Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

46. Bölüm Başka Bir Dünya

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan, yüksek uçurumdan aşağı düştü, kesin olarak ölecekti. Çalılara tutunmak yoktu, garip bir mucize için dua etmek yoktu. Vücudu tamamen rahatlamıştı ve aklı tamamen özgür ve huzurluydu. Gerçekten ölmek üzere olan bir doğan gibiydi, ama bunu yapmadan önce son dalışından zevk alacaktı.

Bu bir özgürlük duygusuydu, ruhunun tamamen boş olduğu ve huzur içinde olduğu bir andı.

Ancak… tam da Gökdoğan huzur içindeyken, göğsünün önündeki taş aniden harekete geçmeye başladı. İnanılmaz miktarda ısı ve geniş bir alana yayılan güçlü bir enerji açığa çıkarıp kaynamaya başlayan su gibi, uzayın bükülüp çarpıklaşmasına neden oldu. 

Bu oluyordu! Yine oluyordu! Gökdoğan aniden bir şeyler anlamış gibi göründü ve yüzmeyi bilmeyen boğulmakta olan bir adam gibi delice çırpınmaya başladı. Etrafındaki boşluk, bir su birikintisi karıştırıldığında oluşan anafor gibi görünen bir girdaba dönüştü.

Bir an sonra… tüm dünya bölünmüş gibi görünüyordu.

Gökdoğan aniden her şeyin tam özünü gördüğünü hissetti. Işık yoktu, karanlık değildi, madde yoktu, enerji yoktu. Sadece sayısız titreşen tel vardı. Bazıları düzken diğerleri döngülüydü, ama hepsi bir gitarın telleri gibi titreşiyor ve sallanıyor, böylelikle garip bir melodi üretiyorlardı.

Bu şeyler, her şeyin özünün temelini oluşturuyordu. Sayısız titreşen bu teller, bir araya gelip maddeyi oluşturuyorlardı. Her türlü madde temelde aynıydı. Tek fark, titreşme sıklıklarıydı; bu da onların farklı şekillerde tezahür etmelerine neden olarak, sonunda bu çok çeşitli dünyayı oluşturan birçok farklı madde türünü üretiyorlardı. 

Her şey inanılmaz derecede hızlı bir şekilde oldu. Uzay Gökdoğan'ın etrafını sardı ve daha sonra havada düşerken ortadan kayboldu. Dünya yeniden birleştiğinde, Gökdoğan bir moloz yığınının içine düşüverdi.

Düşüş ne hafif ne de çok sertti. Tüm söylenebilecek olan, en azından yerle temas ettiğinde etrafa saçılmamış olmasıydı. Az önce birkaç yüz metre düşmüş olması mümkün değildi. Yine de, Gökdoğan neredeyse bedeni parçalanmak üzereymiş gibi sersemlemiş ve zayıf hissediyordu. Sadece ayağa kalkmak için bile vücudunda kalan tüm enerjiyi toplaması gerekiyordu.

O neredeydi?

Gökyüzü kara bulutlarla dolu, karanlık ve kasvetliydi. Güneş ışığı bulutların içinden geçtiğinde, hüzünlü ve ıssız bir güzellik ortaya çıkarıyordu. Işık, göklerde dolaşan koyu sarı ejderhalara benziyordu. Buradaki hava, birazcık tozluydu ve buraya rüya gibi bir nitelik kazandırıyordu. 

Uçurum neredeydi? Uçurum yoktu!

Akşam karanlığı kadar koyu olan sadece gökyüzü değildi. Onun etrafındaki bin kilometrelik dünya, saçılmış kayalıklar ve inişli yokuşlu düzlüklerden başka bir şey değildi. Ne tepeler vardı ne de uçurumlar... Ancak boş arazilerde sessizce duran antik ama güzel harabeler vardı.

Bu harabeler, Gökdoğan'ın geçmişte gördüğü çorak arazilerdeki tüm harabelerden çok daha eski görünüyorlardı ve o harabelerden tarz olarak da tamamen farklıydı. Binaların büyük çoğunluğu dik taş sütunlara benzerken, diğerleri mükemmel bir biçimde oluşturulmuş geometrik şekillere benziyordu. Piramitler vardı, küpler vardı, küreler vardı, sekizyüzlüler vardı ve daha fazlası… Her ne kadar onlar sayısız yıldır rüzgârlar ve tozlarla vaftiz edilmiş olsalar da, büyük çoğunluğu ayakta kalmaya devam ediyordu.

 

Her bir bina, belirli bir ahenk veya ritmi izleyen karmaşık, kavranması güç diyagramlarda birbirine bağlanmış dekoratif bir yazıyla kaplıydı. Bu şeyler kesinlikle dünyadaki herhangi bir çağdan veya dönemden değildi. Etrafındaki alan devasa canavarların kemikleriyle doluydu ve kemiklerin büyüklüğünden yola çıkarak bu dev yaratıkların en az yüz metre uzunluğa sahip olması gerekiyordu.

Gökdoğan, tüm bunlara inanmakta güçlük çekiyordu. Burasının, onun yaşadığı dünya olması kesinlikle mümkün değildi! Ne olup bittiği hakkında hiçbir fikre sahip olmasa da, tam da hayatı tehlikedeyken, anlaşılan o garip taşı yanlışlıkla bir şekilde aktive etmeyi başarmıştı. Onu uyandırmış, enerjilerini serbest bırakıp Gökdoğan'ın bu yere ışınlamasını sağlamıştı. 

Böyle bir şey zaten bir kez olmuştu. Gökdoğan, bir yıl kadar önce, o tünellere zorla sokulduğunda buna benzer bir şey yaşamıştı. İki güneşi olan bir yere ışınlandığını halen açıkça hatırlıyordu… ama tuhaf olan şey, bu kez tamamen farklı bir yere gönderilmişti. Taşın onu gönderdiği yerler rastgele mi seçiliyordu? O zaman şimdi neredeydi?

Gökdoğan, mutlak ölümü atlatıp hayatta kalmış olmanın mutluluğunu hissetti, ama aynı zamanda, bilinmeyenle ilgili kafa karışıklığı ve korkuyla doluydu. Ya tüm bu dünyadaki tek kişi oysa? Sonsuza dek burada hapsolacak mıydı? Ne yapmalıydı?

Gökdoğan paralı askerleri ve sefil ölümlerini tekrar hatırladı. Hepsi onun için ölmüşlerdi! Siyahlı adam paralı askerleri öldürdükten sonra, bir sonraki hedefi kesinlikle Kanlı Kraliçe olacaktı.

Gökdoğan Tartarus için intikam almak zorundaydı! Geri dönüp Kraliçe’yi uyarması gerekiyordu! Ve o iğrenç ‘iblisi’ öldürmek zorundaydı!

Gökdoğan boynundaki taşı sıktı ve “Beni geri gönder!” diye bağırdı. “Beni anlıyor musun? Hemen geri gönder!” 

Taş bir kez daha sessizleşmişti. Gökdoğan onu ne kadar salladıysa da, hiç tepki vermedi. Gökdoğan'ın bunu şimdilik bir kenara koymaktan başka seçeneği yoktu. En azından hayatta kalmayı başarmıştı; yaşadığı sürece, geri dönmenin bir yolunu bulurdu. Kendisini sakinleşmeye zorladıktan sonra harabelerin içinde arama yapmaya başladı.

Kalıntılar boyut olarak devasaydılar; sadece sıradan taş sütunlar bile yüz metre boyundaydı. Gökdoğan onlarla kıyaslandığında yavaşça etrafa saçılmış taşların arasından geçmekte olan bir karınca gibiydi, Uzaklarda, her yanında bir heykel olan inanılmaz genişlikte dikdörtgen bir dikilitaş vardı. Heykeller insan heykeli değildi; daha önce hiç görmediği bir çeşit tuhaf yaratıktı.

Gökdoğan ne heykellerle ne de binalarla ilgileniyordu. Ancak, dikdörtgen dikilitaşın içinde bir açıklık keşfettiği zaman meraklandı. Bayağı rüzgâr yemişti ve dili damağı kurumuştu; kalan enerjisini sadece etrafta rastgele dolaşarak harcayamazdı. Önce binaya girip bir süre dinlenmeye karar verdi.

Binaya geçiş yolu son derece büyüktü ve duvarları karmaşık resimlerle kaplanmıştı. Gökdoğan garip yazıyı tanımasa da, resimlerin bir tür dini ritüel yapan bu dünyadaki insanları resmettiğini az çok anlayabildi. Gökdoğan, bir şeyleri daha yakından inceleyecek durumda değildi, ancak binanın iç kısımlarının aydınlatıldığını fark edince şaşırdı. 

Işık duvarlardan, sütunlardan, tavandan ve hatta katın kendisinden geliyor gibiydi. Bu binanın yapıldığı garip malzeme, anlaşılan dış dünyadan gelen ışığı emip ardından onu içeride serbest bırakıyordu. Dışarıda ışık olduğu sürece, binanın iç kısımları asla karanlık olmayacaktı. Gökdoğan bunun hangi prensiplere göre işlediğini anlamamıştı, umurunda da değildi.

 

Gökdoğan aniden donakaldı. Havada garip bir dalgalanma olduğunu belli belirsiz bir şekilde hissedebiliyordu, ona oldukça tanıdık gelen bir dalgalanmaydı bu. Bu dalgayı yaratan kutsal bir emanet olmalıydı.

Gökdoğan gergin bir şekilde “Orada kim var?” diye seslendi. Fakat tek cevap, sesinin boş bina içindeki yankısıydı.

Gökdoğan, dalgalanmaların kaynağına doğru yavaşça ilerlerken şeytan çıkarıcı asasını çıkardı. Birden çok sütunu geçtikten sonra, sonunda kaynağı buldu. Bu gerçekte yere çökmüş, sırtı Gökdoğan'a bakan bol cüppe giymiş bir adamdı. Yüzünü arkadan görmek mümkün değildi, ama Gökdoğan bu adamın bedenini çok kalın bir toz tabakasının kapladığını anlamıştı, öyle kalın ki, adam binanın bir parçası haline gelmiş gibi görünüyordu.

Gökdoğan yavaşça bakışlarını daha yükseğe çevirdi. Siyah cüppeli adam, devasa bir put gibi görünen bir şeye dönüktü. Işıklandırmanın loşluğu nedeniyle Gökdoğan, putun tam olarak neye benzediğini anlayamıyordu. Üç bıçaklı şeytan çıkarıcı asasıyla diz çökmüş adamı dürtmek için yanına gitti.

Gökdoğan bunu yapar yapmaz, bir toz patlamasıyla cüppe tamamen çöktü ve aşınmış kemikler ortaya çıktı. Gökdoğan elinde olmadan öksürmeye başladı. Ah, lanet olsun. Kemiklerinin çoğu bile parçalanmış, çok uzun zaman önce ölen biriydi bu.

Gökdoğan siyah cübbeleri alıp güzelce silkeleyerek büyük miktarda kemik tozu çıkardı. Anlaşılan, bu aslında bir çeşit başlıklı pelerindi.

“Dur bir dakika, bu bir emanet!” Başlıklı pelerin, yok olmadan binlerce kışa dayanmıştı. Gökdoğan, onun neyden yapıldığı hakkında hiçbir fikri yoktu, ama ellerinde tutarken tamamen ağırlıksız olduğunu hissediyordu. Oldukça kirli ve çirkin görünüyor olsa da, son derece parlaktı ve dokusu hoştu. Ancak, Gökdoğan’ın merakını cezbeden asıl şey, cübbenin kutsal emanet dalgaları yayıyor oluşuydu.

Gökdoğan’ın yüzünde oldukça heyecanlı bir ifade belirmişti. Daha sonra döndü, uzanıp yerdeki kemik parçalarını evirip çevirmeye başladı. Yaklaşık bir yılını Mantis'le birlikte cesetleri parçalara ayırma ve anatomi çalışarak geçirmişti ve bu yüzden insanın iskelet yapısına oldukça aşina olmuştu. Çok açıktı ki bu kemikler bir insana ait değildi. Ancak, bu pek de önemli değildi; zira daha da önemlisi, Gökdoğan, kemikler arasında emanet dalgaları yayan başka bir nesne bulmuştu. 

Bu nesne bir sukabağı gibi görünüyordu. Avuç içi büyüklüğünde ve alev kırmızısıydı, ama koyu altın renk rünlerle kaplıydı. Dalgaların gücünden yola çıkarak, bu muhtemelen oldukça güçlü bir emanetti. En azından Kanlı Kraliçe'nin kullandığı kutsal haç kılıcına denkti ve hatta belki de daha da güçlüydü.

“Yani bu bir iblis avcısının iskeleti mi?” Gökdoğan yere saçılmış kemiklere baktı, şaşkındı. Burası besbelli, Gökdoğan'ın geldiği dünyanın bir parçası değildi. Neden, o halde, burada da iblis avcıları vardı? Ve ceset bu putun önünde diz çöküyordu. Bunlar sözde 'tanrılar' mıydı?

Gökdoğan iki kutsal emaneti silip temizledi, sonra onlara yakından baktı. Başlıklı pelerin ve sukabağının üzerinde tuhaf birer işaret olduğunu gördü. Onları karşılaştırmak için şeytan çıkarıcı asasını çıkardı ve işaretlerin neredeyse aynı olduğunu fark etti!

Ancak, bunun ne anlama geldiğini iyice düşünmeye fırsat bulamadan, salonun dışından derin bir tıslama duyuldu.

Gökdoğan'ın tüm vücudu, muazzam bir tehlike duygusu zihnini ele geçirirken gerildi. Gökdoğan sesin geldiği yöne doğru bakmak için dönünce, taş sütunlar boyunca yavaşça ilerleyen devasa bir gölge gördü.

“Bu da ne böyle?! Dev bir yılan mı? Ama çok büyük!”

Yaratığın gövdesi tek başına Gökdoğan'dan dört veya beş kat daha kalındı ​​ve bedeni tarif edilemeyecek kadar uzundu. Gövdesini taş sütunlardan birinin etrafına doladı, kül beyaz pulları soğuk-metalik bir parıltıyla ışıldıyordu. 

Tıslamalar diğer yönden de duyulabiliyordu. Gökdoğan, içeride bu yaratıklardan sadece bir tane olmadığını dehşetle fark etti. Her bir sütunda, yavaşça aşağı doğru ilerleyen bu yaratıklardan vardı. Her bir yaratık tarif edilemeyecek kadar büyüktü ve Gökdoğan’ın çevresi tamamen sarılmıştı.

Dev, kül-beyaz yaratıklardan biri, Gökdoğan'a en yakın sütundan yere indi. Başını yavaşça uzattı ve Gökdoğan onu açıkça görebildiğinde kafa derisinin uyuştuğunu hissetti. Bu canavar, devasa bir yılanın vücuduna sahipti, ama başı bir aslana aitti ve gözleri soğuk bir yeşil ışıkla parlıyordu.

Aniden canavar, bir yıldırım çarpması kadar hızlı hareket ederek, Gökdoğan'a doğru hücum etti.

Gökdoğan daha önce hiç böyle korkunç bir canavar görmemişti. Büyük olasılıkla, tüm Tartarus şirketi dirilse bile, tek sonuç onların ikinci kez yok oluşu olurdu… ve bu şeylerden onlarca vardı!

Ama canavar tam da büyük ağzını açıp ısıracaktı ki, Gökdoğan'ın boynundaki garip taş aniden bir kez daha uyandı ve saçtığı ışıkla, canavarın çenesi üzerine kapandığı anda çocuğun ortadan kaybolmasını sağladı.

Gökdoğan bir kez daha çorak arazilere geri dönmüştü.

Tam olarak neler oluyordu böyle? Gökdoğan sessizce şok içinde bakakalmışken, tuhaf taş yavaşça bir kez daha söndü. Bu sefer, daha da derin bir uykuya dalmış gibi görünüyordu.

Gökdoğan'ın elindeki başlıklı pelerin ve küçük sukabağı, hepsinin sadece bir rüya olmadığının kanıtıydı. Gerçekten hayal bile edilemeyecek kadar tuhaf bir dünyayı ziyaret etmiş, sonra da çorak arazilere ait olmayan kutsal emanetlerle geri dönmüştü. Gökdoğan, bu garip taşın yeteneklerinin doğasını az çok anlamaya başlamıştı. 

Neden bu tür yeteneklere sahipti? Bütün bu dünyalar nasıl birbirine bağlıydı? Bunlar Gökdoğan'ın daha sonra kafa yorması gereken gizemlerdi. Şu anda, onun için en acil şey hemen Karabayrak İleri Karakolu'na dönmekti. Muharebe çoktan başlamış ve Kanlı Kraliçe büyük tehlike altında olabilirdi!

Gökdoğan etrafındaki alana göz gezdirdi. Şanslıydı ki buranın daha önce geçtikleri bir yer olduğunu çıkarmıştı ve Tartarus paralı askerlerinin arazide park ettiği araçları bulabildi. Bir su matarası çıkarıp kafasına dikti ve vücudunu saran serin nem hissinin tadını çıkardı.

Gökdoğan daha sonra 'demir kertenkele'nin üzerine çıkıp, motoru çalıştırdı. Geçtiğimiz birkaç hafta boyunca araçlarda çok fazla bakım çalışması yapmıştı. Aslında onları hiç kullanmamış olsa da, nasıl çalıştıklarını biliyordu. Peki ya sürüş? Onu da hareket halindeyken öğrenirdi.

'Demir kertenkele' yavaş yavaş çorak arazide yol almaya başladı, gittikçe daha da hızlanıyordu. Bu onun ilk araba sürüşüydü ve Gökdoğan, paralı askerlerden aşağı kalmayacak kadar çılgın bir sürücüydü. 

Şu anda, Gökdoğan’ın aklında tek bir şey vardı… mümkün olduğu kadar çabuk geri dönecekti, sonra da bu p*çlerden birkaçını ezecekti!