Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

45. Bölüm Yıkılış

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Sıçan kralı, gücüne rağmen paralı askerleri yok edememişti. Bu, siyah giysili adamın beklentilerinin dışındaydı. Paralı askerler gerçekten onun tahmin ettiğinden daha güçlüydüler. Yine de önemli değildi. Bu iş hala bir şekilde halledebilirdi. Bu hırpalanmış, yaralı ve tükenmiş paralı askerler ne kadar tehdit oluşturabilirlerdi ki?

Görev en başından beri bir tuzaktı; Karabayrak İleri Karakolu ve Kanlı Kraliçe'ye karşı hazırlanmış bir tuzak! İleri karakola karşı düzenleyecekleri saldırıya hazırlanmaya başlamışlardı.

Karabayrak İleri Karakolu'nun elit muhafızları zaten ağır kayıplara uğramıştı. Tartarus paralı askerleri ihanete uğramış ve yarısı yok edilmişti. Kanlı Kraliçe'nin sakatlıkları henüz iyileşmemişti.

Durum, ileri karakoldakilerin bildiğinden daha korkutucuydu. Karabayrak İleri Karakolu son günlerini yaşıyordu.

Tam o anda etraflarındaki alanda, birkaç düzine siluet ortaya çıktı. Bu savaşçıların hepsi klasik, çorak arazili "kıyafetleri" giymişti. Deri ve metal karışımından yapılmış kaba miğferler takıyorlardı ve yüzleri, kumu engellemeye yardımcı olan koruyucu siperlikle yarı kapalıydı. Birincil silahları, ateşli silahlar ve uzun yaylardı. Bu mükemmel donanımlı bir çorak arazi ekibiydi ve hepsi de zeplinden gelmişti. Bunun anlamı, siyahlı adamın astlarıydılar.

Siyahlı adam çok samimi ve nazik bir şekilde, “Nasıl ölmeyi tercih ederdiniz?” dedi.

“Saçmalamayı kes!” Kurnaztilki tabancasını kaldırıp siyahlı adama bir el ateş etti! Atıştan gelen güçlü geri tepme Kurnaztilki'nin birkaç adım geriye doğru sendelemesine neden oldu, ancak adamın göğsünde başparmak büyüklüğünde bir delik ortaya çıkmıştı. “İlk önce sen ölebilirsin!”

Kurşun ona gelmişti! Adam ölmemiş miydi? Paralı askerler gözlerine inanamadılar.

Atış, çok kısa mesafedendi ve Kurnaztilki en güçlü mermilerinden birini kullanmıştı. Mermi adamı hayati noktasından vurmuş ve büyük bir çıkış yarası bırakmıştı. Hiçbir şekilde, hiçbir insan böyle bir silah yarası alıp da sağ çıkamazdı.

Bütün bu faktörler bir araya gelince, çıkacak sonuçtan hiçbir şüphe yoktu… ama  çorak arazilerdeydiler. Lanetli çorak arazilerde, hiçbir şey imkânsız değildi. Hiçbir şey mutlak değildi. Mantık genelde burada pek işlemezdi; aksi halde, sıçan kralı gibi bir ucube nasıl ortaya çıkmış olabilirdi ki?

Siyahlı adam düşmedi, çığlık atmadı, acıyla titremedi. Vurulduğunu bile fark etmemiş gibiydi... ve yaralarından tek bir damla kan bile çıkmadı. O sadece öylece durup paralı askerlere bakmaya devam ediyordu.

Garip bir ürperti paralı askerlerin tüylerini diken diken etti. Sanki Kurnaztilki hiç acı hissetmeyen hareketsiz bir odun parçasına vurmuştu.

“Şaşırdınız mı?” Bu kısık ses, adamın garip solunum cihazının arkasından geliyordu. Siyah eldivenini yavaşça sol elinden çekerek, insan eli gibi görünmeyen bir şeyi gözler önüne serdi. ‘Kolundan’ uzanan birkaç siyah dokunaç kıpırdıyor, kırbaçlar gibi esneyip geriliyorlardı. Her dokunacın sonunda keskin, bıçak benzeri bir kemik vardı.

Bu normal bir insan değildi. Bu bir ucube, bir canavardı!

Çılgın Köpek palasını çekip dosdoğru atıldı. “Kıçını parçalara ayırdıktan sonra hala bu kadar kendini beğenmiş olacak mısın görelim!”

Siyahlı adam, sol kolunu salladı, beş dokunacı birbirine sarılmış, kemik bıçaklarıyla farklı yönlerden saldırıyorlardı. Çılgın Köpek kendini savunmak için palasını çılgınca sağa sola savurmak zorundaydı.

Slash! Çılgın Köpek'in sağ omzunda bir yara belirdi. Slash! Üst uyluğunda başka bir daha yara ortaya çıktı. Slash! Çılgın Köpek’in neredeyse bağırsakları dışarı dökülecekti!

“Dövüşmeyi bırakıp kaç!” Kurnaztilki bağırdıktan sonra aceleyle siyahlı adama iki el daha ateş etti. Bir mermi adamı göğsünden vururken, diğeri ise kafasından vurdu. İkinci atış, adamın maskesinin yarısını parçalayıp kafatasının içinden geçti ve adamı geriye doğru sendeletti. Siyahlı adam bir eliyle kafasını tutarak, alçak sesle inledi. Anlaşılan, bu ucubenin zayıf noktası sadece kafasıydı… ama mükemmel bir kafa vuruşu bile onu hemen öldürmek için yeterli olmamıştı.

Çorak arazi savaşçıları onlara yakınlaşmaya başlamıştı. Bu dövüş devam ederse, etrafları hızla çevrilecekti. Bütün düşmanları uzun mesafeli silahlarla donatılmıştı. Paralı askerler etraflarının kuşatılmasına izin verirlerse ve kendilerine uzaktan ateş edilirse, şüphesiz hepsi öleceklerdi.

Gökdoğan ve paralı askerler aceleyle kötü yaralanmış Çılgın Köpek’i taşımaya koştular, sonra da çılgınca kaçmaya başladılar. Şimdiye, siyah adam avucunun içinde bir mermiyle bir kez daha ayağa kalkmayı başarmıştı. Kafasındaki yara yavaşça iyileşiyordu ve etiyle kanı, yüzünde gözle görülür bir şekilde yeniden gelişiyordu.

Bu ucubenin mermilerden korkmamasına şaşmamak gerekirdi! O korkunç derecede güçlü bir şifa meta-insanıydı. Onu aniden öldürmek gerekiyordu; aksi takdirde, yaraları çok kısa bir süre içinde iyileşirdi. Karabayrak İleri Karakolu'na karşı bir önceki saldırıya öncülük eden fevt lideri, inanılmaz derecede güçlü bir kontrol meta-insanıydı… ama bugün daha da büyük bir ucubeyle karşılaşmışlardı.

Bu 'iblis'in bunlar gibi kaç tane astı vardı? Gökdoğan'ın hiçbir fikri yoktu! Peki ya Kanlı Kraliçe? O bu dövüşten sağ çıkabilir miydi?

Yine de, şu an Kanlı Kraliçe hakkında endişelenecek zaman değildi. Eğer Tartarus paralı askerleri tam kadroya ve en iyi fiziksel duruma sahip olsaydılar, bu ucubeye karşı sıkı bir mücadele verebilirlerdi. Ancak şimdi, hiç şansları yoktu... ve siyahlı adama destek olmak için gelen birkaç düzine tamamen silahlı savaşçı vardı!

Gökdoğan, Çılgın Köpek'i ayakta tutmaya yardım ederek koşuyordu. Kurnaztilki ortadayken, paralı askerlerden üçü, arkayı koruyorlardı. Paralı askerler, deli gibi bir tepeye çıktılar, diğer tarafta ne olduğunu göremiyorlardı. Sanki ileride son derece keskin bir uçurum varmış gibi görünüyordu, ama kaçacakları hiçbir yer yoktu.

Siyahlı adam onların peşinden gelirken, birdenbire sağ dokunaç-elini onlara doğru uzattı. Eli, gökyüzünü bulanık bir gölge gibi yararak paralı askerlere doğru uzanıyordu.

Bu ani saldırı inanılmaz derece de hızlıydı ve paralı askerlerin ikisinin durup silahlarını çekmeye, sonra da dönüp savunma yapmaya mecbur bıraktı. Ancak, her biri, iki veya üç saldırıyı engelleyebilmişti ki dokunaçlar savunmalarını geçmeyi başarıp, boyunlarında dev yaralar açtı ve kemik bıçaklar da nefes borularını ve arterlerini kesti.

İki paralı asker, engebeli arazide yığılıp kaldılar, son bir çığlık bile atamıyorlardı. Ellerini boyunlarına bastırsalar da, kanı durduramıyorlardı. Birkaç saniye çırpındıktan sonra, hareketsiz kaldılar.

Siyahlı adam o kadar çabuk hareket etmiyordu, ama paralı askerler böyle kötü haldeyken, adamla aşık atmaları neredeyse imkansızdı.

“İleride bir uçurum var!” Çılgın Köpek öfkeyle bağırdı ve Gökdoğan ve onun yanındaki diğer paralı askerlerin destekleyici ellerinden kurtuldu. Her yanı yaralarla kaplıydı ve özellikle göğsündeki çok derindi. İç organları çıplak gözle görülebiliyordu. "Kaçın! Hepiniz kaçın! Ben onları durduracağım!”

Çılgın Köpek, yaralarının çok ağır olduğunu biliyordu. Son nefesine kadar savaşarak ölmeyi seçmişti!

“Biz de yardım edeceğiz!” Hayatta kalan paralı askerlerin üçü durdu, yüzlerinde kararlı bir ifadeyle Kurnaztilki’ye şöyle dediler, “Kurnaztilki, Patron, kaçın!”

Siyahlı adam çok güçlüydü ve çok sayıda desteği vardı. Hepsinin kaçması imkânsızdı; bunu denedikleri takdirde, teker teker ölürlerdi!

Yapmaları gereken şey, diğerlerine biraz daha fazla zaman kazandırmak için birkaçını feda etmekti. En güçlü yakın dövüş askeri, Çılgın Köpek'ti, ama o kadar kötü bir haldeydi ki, siyahlı adamı tek başına durdurabilmesi mümkün değildi. Son dövüşünde ona katılmayı seçen üç kişi, Tartarus şirketinin en yetenekli paralı askerlerinden bazılarıydı; hepsi güçlerini birleştirirse, bir iki dakika boyunca sağ kalabilirlerdi.

Herkes burada zafer kazanma şanslarının olmadığını biliyordu. Kalmayı seçerken aslında ölümü seçmişlerdi.

“Hayatımdaki her şeyi mahvettim, ama verdiğim en iyi karar, seninle arkadaş olmaktı şişko! Geçtiğimiz yirmi yıl boyunca bu şirketi kurduk ve çorak arazileri arşınladık. İçtik, öldürdük, kadınları becerdik… Hepsinden acayip zevk aldım!” Çılgın Köpek, üzerlerine kapanan çorak arazililere baktı ama çirkin, vahşi, kanlı kara yüzünde huzurlu bir ifade vardı. Yaralarını görmezden gelerek palalarını kaldırdı ve düşmanlara karşı hücum etti: “Bu hayat yaşamaya değdi! Sizinle bir sonrakinde buluşacağım!”

“Tartarus şirketinin bir parçası olmak hayatımızın en büyük şerefiydi!” Diğer üç paralı asker, Çılgın Köpek'in hemen peşinden gitti. "Çılgın köpek! Hadi birlikte ölüp öbür dünyada beraber parti yapalım!”

Onlar, ne Çılgın Köpek kadar efsanevi bir şekilde güçlüler ne de Kurnaztilki kadar bilgili ve yetenekliydiler. Ancak böyle şanlı bir çift çorak arazilinin komutasında olabilmek, onlar için mükemmel bir şeydi. Birlikte savaşmışlar, birlikte maceralara atılmışlardı… ve bugün birlikte öleceklerdi. Pişman olacak ne vardı ki? Eğer hayatlarına baştan başlayabilselerdi, yine bu şirkete katılmayı seçerlerdi!

Düşman çorak arazililer, onlara uzaktan ateş etmeye başladılar. Siyahlı adam, beş bıçaklı dokunaç parmaklarını savurup dört tanesine aynı anda saldırdı. Ancak bu doğal olarak her biri üzerindeki baskıyı azaltmıştı. Çılgın Köpek üst üste birkaç ölümcül darbeyi atlatmayı başardı. Diğerleri tarafından korunarak, ileriye doğru atılıp palasıyla sert bir darbe attı.

Clang!

Siyahlı adam, sağ koluyla darbeyi engelledi.

Çılgın Köpek Cooke’dan iki kat daha güçlüydü. Darbenin ardındaki muazzam güç, düşmanın sağ eldivenini tamamen yok etmişti... ama sağ el soldan farklıydı. Sağ el insansıydı ama çok kalındı ​​ve dışı bir kemik tabakası gibi görünen şeyle kaplıydı. Kemikler neredeyse çelik kadar sertti… ancak Çılgın Köpek'in pala darbesiyle karşılaşınca, kemikler çatlayıp parçalanmaya başladı. Bu Çılgın Köpek'in ne kadar güçlü olduğunun bir kanıtıydı!

Siyahlı adam da güçlüydü. Çılgın Köpek'in darbesini sağ koluyla bloke ettikten sonra, fırsattan yararlanıp sol kolundaki dokunaçlarla art arda üç darbe yolladı. Çılgın Köpek’in göğsü, karnı ve sırtı bıçaklandı.

Paralı askerler öfkeyle haykırdı, "ÇILGIN KÖPEK!"

Çılgın Köpek’in dudaklarından kanlar döküyordu. Kalan son enerjisini toplayıp siyahlı adamın kafasına palasıyla bir darbe vurup kafasının içini yarısına kadar deşti.

Çılgın Köpek tamamen tükenmişti. Eğer normal güç seviyesinde olsaydı, muhtemelen adamın kafasını koparırdı. Hiçbir yenilenme gücü, siyahlı adamın bundan sağ çıkmasını sağlayamazdı!

 

Ama... çorak arazilerde,  ‘EĞERLER’ yoktu. 

Çılgın Köpek zaten yapabileceği her şeyi yapmıştı. Uzaktan dört el ateş edildi ve paralı askerlerin üçü de vuruldu. Şimdiye dek, vücutları bir kan ve et yığınına dönmüştü, ama tamamen korkusuzlukla savaşmaya devam ediyorlardı; bıçaklarını ve kılıçlarını siyah adamın vücuduna daldırmışlardı.

Bir an için, zaman donmuş gibiydi. Dört paralı asker, canları bedenlerinden çıkana dek sonuna kadar savaşmışlardı! 

Gökdoğan arkasını dönüp geriye baktığında, gördüğü tek şey Çılgın Köpek’in cesedinin o kemik bıçaklarıyla birçok parçaya ayrılışıydı. Kan ve et parçaları, sarı zemine sıçradı ve diğer üç paralı asker, bir daha asla ayağa kalkmamak üzere o kan havuzuna düştü.

“Çılgın Köpek, ben de geleceğim! Beni bekle!"

Kurnaztilki ne olduğunu biliyordu. Yirmi yıllık arkadaşının tam şimdi son nefesini verdiğini biliyordu.

Yirmi yıl. Yirmi yıllık dostluk! Uzun zamandır birliktelerdi, acımasız çorak arazilerde beraber mücadele etmişlerdi. Bu karanlık çağda, gerçekten güvenilir arkadaşlar, tek boynuzlu atlar kadar nadirdi... ama onların dostluğu yirmi yıl sürmüştü!

Kurnaztilki'nin yüzünden hiç acı ya da keder okunmuyordu. Acı ve keder gibi duygular, daha zayıf, daha aşağı varlıklar içindi. Çorak arazilerde zayıflara yer yoktu. Ölmek, her paralı askerin kaderiydi; Çılgın Köpek, sadece planladıklarından biraz daha önce ölmüştü.

Bu tepenin diğer tarafında onları ne bekliyordu? Kum tepecikleri mi? Bir uçurum mu? Hayat mı? Ölüm mü? Paralı askerler asla bunu öğrenme şansına sahip olmayacaktı.

Siyahlı adam ve onun çorak arazili adamları peşlerindeydiler, mermileri ve okları geri kalan paralı askerlerin etrafındaki havayı dolduruyordu. Önlerindeki tepe yüz metre uzaklıktaydı, ama yeterli zaman yoktu. Zaman bir maldı ve onlar hepsini kullanmışlardı.

Kurnaztilki, Gökdoğan'a bağırdı, “Evlat, deli gibi koş ve geri dönme. Sadece aşağı atla!”

"Ama…"

"Kaç! Bu bir emirdir! Ve hayatta kal, bu da başka bir emir!” Kurnaztilki Gökdoğan'a bağırmaya devam ederken giderek yavaşlamaya başladı. “Herkesten daha güçlü ve daha sert olman gerek. Bu işin arkasındaki pislikleri bulup sonra da intikamımızı al, anlaşıldı mı? HADİ GİT!"

Kurnaztilki ve de son kalan paralı askerler durdular. Onlar çoktan ölümüne savaşmaya karar vermişlerdi.

Gökdoğan'ın zihni tamamen bomboştu ve apar topar koşmaya devam etti. Arkasından silah sesi ve mutlak ölüme giden paralı askerlerin öfkeli bağırışlarını duydu. Bu sesler, ruhunu bıçak gibi yüzüyordu, duyduğu en korkunç lanetlerdi.

Kaçmak! Yaşamak! İntikam!

Gökdoğan her şeyi görmezden gelerek, zihninde çaresizlik ve sersemlik hissiyle tepeyi tırmandı. Tepenin sonunda gerçekten bir uçurum vardı ve çok büyüktü. Yüzlerce metre derinliğinde ve mükemmel bir doksan derece açıda olan bir kanyon gibiydi. İnişini yavaşlatacak hiçbir şey yoktu ve dibi moloz doluydu.

En başından beri hiç umut yok muydu? Savaşmış ve mücadele etmişlerdi… ama nihayetinde, yolun sonuna gelmişlerdi.

Gökdoğan, uçurumun kenarında, bir köşeye sıkışan yaralı bir hayvan gibi tek başına çömeldi. Kafasını çevirdi, tüm paralı askerlerin öldüğünü gördü. Kurnaztilki bir kayalığın üzerine yığılmıştı. En az on el ateş etmişti ve gözleri açıktı, Gökdoğan'a sabit bir şekilde bakıyordu. O gözlerde hayat yoktu.

Gökdoğan, Kurnaztilki'nin tek hayatta kalma şansını kendisine verebileceğini asla hayal edemezdi; iki ay önce onlara katılan bir çaylağa… Bu şişman ve bencil adamın ve onun acımasız paralı asker yoldaşlarının, ona bir şans vermek için kendi hayatlarını feda edeceğini asla hayal edemezdi.

Gökdoğan ayağa fırladı, başını gökyüzüne doğru yükseltip ilkel bir çığlık attı. Rüzgâr yanından geçerken uluyup sarı kum bulutu kaldırdı. O vahşi doğada küçük bir benekti, önemsiz ufak bir şey… Fakat sesi çok ama çok uzaklara gitti ve çarpıcı bir güçle doluydu!

Direnişin, inatçılığın, öfkenin ilkel bir çığlığıydı bu! Hem gökyüzünü hem de yeryüzünü lanetliyordu. En önemlisi, o çorak arazileri lanetliyordu!

O bir karıncadan başka bir şey değildi; umursamaz gökyüzünün yüzüne bağırmaya cesaret eden bir karınca... Küçük ve zayıftı, endişe ya da korkuya değmezdi ama en sonunda bile kaderin önünde başını eğmeyi reddediyordu.

Gökdoğan havaya sıçradı... ve uçurumdan aşağı doğru yuvarlandı.

Düzinelerce çorak arazi savaşçısı, uçurumun kenarına vardıklarında, birkaç mutasyona uğramış kargadan başka bir şey görmediler. Genç, uzun zaman önce ortadan kaybolmuştu. 

Düşüp ölmüş müydü? Uçurum yüzlerce metre yüksekliğindeydi; böyle bir yükseklikten düşen herkes ölürdü!

Gökdoğan'ın hayatta kalabilmiş olmasının tek yolu, gerçek bir doğan gibi kanat çıkarıp gökyüzüne yükselmesiydi. Aksi halde, hiçbir mucize onu hayatta tutamazdı!