Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

48. Bölüm Kargaşa

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Kanlı Kraliçe'nin iki kutsal emaneti vardı. Biri eline taktığı eldiven olan 'Yanan Melek'ti, diğeri ise kutsal haç kılıcıydı. İkisi de klanından emanetlerdi. 

Efsanelere göre, eğer iblis avcısı yeterince güçlüyse, yanan meleğin bir dokunuşu her şeyin alev almasına neden olabilirdi. Odun, taş, hatta demir - bir dokunuş alev saçmaları için yeterliydi. Yanıcı ya da yanmaz, emanetin gücü hepsini yok ederdi. 

Kanlı Kraliçe, anlatılan efsaneler kadar güçlü olmasa da, et ve kandan oluşan ulaşabileceği tüm engelleri yakabilirdi. Onlara elini sürdüğünde kurbanını hiçbir şey koruyamazdı.

Ancak darbesini indiğinde ete vurmuş gibi hissetmedi. Ona metal gibi geldi. Boynuzlu adam alevle sarıldı ama alevler onun hayati bir parçasına ulaşamadı. Mutant, ateşi söndürmek için bir an için kumda yuvarlandı ve sonucu, görünen o ki sadece göğsündeki bir yanık iziydi. Hayatını tehdit edecek bir şey kesinlikle yoktu.

Siyahlı adam alaycı bir kahkahayla tısladı. “İkinci biraderin çok güçlü bir savunması vardır. Genç bir iblis avcısına göre zayıfsın. Efendimizle yüzleşecek kadar güçlü olduğuna gerçekten inanıyor muydun? Ne saflık ama!"

“Beklemediğim şey şu ki…” dedi Kraliçe maskesinin altından, “’efendiniz’, böyle aptal itler yetiştirmeye çok meraklıymış!” dedi.

Hiçbiri kadının hakaretine alınmadı ya da öfkelenmedi – zira bunda hemfikirlerdi. Her biri efendisinin sadık hizmetkârı ve hizmetindeki vahşi köpek olmaktan gurur duyuyordu. O emrederse, kim ya da neden diye sorgulamadan, söylediği kişilerin kafalarını koparırlardı.

“Siz iblis avcıları çok mu farklısınız? Aynı köpek, kayışını tanrılar tutuyor. Hiç de farklı değiliz, sen ve ben!”

“Dogmatik varsayımlarınız nedeniyle gerçeği kabul etmeyi reddediyor ve bize saldırıyorsunuz. Kendinizi bu kadar üstün görmeye ne hakkınız var? Çorak arazileri anladığını mı sanıyorsun? Hangi hakla bizi yargılıyorsunuz?”

Siyahlı mutant elini salladı. Fevtler silahlarını kaldırıp kadının işini bitirmeye hazırlandı. 

Kanlı Kraliçe, saklandığı yerden cehennemden çıkan bir yarasa gibi fırlayıp kaçtı. Mermi ve tatar yayı okları onu takip edip ayaklarından birkaç santim uzakta kuma gömüldüler. Yükseklerden inen kanatlı mutant onu gölgeledi. Mutant, palalarını ters döndürüp hızla ve vahşetle savurdu, sanki düzinelerce darbe yağıyor gibiydi. 

Kraliçe ellerini uzattı, parmakları kaplan pençesi gibi kıvrılmışı. Şaşırtıcı derecede isabetli bir şekilde kanatlı adamın bulanık palalarını havada yakaladı ve avuç içlerinde bulunan gücü onlara geçirdi. Hemen ateşle parlamaya başladılar.

Kanatlı adam acıyla inledikten sonra elleri gevşedi ve uzağa savruldu. Siyahlı adam ve boynuzlu arkadaşı başka bir girişim için hücum etti.

Siyahlı adam ilk önce saldırıp engereğe benzeyen beş dokunacını şiddetle salladı. Baş döndürücü doğrulukla belirli hedeflere doğru ayrıldılar; kadının yüzü, boğazı, göğsü ve diğer hayati bölgeleri… Yüz okçunun attığı oklara benzer bir şekilde ilerlerken tıslayıp tiz bir sesle kadının kalbine yöneldiler. Boynuzlu adamın saldırıları gösterişli ve hatta pek de yetenekli değildi. Ezici bir güce dayanıyordu ama yumruğu o kadar şiddetliydi ki, etkileri darbenin inişinden önce bile hissediliyordu. Art arda yumruklar, dağları bile düzlemeye yetecek kadar saf güçle doluydu.

Kanlı Kraliçe geriye savruldu, saldırı kaçışını yavaşlattı; çok az, ama bu yeterliydi. Mermilerden biri hedefini bulup onun uyluğuna gömüldü. Kraliçe dengesini kaybetti.

Kanlı Kraliçesi acıyla dişini sıktı. Ellerine daha fazla enerji topladı ve kanatlı adamın palalarını sıkı sıkıya tutarak onları çekip aldı. Palalar, kırmızı renkte parladılar ve Kraliçe, onları atarken erimiş çelik disklere dönüşmüşlerdi. İkisi de havada patlayıp her tarafa şarapnel parçaları saçtı. Ardından fevtlerin acı dolu iniltileri ve ulumaları duyuldu.

Kraliçe tökezleyip yerde yuvarlandı ve anında tekrar ayağa fırladı. Bacağındaki yara, derindi ve parlak taze kan, yaradan serbestçe sızıyordu; ama şimdi yarasıyla ilgilenecek zamanı yoktu. Siyahlı adamın beş dokunacı onun üzerindeydi ve boynuzlu adam ona doğru geliyordu.

Dokunaçları atlatmayı başardı, ama bunu yaparken kendisini boynuzlu adamın yumruklarına karşı savunmasız bırakmıştı. Adamın darbesi indiğinde, Kraliçe ipleri kopmuş bir kukla gibi ileri karakolun harap binalarına doğru savruldu. Adam canavar gibiydi, tek bir başarılı vuruşu neredeyse onu ikiye bölecekti.

"Onu gebertin!"

Fevtler silahlarını kaldırıp Kraliçe’ye yönelttiler. Boğumlu parmakları tetiklere baskı uygularken, aniden gelen bağırışlar fevtlerin dikkatlerini o yöne çekti. Bir araya gelmiş bir grup ileri karakol savaşçısı, sapkın canavarlara doğru hücum ediyordu. Hazırlıksız yakalanan fevtler, hızla kesilip biçildi.

Kanlı Kraliçe bu fırsatı kaçmak için kullandı. Ağır yaralarına rağmen olabildiğince çabuk hareket etmeye çabalıyordu.

“İleri karakolu savunamıyoruz!”

“Kraliçe, geri çekilmeliyiz!”

Bozayı yumruğunu fevtlerden birinin kafasına tıpkı fazla olgunlaşmış bir kavun gibi geçirdi. Kanla kaplaydı, birazı kendine ama çoğu diğerlerine aitti. Bozayı hemen Kraliçe’nin yanına geldi, onun hayati tehlikesi olan yaralara maruz kalmadığını görünce rahat bir nefes aldı. Ancak yaraları hiç de hafif sayılmazdı ve bu Bozayı’nın içini tarif edilemez bir öfke ile doldurdu.

“O lanet p*çler, Kraliçeme zarar vermeye nasıl cüret ederler?!”

Bozayı on elit savaşçı ve yirmi ila otuz askeri toplanmayı başarmıştı. Hiçbir şekilde güçlü bir birlik sayılmazlardı, ancak acil bir durumda iş görürlerdi. En azından, büyük bir grup fevti sıkıştırabilirlerdi.

Kanlı Kraliçe, şimdi vakit kaybetmemesi ve savaşması gerektiğini biliyordu. Gökdoğan'ın yardımıyla, tamamen olmasa da yaralarından kurtulmuştu. Sadece tam gücünün yüzde altmışından biraz fazlasını yönetebiliyordu. En iyi halinde olmamasının yanı sıra, omzuna ve bacağına da yara almıştı. Boynuzlu p*ç kurusundan yediği yumruk da büyük çapta iç hasara neden olmuştu. Kavgayı sürdürmek sakıncalıydı. 

Bozayı, adına yaraşır bir şekilde tüm gücüyle ona bağırdı. "Gidin buradan!" 

Kötücül, yılan gibi bir kahkaha havada tısladı. “Kaçabileceğini mi sanıyorsun?”

Kanatlı adam, yere doğru alçalıp yerden uzun bir bıçak aldı. Bir grup asker onu durdurmak için harekete geçti, ancak vahşice yaralandılar. Siyahlı adam ve boynuzlu adam öldürmek için saldırdı. Askerlerin çabalarına rağmen, fevtler her taraftan yaklaşıyorlardı.

Savaşçılar, sinek gibi düşmeye başladılar. Onların savunma çemberi hızla küçülüyordu.

Bozayı, çorak arazili adamlardan birini öyle sert yumrukladı ki adamın göğsü içine çöktü. Bir sonraki düşmanıyla yüzleşmek için döndü ve çok büyük bir tanesiyle yüz yüze geldi. Bu kapkaraydı ve kafatasından iki büyük boynuz yükseliyordu. 

“S*ktir git yolumdan!”

Bozayı düşmanının kim olduğunu umursamıyordu. Boynuzlu mutantın göğsüne doğru demir kaplı eliyle bir yumruk salladı. Düşmanı sıyrılmaya ya da engellemeye çalışmadı. Yumruk, boynuzlu adama geldi ve onu birkaç adım geriye sendeletti. Adamı ağzının köşesinden biraz kan sızdı, ama onun dışında canavar hiç etkilenmemişti. 

Ne?

Bozayı, mutanta hayretler içinde baktı. Kendisi ileri karakoldaki en güçlü savaşçılardan biriydi ve sadece Tartarus'un kaptanı Çılgın Köpek ona aşık atabilirdi. Ancak boynuzlu adam hiç umursamamış gibi görünüyordu. Yumruğu ne engellemiş ne de ondan sıyrılmıştı, sanki önemsiz bir şeymiş gibi yumruğa göğüs germişti. 

Boynuzlu adam ağzındaki kanı sildi. Bozayı'ya karanlık, öldüresi gözlerle baktı. “Biraz güçlüsün. Ama yeterince değil!" 

Tam kuvvetli bir yumrukla sözlerini noktaladı.

Bozayı, adamın sözlerini önemsemedi. Yumruğu gördüğü zaman, kendisi de bir tane atarak karşılık verdi. Havada öyle büyük bir kuvvetle buluştular ki gök gürültüsü gibi ses yankılandı. Bunu, parçalanan kemik sesi ve Bozayı'nın kulak çınlatan iniltileri izledi.

Bozayı, elinden geriye kalanı tutarak yere yığıldı. Demir eldiveni içine çökmüş, içindeki parmakları parçalanmıştı. Kolu, kemik parçaları ve yumuşatılmış etten oluşan biçimsiz bir yığıntı haline gelmişti. Birkaç yerden sivri uçlu kemik parçaları çıkmıştı.

“Bozayı!”

Haykırışlar, elit takımın üyelerinden geldi. Yaralı liderlerini tehlikeden kurtarmak için ileri doğru koştular.

Bozayı, Tartarus şirketinin kaptanlarından daha düşük bir etkin güç değildi. Hiçbir elit takım üyesi, yumruk yumruğa bir dövüşte onun bu kadar kötü sakatlanacağını tahmin etmezdi. Sağ kolu resmen yok edilmişti. Bozayı sağ çıksa bile, sonsuza dek sakat kalacaktı!

Bozayı en azından boynuzlu adamın da kanaması olduğunu görüp sevinebilirdi. Ancak bu bakır tenli, demir kemikli canavarın sadece parmaklarının boğumları sıyrılmıştı.

Kanlı Kraliçe, elinden geriye kalanları tutup inleyen Bozayı’ya baktıktan sonra elit askerlerinin birbiri ardına yabani otlar gibi biçildiğini gördü. Her ölüm, gözlerindeki öfkeyi daha da alevlendiriyordu. O gururlu biri değil miydi? İblisleri avlayıp öldürmek için uzak diyarlardan gelmişti, ama avını bile görememişti. Şimdiyse adi ve pis gördüğü adamlar onu korumak için canlarını veriyorlardı!

Boynundan asılı duran haça uzanıp parmaklarıyla onu sardı.

Birkaç mutantı ortadan kaldırmak için kutsal kılıcını kullanmak çok da zor olmamalıydı.

Ancak kılıcı çağırmak için yeteneklerini fazlasıyla zorlayacağını biliyordu. Yani peşine düşecek düşmanlardan korunmak için hiç gücü kalmayacaktı – üstüne üstlük hala bir yerlerde gizlenen bir p*ç kurusu vardı! 

Koruma çemberi daralıyordu. Savaşçılarının ölmekte olduklarını ve şimdi kararsızlığın zamanı olmadığını biliyordu. Kolyeyi sıkıca kavradı ve kuvvetle çekip çıkarmaya hazırlandı.

Siyahlı adam o ufak detayı fark etti. "Dikkatli olun. Her şeyi göze alıp… ”

Cümlesini bitirmedi. Onların beklentilerinin tamamen dışında, gökleri inleten bir kükremeyle bir sahne ortaya çıkıverdi!

Bir araç kum tepeciklerinin arasından geçen bir kertenkele gibi, kum fırtınasını yararak çıkageldi. Bir buldozer kadar yıkıcı bir şekilde, Karabayrak İleri Karakolu'na doğru bir yolu kazıyor, önüne çıkan sayısız fevti ya yere yıkıyor ya da tekerleklerinin altında parçalıyordu. Ve dosdoğru siyahlı ucubenin üzerine geliyordu.

“Geber!”

Gökdoğan, sürücü koltuğundan bağırdı, kıpkırmızı gözleri hedefine sabitlenmişti. Hiçbir şeyi umursamadan gaz pedalına sertçe yüklendi. Siyahlı adam daha herhangi bir tepki veremeden biçilip birkaç lastiğin sırtına takıldı. Demir kertenkele saflarını yarıp geçerken çok sayıda fevt de yol üstünde ezilmişti. 

Gökdoğan aracın kontrolünü kaybetti. Demir kertenkele yana doğru sert bir şekilde eğilip zeminde parçalandı. Ancak bu ileriye doğru devinimini durdurmadı. Birkaç parçası, yakınlarda şaşkınlıkla donakalmış boynuzlu mutanta doğru savruldu.

“Ahhhh!!”

Boğaya benzeyen canavar, meydan okurcasına kükreyip kendini savunmak için kollarını yukarı kaldırdı. Ama birkaç ton bükülmüş metalin dengi değildi. Kum ve taş döküntülerinin dalgasına kapılıp bir bina kümesine savrularak haşat oldu. Mutantın hayatta kalıp kalmadığı belli değildi.

Geniş gözlü ve sarkık çeneli, kanatlı adam ve kalan fevtler, şahit oldukları şeye hayretle bakakalmışlardı.

“Bu da ne be?!”

Kanlı bir el kabinin dışarı çıktı. Kül-siyah pis post zırhlı genç bir adam enkazdan dışarı tırmandı. O yaşıyordu, ama kafasındaki derin yara ve her yanını kaplayan kan, bir bedel ödemeden kurtulamadığını gösteriyordu. 

Gökdoğan görüşünün bulanıklığından kurtulmak için başını iki yana salladı. Gördüğü ilk şey demir kertenkelesinin tekeri altında sabitlenmiş bir şeydi; Maskeli adam!

“Lanet olsun, hala ölmedin mi sen?”

Ölmemişti, ama bundan o kadar da uzak değildi. Alt gövdesi aracın lastikleri tarafından kötü bir şekilde parçalanmıştı. İnanılmaz iyileşme gücü, onun nefes almasını sağlayan tek şeydi.

“Bu… bu sensin!”

Siyahlı adam vücudunu sağ koluyla itip kaldırarak çocuğa baktı. Bu küçük paralı askerin hayatta kalmış olduğuna inanamıyordu!

Gökdoğan kan rengine boyanmış gözleriyle adamın bakışlarına karşılık verdi. Şeytan çıkarıcı asasını çekip çıkardı ve kendini ileri doğru sürüklemeye başladı. Adım adım siyahlı adama doğru ilerledi.  Genç gittikçe yakınlaşırken, siyahlı adam da ona dik dik bakıyordu. Bu sırada adamın içini ensesindeki tüyleri diken diken eden bir his doldurdu. Siyahlı adam, çorak arazinin en vahşi yaratıklarıyla yüzleşmiş olmasına rağmen, o ana dek bunu hiç hissetmemişti:

Korkuyu!