Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

47. Bölüm Düşen İleri Karakol

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Batan güneş, kavurucu, kurutucu ve yakıcı ışığıyla çorak arazileri pişirmeye devam ediyordu. 

Karabayrak İleri Karakolu’nun kapıları sıkıca kapatılmıştı. Adamlar, ellerinde silahları, sıkıca dizilmiş sabırla bekliyorlardı. Kan çanağına dönmüş binlerce göz, ıssız bölgeye göz gezdiriyordu. Herhangi biri en son uyuyalı, iki gün iki gece olmuştu.

Onların karşısında, sık bir düzende dizilmiş binlerce fevtten oluşan bir ordu vardı. 

Bu fevtler nereden geliyorlardı? Bu fevtler ne istiyorlardı? Kimse bilmiyordu! İki gün önce, mutantlar aniden ortaya çıkmışlardı. İleri karakolun etrafını sarmışlardı ama saldırmayıp sadece uzaktan bakıyorlardı. Karabayrak İleri Karakolu savaşçıları sürekli diken üstündeydi. Uyuyakalmaya cesaret edemiyorlardı ve sinirleri altüst olmuştu. Onların zihinsel olarak çökmeleri yakındı.

Fevtler, iki komutan tarafından yönetiliyorlardı. Birincisi, kanatları olan ve havada uçabilen gagalı bir gençti. İkincisi, öküzünkine benzer kıvrımlı iki boynuzu olan ve derisi bir çeşit siyah metalden yapılmış gibi görünen kaslı bir adamdı. 

Kanatlı genç, ikiz palalarını birbirine sürterken oldukça sabırsız görünüyordu. “Birkaç sefil paralı askerle başa çıkmak neden büyük biraderin bu kadar çok vaktini alıyor? Karabayrak İleri Karakolu zaten abartılacak bir şey değil. İkimiz, onu yok etmek için fazlasıyla yeterliyiz. Hadi başlayalım!”

“Kardeşimizin nasıl öldüğünü unuttun mu?” Boynuzlu adam bir kayaya oturdu ve derin, sabırlı bir sesle konuştu ve onun kaba görünüşüne hiç uymuyordu: “Biraz daha bekle... Sabırsız olma.”

Kanatlı adam, kardeşinin ne diye endişelendiğini anlamıyordu. “O sürtüğün efendimizden daha güçlü olduğunu düşünüyor olamazsın, değil mi?”

“Tuzak olabileceğini göz ardı edemeyiz. Efendimiz uyanık olmalı – O gizli gizli korur, öyle cepheden savaşmaz.” Boynuzlu adam gözlerini yoldaşına çevirdi. “Büyük resme bakarsan, öyle boş beleş yaşamıyoruz. Bizim işimiz, en küçük tehlikenin bile efendimizi tehdit etmediğinden emin olmak!”

Kanatlı adam sessizdi, ikinci ağabeyinin haklı olduğunu biliyordu. Çorak arazilerde kendilerinin solda sıfır bırakan güçler iş başındaydı. Çorak arazinin bir efendiye ihtiyacı vardı.

Tam o anda bir çığlık, göreceli sessizliği kırdı. Eski püskü bir çorak arazi zeplini onlara doğru geliyor, rüzgâr ve kum akımı yaratıyordu. Yüz metre uzunluğundaydı ve Karabayrak İleri Karakolu'na doğru yol alırken karanlık ufku yarıyordu. 

Sonunda dönmüş müydü? Katliamı başlatabilirler miydi? Kanatlı adamın gözleri tehlikeli bir şekilde heyecanla parıldıyordu. Boynuzlu yoldaşı kayanın tepesinden kalkıp dikildi.

Birdenbire şiddetli bir rüzgâr etraflarını sardı. Buram buram kalkan kum bulutları sanki dev, görünmez ellerle karıştırılıyor gibiydi. Bulutlar, bir kasırga olana kadar dönüp durdular.

Karakolun savunucuları, doğaüstü bir felaketin oluşumuna bizzat tanıklık ederken hayrete düşmüşlerdi.

"S*ktir!"

“Bu ne be?!”

Kasırga hızla ilerleyerek, yolundaki her şeyi kuma boğulmuş havaya fırlattı. Bunun sesi, yüz binlerce çıngıraklı yılanın kuyruklarını sallaması gibiydi.

 

Elit askerlerin çığlıkları diğerlerine sesleniyordu. “Yere yatın!” 

Bir an sonra kasırga, eğreti siperleri vurup parçalara ayırdı. On asker taş döküntüleri gibi gökyüzüne savruldu, çığlıkları bile ölümcül kumlarda kayboldu. Kuvvetli rüzgârlar yakınlarda bulunan daha zayıf yapıdaki binaları moloz haline getirdi. 

Çağrılan fırtına ileri karakolun savunmasını delerken, hızla azalmaya başladı. Ancak bu sevindirici bir olay değildi, zira her tarafa kum bulutları yayıp savunucuları kör ediyordu. Dünyaları boğucu bir sise dönüşünce, ileri karakol savaşçıları arasında kaos patlak verdi.

Boynuzlu adamın gözlerinde çılgınca bir bağnazlık parlıyordu. “Efendimiz bize siper bahşediyor. Darmaduman edin burayı!”

Kanatlı komutan heyecanla haykırdı. Sertçe çırptığı kanatları, peşinde toz girdapları bırakarak onu havaya yükseltti. Bir kurşun gibi gökyüzünden fevtlerin kana susamış haykırışlarının korosuna atıldı. Birlikte rüzgâr ve kumların arasından, Karabayrak İleri Karakolu'nun çökmekte olan duvarlarına doğru yol aldılar.

Sonunda, savaş başlamıştı!

"Geliyorlar!" 

“Herkes, savaş için hazırlansın!”

Savaşçılar, karanlıkta koşuşturuyorlar, bir tür savunma düzenini oluşturmak için acele ediyorlardı. Bir çorak arazili duvara tırmanıp ağır baltasını sallayarak savunucuların üzerine çullandı. Bir savaşçının kafasını, mide bulandırıcı bir çatırtı sesiyle kestikten sonra geri çekip bir diğerine yöneldi.

Kan dondurucu iniltiler kumlu karanlıkta yankılanıyordu. İki taraf birbirine girmişti.

Karabayrak İleri Karakolu'nun savunmasının büyük bir darbe aldığı, son saldırıdakinden bu sefer üç kat fazla fevt vardı. Elit kadrodan geriye kalanlar, savunucuları toparlayıp umutsuz savaşa hazırlanmışlardı.

O an üzerlerine bir gölge uzandı. Gözlerine batan kumların arasından güçlükle bakan ileri karakol savaşçıları, gökyüzünü yaran oval bir şekil seçebildiler. Bu siyahlı adamın zepliniydi. Bu düşünce tam da akıllarından geçerken, bir dizi çatırtı sesi duyuldu.

“Ahh! Ahhhh! Ahhhhhh!!”

Mermiler, adeta bir dolu gibi üzerlerine yağıyor, savunucuları deşerek onları kan fışkırtan fıskiyelere çeviriyordu. Et ve kandan ibaret hangi canlı, sıcak kurşun fırtınasından sağ çıkabilirdi ki? Bu mermiler çorak arazilerin nadir bir hazinesinden, zeplin çerçevesine çivilenmiş bir mini silahtan dökülüyordu. Hangi tarafın avantajı olduğu şimdiden çok açıktı.

İleri karakol savaşçılarını bir afet vuruyordu. Düşman zeplin, nereden geçerse geçsin, arkasında ceset yığınları ve kan nehirleri bırakıyordu. Fevtler, sürüler halinde duvarların arasından geçip cehennem yerine üşüşerek kendilerine kurban arıyorlardı. Erkekler, kadınlar, çocuklar – onlar için fark etmiyordu, eğer nefes alıyorsa onu parçalıyorlardı.

Buna savaş bile denilebilir miydi? Bu adeta bir soykırımdı! 

Karabayrak İleri Karakolu düşmüştü. Artık çorak topraklardaki toplumun bir kalesi değildi. Kanlı Kraliçe, her adımında hafifçe sallanarak katliamda yol alıyordu.

Bütün bu insanlar onun yüzünden ölmüştü. Her ne kadar o tanrıların bir çocuğu, bu kâfirleri hor gören asil bir iblis avcısı olsa da, onların kalpsizce katledilmelerine tanıklık etmek, aklından çıkarabileceği bir şey değildi.

Onlar kötülük içinde ve cahilce yaşayan insanlar da olsalar - yine de insanlardı!

Bu çatışmayı kimin kazanacağı konusunda hiçbir şüphe kalmamıştı. Fevtlerin sayıca ve diğer yönlerden ezici üstünlükleri, Karabayrak İleri Karakolu için çok fazlaydı. Daha güçlü olsa bile, Kanlı Kraliçe bu kötü durumu tersine çeviremezdi.

Karabayrak İleri Karakolu, tarihe karışmaya mahkûmdu. Sakinleri ya ceset gibi çürümeye terk ediliyordu ya da ayaklarının onları götürebileceği her yöne kaçıyorlardı. Tüm bu süre boyunca, her yanda çığlıklar, kanlar, cinayet, vahşet vardı - bu kabus kimin ruhunda iz bırakmazdı ki?!

Dört veya beş kişilik bir fevt grubu, Kanlı Kraliçe'nin karşısına çıktı. Hemen baltalarını çektiler ve gırtlaksı bir savaş çığlığıyla, onun üzerine atıldılar.

Kraliçe ayağıyla vurup yarısı toprağa gömülmüş demir bir kılıcı, tek bir akıcı hareketle yerden kaldırdı. Onu havada yakaladı ve çete yaklaşmaya bile fırsat bulamadan çizgi halinde soğuk ışıklarla karşılaştılar. Titiz, ölümcül, kuvvetli! Fevtler açık boğazlarından kanlar fışkırtarak birbiri ardına yere düştüler.

İblis avcıları, Elysium topraklarının en güçlü savaşçılarıydı. Kutsal emanetlerinden yoksun olsalar bile, tipik bir düşman onlara karşı duramazdı.

Rüzgârla savrulan kumlardan arasından, kemik uçlu bir dokunaç kümesi hızla ileri fırladı. Savrulup acımasız bir kıyma makinesi gibi havayı yardılar. Düzensiz ve ölümcül, bu ani saldırıdan korunmak neredeyse imkânsızdı.

Clang, crack, bang!

Kraliçe'nin elindeki kaba demir kılıcın, sanki kendine ait bir iradesi vardı. Bir engerek yılanı gibi, dokunaçlara doğru uzanıp her birini bloke etti. Hiçbiri onun savunmasını aşmayı başaramadı.

Yukarıdan tiz bir bağırış duyuldu. Bir çift pala, Kraliçe’ye doğru ölümcül bir yol alıyordu. Kar beyazı boynuyla buluşup başını vücudundan ayırmaya hazırdılar.

Kanlı Kraliçe tam zamanında geri çekildi. O, sadece palaların geçtikleri sırada birkaç saçı tıraş ederken havada saçtıkları pırıltıyı görebilmişti. Bir an sonra, az önce ona saldıran silahların sahibi ortaya çıktı. Yıldırım kadar hızla tekrar saldırdı.

Kraliçe kılıcı etrafında çevirip geriye doğru kavradı.

Clang! Demir kılıç, palaları uzağa savurdu!

Sonra ayaklarının altındaki yer sarsıldı, ardından da gürültülü bir kükreme ve parçalanan taşların sesi geldi. Gözünün köşesinden, solunda bir yapıyı parçalayarak dışarı fırlayan devasa, zifiri kara bir siluet gördü. Duvar, bu canavarı en ufak derecede yavaşlatmış gibi görünmüyordu ve Kraliçe'ye doğru kana susamış bir gergedan gibi geliyordu.

Yine bu yeni tehdidi karşılamak için Kraliçe kılıcını salladı. Bunu takip eden, çeliğin kulak çınlatan parçalanma sesiydi. Kanlı Kraliçe, elinde harap olmuş kılıçla geriye doğru sendeledi. Çarpışmanın katıksız gücü resmen silahını toza çevirmişti. Bu düşman her kimse, Bozayı ve Çılgın Köpek'i de aşan bir güce sahipti.

“Kendini yalnızca üstünkörü bir kılıçla kombine bir saldırıdan korumak…” Huzursuzluk veren siyahlı adamı kum fırtınasından çıktı. Onun solunda Kraliçe’yi neredeyse dümdüz etmeye kalkışan boğa boynuzlu canavar vardı. Sağında ise bir çift kanatlı daha genç bir savaşçı duruyordu. Bunlar bir süre güçlü Kraliçe’ye aç gözlerle baktıktan sonra, siyahlı adam alçak, pürüzlü sesiyle tekrar konuştu. “'Kanlı Kraliçe, hak edilmiş bir lakap.”

O konuşurken, siluetler ona doğru yaklaşmaya başladı, kumların arasından zar zor seçiliyorlardı. Yirmi elit fevt olarak belirdiler, ellerindeki yaylar çekiliydi. Bunlar Kraliçe'nin harap kılıcının parçalarından daha ölümcül silahlardı.

Yüzü şeytani maskenin ardında gizli olan Kraliçe'nin ne düşündüğünü saldırganlardan hiçbiri bilmiyordu. O parçalanmış silahını hemen bir kenara attı. Çıplak elleri, hızla yanan alev topları ile doldu.

Bu üç mutant, tipik düşmanlar değillerdi!

Öndeki siyahlı adamın hızlı bir şekilde yeniden iyileşebildiğini biliyordu. Sadece tek, kati bir saldırı onu yere indirdi, aksi halde onu öldürmek neredeyse imkânsızdı. Boğa boynuzlu insan-canavar güç odaklıydı ve ondan gelen tek bir darbe, ya onu sakat bırakır ya da doğrudan öldürürdü. Kanatlı genç, büyük hız ve keskin tepki süresine sahip doğaüstü çevikliğe sahipti. Ona karşı, ölüm kalım savaşı göz açıp kapayıncaya kadar çabuk sonuçlanabilirdi.

Üçüne karşı, iblis avcısı bile denk değildi. Emanetleri kullanmak zorundaydı!

Ne kadar güçlü olsa olursun, Kanlı Kraliçe’nin de sınırları vardı. Bu üç mutanta karşı savaşırken, kendini çevreleyen bu suikastçılardan nasıl koruyabilirdi ki? Dahası, yaraları tam olarak iyileşmemişti ve en rahatsız edici üç saldırganından çabucak kurtulmak kolay bir iş olmayacaktı.

Siyahlı adamın sesi, mezar gibi soğuktu. "Gebertin onu!"

Yüklerini kaybeden yayların tıngırtısı havayı doldurdu.

Kraliçe kendini çökmüş bir duvarın arkasına attı ve ölümcül oklar siperine gömüldü. Kanatlı mutant neşeyle dolu bir çığlık atarak bir meteor gibi onun üzerine inmek için havaya fırladı. Siyahlı adam ve boynuzlu savaşçı onun peşinden koştu. Anında onun karşısında buluştular.

On fevt, Kraliçe’nin ayaklarının tam dibindeydi.

Onların iki katı kadar kuvvetli olsa da, yine de Kraliçe sayıca güçsüz kalıyordu. Sadece karanlıktan atılan oklardan sıyrılmak değil, aynı zamanda üç mutanttan ve bir fevt grubundan kendini korumak zorundaydı.

Thud! Kraliçe, bir şeyin omzuna vurduğunu hissetti ve ardından omzundan kanlar fışkırdı. Bir keskin nişancı tarafından vurulmuş ve yaralanmıştı!

Mükemmel zamanlama ile kanatlı adam ona palalarıyla saldırdı. Siyahlı kurnaz adam, kırbaç benzeri dokunaçlarını savurdu. İki boynuzlu adam, önündeki engele rağmen ileri hücum etti, mürekkep gibi siyah yumruklarını sallayarak. 

Kanlı Kraliçe'nin gözlerinde gazap, öfke ve soğukkanlı bir canilik belirdi.

Sağ yumruğunu sıktığında eldiveni alevlendi. Yumruğunu savurunca, bir ejderhanın ağzından çıkan alev gibi, bir ateş akımı dışarı doğru patladı. Tüm heybetine rağmen, boğa boynuzlu mutantı bir bez bebek gibi birkaç metre uzağa uçurdu.