Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

44. Bölüm İhanete Uğramış

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan, göreve ilk defa katılan bir çaylaktı. Tamamıyla tecrübesizdi ve daha önce hiç böyle tehlikeli yaratıklara karşı savaşmamıştı. Onun önündeki, tecrübeli paralı askerlerin bile daha önce hiç görmediği ve herhangi sıradan bir hayvandan çok daha acımasız ve daha sadist olan bir ucubeydi. Gökdoğan sadece ondan korkmuyor değildi... hatta o şeye meydan okumak için öne çıkmıştı!

“Bu çocuk kesinlikle aklını kaçırmış!”

Doğru, son iki gündür Gökdoğan'ın savaştaki performansı, paralı askerlerin tahmin ettiğinden çok daha üstündü, ancak hala yetenek bakımından en alt sıralarda yer alıyordu. Cooke bile bu ucubeyi alt edememişken, çocuk nasıl olur da bunu kendisinin başarabileceğini düşünmüştü? Bu tür bir davranış, kesinlikle intihardı!

“Kurnaztilki, ne s*kimden korkuyorsun?” Çılgın Köpek önündeki iki kişiyi yere serdi. “En yeni çaylak bile senden daha t*şaklı, seni karaktersiz ödlek! Öleceksek, ölelim. Çılgın Köpek, kancık değildir! ”

Kurnaztilki, Gökdoğan öne doğru hücum ederken gözlerini ona dikmişti, sonra derin bir iç geçirdi. “Peki, o zaman. Hadi birlikte saldıralım!” 

“Bunu söylemeni bekliyorduk!”

 “Çaylaklar! Beni takip edin!" 

Diğer paralı askerler tam da bunu yapma arzusuyla yanıp tutuşuyorlardı. Erkekler, doğaları gereği, inat ve meydan okumayla doludur. Bugün kaçmayı başaramayacaklardı... Eğer ölmek zorunda olsalar bile, çarpışarak öleceklerdi! Kabuklarında saklanan kaplumbağalar gibi bir mağarada ölmek fazlasıyla zavallıcaydı!

Paralı askerler hareket etmeye başlar başlamaz, sıçanlar de birlikte hareket etmeye başladı. İki taraf da anında bir başka kanlı savaşa girdi!

Gökdoğan tüm dikkatini önündeki rakibine yöneltmişti. Sıçan kralı paralı askerlerin etrafını sarmaya çalıştığını fark ettiğinde, kaybedecek vakit olmadığını hissetti; önce bu küçük insanı öldürecek, sonra da diğerlerini yok edecekti! Dört pençesiyle yerden sıçrayıp düz bir şekilde hücum etti.

Gökdoğan'ın tepkisel içgüdüleri Cooke'unkinden daha iyi olsa da, sıçan kralı çok hızlıydı! Gökdoğan'ın bundan sıyrılması mümkün değildi... ve o yüzden sıyrılmadı. Bunun yerine, doğrudan doğruya sıçana doğru hızla fırladı!

Sıçan kralı ondan on metre uzaktayken, Gökdoğan'ın siyah üç bıçaklı asası hafifçe titreşmeye başladı.

Sıçan kralı beş metre uzaktayken, yerden bir kez daha Gökdoğan'a doğru sıçradı. Çelimsiz insanın kritik organlarına doğrudan sekiz keskin tırnağını savurdu. Tırnakları, dosdoğru Gökdoğan'a yaklaşmakta olan sekiz adet öldürücü bıçak gibiydi!

“İşte geliyor… işte geliyor!” Zafer ya da yenilgi bu darbeyle belirlenecekti!

Diğer her şeyi görmezden gelerek, Gökdoğan, şeytan çıkarıcı asasını ona doğru savurdu! Üç bıçak çok hızlı bir şekilde dönmeye başlamış ve son derece kısa bir sürede inanılmaz bir dönüş hızına ulaşmıştı. Gökdoğan tüm enerjisini ve varlığını bu vuruşa vermişti. Kıvılcımlar, dans eden şeytan çıkarıcı asadan fırtınalı bir kuvvetle patlayarak, etraftaki pislik ve çakılları havaya uçuran enerji akımları üretmişti. 

“GEBER!!!” Gökdoğan, tüm bu öfkesini ve nefretini bu vuruşun içine dökerek bağırdı. Sıçan kralın normal silahlardan etkilenmeyen sekiz tırnağı, Gökdoğan'ın darbesinin korkunç derecede yıkıcı gücüyle anında kırıldı. Çarpışmanın yarattığı şok dalgası inanılmazdı; şeytan çıkarıcı asa, bastırılmış tüm gücünü, sıçan kralı bedenine salıyordu. 

Sıçan kralı, on metre öteye savrulurken acı dolu tiz bir çıkardı. Vücudu havada iki parçaya ayrılmıştı. İki yarısı sonunda yere düşünce etrafa kanlar fışkırdı.

Sıçanların hepsi hayrete düşmüştü. Paralı askerler bile şaşkın bir şekilde öylece bakakaldılar.

En zayıf görünen insan, az önce inanılmaz bir güçte bir saldırı gerçekleştirmişti. Sıradan bir insanın böyle bir güce sahip olması mümkün değildi. Bu güç, bu yabanilik… akla, mantığa meydan okuyordu!

Sıçan kralı anında ölmedi. Vücudunun üst yarısı, diğer yarısıyla yeniden bağlantı kurmak istermiş gibi acı içinde mücadele ediyordu. Hayatta kalmak istiyordu. Ölmek istemiyordu! Fakat vücudu tamamen parçalanmıştı ve iç organları tamamen etrafa saçılmıştı. Sıçan kralı tam olarak neler olup bittiğini anlamıyor olsa da, bundan sağ çıkamayacağını biliyordu.

Sıçan kralı, giderek bulanıklaşan bakışlarını gence doğru çevirdi. Genç, o darbeyle tüm öfkesini ve nefretini ortaya çıkarmıştı. Şimdiyse sadece nefes nefese ve yutkunarak orada dikiliyordu.

“Yani velet başarılı oldu. Arkadaşının intikamını aldı. Peki ya ben? Benim intikamım ne olacak? O lanet deliyi bile bulamadım! Onu parçalara ayırmadım, onun uzuvlarını kesip biçmedim!”

“Bu insanlar… beni 'kötü' olarak görüyor olabilirler, ama bana göre kötülüğün gerçek tanımı, bu kibirli ve cahil insanlar!”

“Neden bizi yakaladınız? Neden işkence ettiniz? Neden topraklarımıza girdiniz? Neden çocuklarımı öldürdünüz? Ölülerimizin bile derisini yüzüp etlerini yediniz. Kemiklerimizi vücudumuzdan ayırdınız!”

“Neden? Neden?! NEDEN!!!”

Bu zeki hayvanın ölürkenki son düşüncesi, aniden arkadaşlarını kıskanmış olmasıydı. Gerçekten onlar gibi rasyonel düşünme ya da plan yapma yeteneğine sahip olmamayı diliyordu. Acıktıysalar, bir şeyler yiyorlardı. Sadece içgüdüyle hayatta kalıyorlardı. Sıçan kralı ölmek istemiyordu. Gerçekten ölmek istemiyordu!

Sıçan kralı son kez dehşet dolu, ıstıraplı tiz bir ses çıkardı… Sonra her şey karardı.

Şimdi sıçan kralı ölünce, dehşetli sıçanlar anında birlik beraberliklerini yitirdiler. Artık herhangi bir kontrol altında değillerdi, yüzlerce dehşetli sıçanı bir kaos hali sarmıştı. Bazıları kaçmaya kalkıştı, bazıları ileri geri koştu ve birkaç tanesi paralı askerlere karşı saldırıya devam etti.

Gökdoğan, üç bıçaklı asasıyla sıçan kralı öldürdükten sonra tamamen tükenmiş hissediyordu. Başı dönüyordu ve kulakları sağırlaşmıştı. Ayakta bile duramıyordu… ve o anda yedi-sekiz dehşetli sıçan onun etrafını sarıp saldırdılar.

Gökdoğan tüm enerjisini yitirmişti. Asasını birkaç kez salladıktan sonra dehşetli sıçanlar onu kolayca yere serdi. O anda, bir pala onun yanından geçip sıçanlardan birinin bedenine girdi.

Çılgın Köpek’in kaslı vücudu kanla kaplıydı. Gökdoğan'ın yanına koşmuş ve tek bir darbeyle o dehşetli sıçanı yere sermişti. Ardından palasını geri çıkarıp “Dövüşecek gücün kaldı mı?” diye sordu.

Gökdoğan başını sallamaya çalıştı.

"İyi. Buradan dışarı bir yol açacağız! ”

Sıçan kralının ölümüyle, birlikte hareket etmeyi bırakan sıçanların çoğu çeşitli taraflara dağılmaya başladılar. Her ne kadar yüzlercesi, paralı askerlerin etrafını sarıp saldırmaya devam etse de, şimdi önceki savaştan çok daha az baskı altındaydılar. Buna rağmen... bu hala acımasız bir dövüştü.

Paralı askerler tamamen tükenmişlerdi ve hepsi de yara bere içindeydi. Sıçanlar nihayet tamamıyla geri çekilene dek on dakika daha savaşmak zorunda kalmışlardı.

Son savaşta altı tane daha asker ölmüş, onlardan sadece on ikisi sağ kalmıştı. Bu görev, Tartarus paralı askerlerine feci kayıplar yaşatmıştı. Muharebe güçlerinin yarısını kaybetmişlerdi... ama şükür ki, diğer yarısı canlı çıkmıştı. Aksi takdirde, Tartarus paralı askerleri, Tartarus’un cehenneminde paralı asker şirketi olurdu. 

Çılgın Köpek, Gökdoğan'a sanki çocuk bir ucubeymiş gibi baktı. “Az önceki şeyi nasıl becerdin lan?”

Gökdoğan bunu daha fazla saklayabilmesinin mümkün olmadığını biliyordu. Paralı askerlere, Kanlı Kraliçe ve asasıyla ilgili hikâyenin bir kısmını kısaca anlattı. Bütün paralı askerler duydukları şeyle şaşkına döndüler. Hiçbiri, Gökdoğan'ın Kanlı Kraliçe gibi doğaüstü yeteneklere sahip biri olduğunu düşünmemişti! 

“Bize katılmana izin vermenin doğru bir karar olduğunu biliyordum.” Kurnaztilki hem gıpta ediyor hem de kıskançlık duyuyordu. Çocuk, hem kendinden hem de Çılgın Köpek’ten daha güçlü hale gelebilirdi! “Şirket ağır bir darbe aldı. Kendimizi toplamamız çok zor olacak… ama eğer Kanlı Kraliçe’nin güç seviyesine ulaşabilirsen, gidip farklı bir ileri karakolu ele geçirebiliriz. Gelecekte patron biz olacağız! Artıklar için yalvarmayı s*ktir et!”

Bir ileri karakolu fethetmek mi? Gökdoğan bunu asla bir seçenek olarak görmemişti. Onun hayali, her zaman çorak arazilerden ayrılmaktı! 

Kanlı Kraliçe kadar güçlü olmak? Gökdoğan bunun çok muhtemel olduğunu sanmıyordu. Şeytan çıkarıcı asa, bir iblis avcısının kullanabileceği en düşük seviyeli emanetlerken, Kanlı Kraliçe büyük olasılıkla üst düzey bir iblis avcısıydı!

Cooke öldü. Woola öldü. Çok ama çok fazla insan kaybetmişlerdi. 

Ölülerin cesetlerini gömmeye gerek yoktu, çünkü onları ne kadar derine gömerlerse gömsünler, cesetler yine de vahşi hayvanlar tarafından kazılıp çıkarılırdı. Çorak arazilerde işler böyle yürüyordu. Onlar çorak arazi insanlarıydılar; çorak arazide yaşayıp, çorak arazide ölürlerdi ve öldüklerinde doğal olarak bu şekilde çorak araziye geri dönerlerdi. Hayattakiler, kısa bir süre ölülerin yasını tutarlar, sonra da oradan ayrılırlardı.

Sağ kalan on iki paralı askerin hepsi de ağır yaralar almışlardı ve yaralar kötüleşmeye başlamıştı. Daha da kötüsü, çoğu yara muhtemelen iltihaplanacaktı. Durumun oldukça acil olduğu söylenebilirdi. Burada kalmaları mümkün değildi; en kısa zamanda ayrılmak zorundaydılar.

Kurnaztilki ve Çılgın Köpek, paralı askerleri geçitten dışarı yönlendirdiler... ve dışarı çıktıklarında bakışları dondu. 

Eski püskü, çorak arazi tarzı bir zeplin harabelerin üstünde, havada geziniyordu. Hiç kimse zeplinin ne zaman geldiğini bilmiyordu, ama her bir asker onu tanımıştı... ve Gökdoğan da bir kez görmüştü. Bu zeplin, geçmişte onları çokça kiralayan zengin işverene aitti.

Sıçan kralı öldürme görevini verenler bunlardı!

Çılgın Köpek’in yüzünü öfkeli bir ifade kapladı. “Bu o*ospu çocukları. Bize puştluk yaptılar. Birkaçının s*kik kafasını koparmam lazım!”

“Hareket etme!” Kurnaztilki'nin yüzünde garip bir bakış vardı. Hızlıca düşündükten sonra, “Bizi fark etmelerine izin vermeyin. Hemen gitmeliyiz!” dedi.

“Gitmek mi?” Paralı askerlerden biri öfkeyle bağırdı: “Bu görev için orada bir sürü can verdik. Ödememizi bile almadan öylece gidecek miyiz?” 

Kurnaztilki yanıt olarak fısıldadı, “Sorun da bu. İstihbarat raporu tamamen yanlıştı. Etraflıca düşündüm ve vardığım tek sonuç şu, onlar bizi öldürtmeye ÇALIŞIYORLARDI!”

Çılgın Köpek şok oldu ve öfkelendi. “Bizi sattıklarını mı söylüyorsun?” 

"Evet. Bizi sattılar!” Kurnaztilki açıkça paniğe kapılmaya başlamıştı. “Hemen gitmemiz gerek. Aksi takdirde, buradan sağ çıkamayacağız!” 

Paralı askerler, durumun vahametini yavaş yavaş fark etmeye başladılar. Görevi ilk aldıklarında, çoğunu şaşkınlığa uğratmıştı. O anda, alçak sesli, hayvani bir ses duydular: “Anlaşılan düşündüğüm kadar aptal değilmişsiniz.” 

Gökdoğan çok kötü ürktü ve diğer paralı askerlerin de beti benzi attı. 

Koyu renk bir insan silueti kumların üzerine çıktı. Bu siyah deriler içinde, uzun boylu, kaslı bir adamdı. Derisinin bir santimetresi bile havayla temas etmiyordu. Uzun gagalı bir kuşun yüzüne benzeyen siyah bir solunum aparatı takıyordu ve aparat, türlü türlü tellere ve borulara bağlıydı. Maskenin arkasında kaba, düzensiz bir şekilde soluk alıp verildiği duyulabiliyordu ve ağız açıklığından birkaç beyaz buhar bulutu dışarı çıkıyordu. Bu onu kuş suratlı bir ucube gibi gösteriyordu.

Bu oydu! Kıyafeti çok sıra dışıydı. Bu adamı gören hiç kimse onu unutamazdı. 

Paralı askerler birkaç adım geri çekilmeden edemediler. Kurnaztilki sert bir yüz ifadesiyle, “Neden?” diye sordu.

Siyah deriler giyinmiş adam, onlara soğuk bir bakış attı, yüz ifadesini kuş gagalı solunum cihazı gizliyordu. “Aslında sizinle çalışmayı ben de çok seviyordum. Siz, çorak arazi insanlarına göre oldukça güçlüsünüz... ki bu, efendimin Karabayrak İleri Karakolu’nu yok etme niyetini daha talihsiz yapıyor. Bir engel oluşturuyorsunuz ve o yüzden ölmeniz için başınıza bir dert açmam gerekti.” 

Karabayrak İleri Karakolu! O, geçenlerde ileri karakola saldıran fevtlerin lideriyle aynı örgüttendi!

Başka bir deyişle, iblisin bir hizmetkârıydı. Onun hedefi iblis avcısıydı… yani Kanlı Kraliçe!