cooke çok yavaştı! Sıçan kralın arka bacakları gerilip onu bir metre geriye gönderince balta darbesinden mükemmel bir şekilde sıyrılmıştı.

Ancak Cooke, bunu bekliyor gibiydi. Sol elindeki balta inip sıçan kralı ıskaladığı anda, birdenbire sağ bacağının üzerinde üç metre havaya sıçradı, sonra diğer baltasını bir şimşek hızıyla savurdu!

İlk vuruş dikeyken, ikincisi ise yataydı. İki darbe birbirine mükemmel şekilde bağlanmıştı ve akıcı bir hareketin parçalarıydılar. Hem hız hem de güç açısından, bu çifte vuruş tek kelimeyle mükemmeldi.

Boom! Zemin sallanıyor gibiydi! Kalın ve ağır baltalar yerde derin oyuklar açarken, sıçan kralı birkaç metre daha çekildi. Çok hızlıydı ve Cooke'un vahşi darbeleri onu tamamen ıskalamıştı.

Sıçan kral ayağını yere sağlam basmaya fırsat bulamadan, Cooke bir kum fırtınası çıkararak bir kez daha hızla ona doğru atıldı. Cooke'un ikiz baltaları, havada bir çift yılan gibi dans etti, bir çift ölümcül yel değirmeni gibi dönerek sıçan kralına defalarca kez savruldu.

Cooke bu “arena” ya girdiğinden beri, hayatta kalma umudunu bir kenara atmıştı. Ölmeye kararlıydı ve o yüzden hiç tereddüt etmeden tamamen saldırmaya odaklanmıştı. Bu tür bir intihar, kamikaze saldırısı, kendisinden çok daha güçlü olan savaşçıların bile rahatsız olmasına sebep olurdu. Uzmanlar arasındaki düellolar bir anda sonuçlanabilirdi. Bir taraf ölmekten korkuyorsa ve gerginse, diğer taraf ise zaten ölümü kabul etmişse, ikisinin arasında performanslarını etkileyecek kadar moral farkı olurdu.

Sıçan kralının zifiri kara gözleri parlarken, o aniden durup darbeleri engellemek için pençelerini kaldırdı.

Clang! Clang! Her iki balta, sıçan kralının sekiz keskin tırnağına çarpınca, yel değirmeni saldırısı aniden sona erdi. Darbelerin korkunç gücü bir toz bulutu kaldırmıştı. Adam ve sıçan orada öylece durdu, sıçan kralı düşman saldırılarına karşı kendini savunmak için bu tür saldırı kullanmayı seçmişti. Her iki taraf da olabildiğince çok güç uygulamaya başladı, bir süreliğine birbirlerinden aşağı kalmadılar.

Paralı askerler bunu görünce çok şaşırdılar. Dövüşün bu kısa bölümünde, sıçan kralının Cooke'den çok daha hızlı olduğunu ve güç açısından ise birbirlerine denk olduklarını anlamışlardı. İkisi arasındaki yetenek farkı ise oldukça belirgindi. Sıçan kralı sadece bu dev sıçanların 'siyasi' lideri değildi, aynı zamanda ırkın en güçlü üyesiydi!

Cooke öfkeyle kükreyip baltasını bir kez daha sıçan kralının kafasına indirdi, ama gölgelerden başka hiçbir şeyi vuramadı. Sıçan kralı, onun saldırısından kaçtıktan sonra, tırnaklarını çıkarıp Cooke'un göğüs kemiğine kadar derin bir yara açtı. Cooke acıya tahammül edip sıçan kralına karşılık vermek için döndüğünde, sıçan kral ona bir kez daha vurdu. Yaratık fazlasıyla hızlıydı!

Cooke, bir dizinin üstüne düştü, üst baldırlarında kocaman bir yara açılmıştı. Öfkeyle ulumaya devam ederek baltasını savurdu, sıçan kralıysa yere inip Cooke'a doğru bir kez daha sıçradı.

Bu sefer Cooke kan dondurucu bir çığlık attı. Parmaklarından üçü kesilmiş ve tuttukları baltayla birlikte uçup gitmişlerdi. Balta yere düşmeden en az on metre uzağa uçtu.

“Durum hiç iyi değil!” Gökdoğan'ın kalbi sıkıştı. 

Cooke, sağ eliyle saldırıya devam ederken, sıçan kralı en ufak derecede yavaşlamadı. Bir sonraki darbesiyle Cooke'un göğsünü yardı. Cooke’un gücü artık baltayı kaldırmaya yetmiyordu ve balta elinden kayıp yere düştü.

O kaybetmişti. Tamamen yenilmişti. Cooke aralarındaki güç farkının bu kadar büyük olacağını hiç tahmin etmemişti!

Sıçan kralı yine de durmak bilmedi, sürekli olarak ona doğru atılıp her seferinde pençeleriyle Cooke'da kan fışkırtan yaralar açtı. Sadece on saniye içinde, Cooke'un tüm vücudu kanlı yaralarla kaplanmıştı. Ancak, sıçan kralı, hiçbir saldırısında Cooke'un hayati noktalarını hedef almamıştı.

Cooke'u öldürmeye niyeti yoktu. Bunun yerine ona işkence ediyor, Cooke'u durmaksızın acı ve öfkeyle inletiyordu.

Bu manzara bütün paralı askerleri iyice kızdırmış, gözleri sıçan kralına karşı nefretle dolmuştu. Bir düelloda, kazananın yaşaması ve kaybedenin ölmesi normaldi; hem çorak arazilerde hem de ileri karakollarda geçerliydi bu. Ama... sıçan kralının gerçek amacı çok açık ki insanlara meydan okumak değildi. Bir insana karşı düelloyla girmesinin asıl nedeni, diğer insanları kışkırtmak ve böylece onların gönüllü olarak mağaradan dışarı çıkmalarını ve sıçanların sonsuz dalgasında hapsolmalarını sağlamaktı.

“Lanet olası yaratık. Gerçekten de psikoloji ve manipülasyondan anlıyor!” 

Graaaah! Lanet olsun!” Cooke düzinelerce dev yarayla kaplıydı. Vücudu, sanki bir kasap satırla üzerinde çalışmış gibi, bir kan ve et yığınına dönüşmüştü. Ayrıca, sıçan kralının niyetinin ne olduğunu anlamıştı ve öfke ve kederle inledi, “Devam et ve beni öldür, seni korkak o*ospu çocuğu! Sıkıysa öldür beni!” 

Gökdoğan bunu nasıl kabul edebilirdi? Bu tür bir eziyete nasıl seyirci kalabilirdi? Bu tür aşağılamalara nasıl dayanabilirdi ki? 

Vahşi bir hayvan, gözleri önünde kardeşlerinden birine acı çektiriyor ve işkence ediyordu. Orada öylece durup hiçbir şey yapmadan seyretmesi mi gerekiyordu, kafasını kuma gömüp hiçbir sorun yokmuş gibi mi davranmalıydı? Hem işin aslı, öfkelenen tek kişi Gökdoğan değildi. Çılgın Köpek öfkesi daha sert biriydi ve neler olup bittiğini görünce öfkeden deliye dönmüştü. 

“Saldırın onlara! Bu o*ospu çocuklarını yok edin!” 

"Patron! Patron! Gitme!” Çılgın Köpek’i geride tutmak için beş paralı asker gerekmişti. Gözlerinde yaşlar parlarken ona haykırdılar, “Bu bir tuzak! P*ç kurusunun tuzağına düşme!” 

Çılgın Köpek bağırdı, “Tuzak olup olmadığı s*kimde değil! Bırakın beni!" 

Gökdoğan, diğer paralı askerlerin hissettiği öfkeyi ve üzüntüyü paylaşıyordu! İçinde yaşadıkları bu çağ korkunç, duyarsız ve akılalmazdı. Böyle zamanlarda, güven ve inanç her şeyden daha değerliydi. Paralı askerler için Tartarus şirketi onların yuvasıydı ve her erkek kardeş, değerli bir aile üyesiydi! 

Sıçanın teki, aile üyelerinden birine gerçekten ölümüne işkence yapmaya mı cüret ediyordu? Kimse böyle bir manzaraya tahammül edemezdi... ama şu an Cooke, herkesten daha çok acı çekiyordu. 

“Çıkmayın! Dışarı çıkmayın!” Cooke insanlıktan çıkana kadar işkence görmüştü. Yerde diz çöktü, parçalanmış bir ceset gibi görünüyordu ve kanı, yüzündeki gözyaşlarıyla karışırken acıyla bağırdı, “Ölmeme izin ver! Bırak öleyim! BIRAK ÖLEYİM!"

Cooke sadece fiziksel acı çekmiyordu;  yaşadığı aşağılama ve ruhsal ızdırap, fiziksel acıdan çok daha büyüktü. Ölümden korkmuyordu; ölümden korkuyor olsaydı, asla düelloyu kabul etmek için öne çıkmazdı. Ama asla azminin, kardeşlerini manipüle etmek için bir araç olarak kullanılacağını tahmin etmemişti.

Böyle bir zamanda ölüm, onun gibi bir cesur, kaya gibi sert bir adam için bir kurtuluştu! Gururlu, yılmaz bir çorak arazi savaşçısıydı... ama hayatının sonunda, yerde diz çökmüş, ölmek için yalvarıyordu. Kendine aşırı güveni, azmi, dostlarını koruma arzusu… bunların hepsi sonsuz bir azaba ve aşağılanmaya dönüşmüştü.

Crack!

Büyük bir ızdırap çeken Kurnaztilki ateş etti, ama sıçan kralı bunu öngörmüştü. Hemen Cooke'u sıçan sürüsüne doğru sürükledi ve sayısız sıçan, anında Cooke'un üzerine üşüşüp paralı askerlerin onu görmesini imkânsız hale getirdi. Geriye kalan tek şey, Cooke'un bitmez tükenmez çığlıklarıydı.

Çığlıklar; kızgınlık, utanç, öfke ve kederle doluydu. Her bir çığlık Gökdoğan'ın kalbine bir hançer gibi iniyordu.

Gökdoğan'ın elleri, önündeki acımasız sahneye bakarken yavaşça kıvrılıp yumruk haline geldi. Artık göğsünün içinde büyüyen vahşi öfkeyi içinde tutamıyordu. Paralı askerler hep birlikte Çılgın Köpek’i tutmaya odaklanmışken, Gökdoğan hemen ayağa kalkıp dışarı hücum etti. 

"HEY! Ne yapıyorsun?! ”Kurnaztilki hayrete düşmüştü. “Durdurun onu, çabuk!” 

Gökdoğan hiç şu anki kadar öfke duymamıştı. Bir panterin hızı ve zarafetiyle öne doğru atıldı ve mağaradan çıkmak için koşarken yakındaki iki paralı askerin onu yakalamasına fırsat vermedi. Buna kalkıştığı anda, sıçan sürüsü onu karşılamak için öne doğru üşüştü.

 “S*KTİRİN GİDİN!” Gökdoğan öfkeyle bağırdı. Ondan yayılan ölümcül auradan dolayı dehşetli sıçanlar bile bir anlığına donakaldı. O an, karşılarında bir insan değil de; daha ziyade hiddetli bir çorak arazi hayvanı varmış gibi hissettiler!

 “Seninle dövüşeceğim! Seninle dövüşmek istiyorum!” Gökdoğan üç bıçaklı asasını yukarı kaldırdı ve sonra da doğrudan sıçan kralına çevirdi. “Beni anlayabildiğini biliyorum. Cesaretin varsa, gel de benimle dövüş!” 

Öfke, keder, utanç, nefret! Sıçan kralı, bu şeyleri ifade etmek için gerekli kelime dağarcığına sahip olmasa da, bu duyguların varlığını net bir şekilde sezebiliyordu. On yıldan fazla bir süre işkence görmüş, insanlar tarafından deneylerde kullanılmıştı ve anne-babası ve kardeşlerinin öldüğünü görmüştü. Bu hisleri oldukça iyi anlıyordu. 

Sıçan kralı tiz bir çığlık atınca, sıçan sürüsü yavaşça çekilmeye başladı.

Aslında, bir bakışta insanların ne kadar güçlü veya zayıf olduğunu anlayabiliyordu. Çılgın Köpek’in kendisi kadar güçlü olduğunu söyleyebilirdi. Çılgın Köpek zaten ağır yaralanmış olsa da, temkinli sıçan kralı ona meydan okumaya cüret etmezdi. Ancak Gökdoğan, açıkça, reşit olmayan ve az gelişmiş bir gençti; o yüzden sıçan kralının ondan çekinmesine gerek yoktu.

Gökdoğan siyah üç bıçaklı asasını yukarı kaldırıp ileriye doğru hücum etti, sıçan kralına doğru koşarken öyle hızlanmaktaydı ki, sanki uçuyormuş gibi görünüyordu.

O anda, Gökdoğan’ın aklında sadece tek bir düşünce vardı:

Öldür onu!

Öldür onu!

Öldür onu!

Woola veya Cooke’un uğruna ya da diğerlerinin uğruna... Gökdoğan onu öldürmek zorundaydı!