Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

49. Bölüm Son Çılgınlık

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan’ın etkileyici girişi, herkesin ağzını açık bıraktı. Böyle kritik bir anda, bu pervasız, çılgın eylemle iki düşman liderinin üstesinden gelmişti. Bu çocuk çılgın olduğu kadar şanslıydı da…

Siyahlı adam olduğu yere çivilenmişti ve hareket edemiyordu. Yüzünü gizleyen maske kırılmıştı ve altındaki korkunç çirkinliği açığa çıkarmıştı. Tüm insansı özelliklere sahipti; gözler, burun, ağız... Fakat onun çenesi boyunca ve elmacık kemiğinin tepesinde, cılız et lifleri çıkmıştı. Onlar sanki yüzünden yayılan minyatür dokunaçlar gibiydi. Kendi iradeleri varmış gibi adamın bütün suratına yayılmışlardı.

Ayakta olan son lider, kanatlı genç çığlık atarak havaya zıpladı. Onlara doğru kılıcıyla daldı.

Gökdoğan tehlikeyi hissetti ama düşman çok hızlı olduğundan ona karşı kendini savunamayacağını biliyordu. Bütün dikkatini toplayarak tamamen şeytan çıkarıcı asasına odaklandı. Üç bıçaklı tepesi dönmeye başladı. Gökdoğan’ın her adımında ivme kazanıp yerden kum kaldırıyordu.

Hepsi – siyahlı adam, kanatlı adam ve Kanlı Kraliçe- hayret içinde dik dik baktılar.

“O bir iblis avcısı mı?!”

İki mutant donakaldı. O bir çocuktu, ama bu çocuğun şeytan çıkarıcı asasının olması onu tamamen farklı kılıyordu. Karabayrak İleri Karakolu’nun başka bir iblis avcısı olabilir miydi?

Kanatlı mutantın bıçağı, tereddüt ederken birkaç saniyeliğine havada kaldı. O sırada karanlık bir siluet yakındaki harabelerden fırladı ve neredeyse görünmeden bir şeyi ona doğru attı. Ucundan zehir damlayan iki neşter havada ıslık çaldı. Birisi suprasternal çentiğine doğru kıvrılmıştı, diğeri ise göğsüne doğru açılıydı.

Mantis!

Suikastçı, fırsatlardan yararlanmada bir ustaydı. Kanatlı saldırgan Gökdoğan'a saldırmayı bırakıp, kılıcını kendini korumak için kullanmak zorunda kaldı. O ölümcül darbeleri vurmayı başarmıştı.

Şeytan çıkarıcı asanın gücü zirvesine ulaşmak için toplanmaya devam ediyordu.  Gökdoğan ve onun iblis öldürücü silahı etrafında şiddetli rüzgârlar oluşmaya başlamıştı!

Vahşi ve nefret dolu bir ifade dokunaçlı adamın yüzünde beliriverdi. O sol elini savurup kemik uçlu duyargalarını Gökdoğan'a doğru çevirdi. Ancak o ağır bir şekilde yaralanmıştı ve bu onun hem gücüne hem de hızına zarar vermişti. Mantis, iki dokunacı hedef alan başka bir çift uçan bıçakla tepki verip Gökdoğan’ın tehlikeden kaçmasına yardımcı oldu.

Gökdoğan asasını yukarı kaldırdı. Cehennem ateşi gibi kırmızı gözleriyle, olabildiğince sert bir şekilde dönen bıçağını siyahlı adamın kafasına indirdi.

Mutant kendini sağ koluyla korumaya çalıştı ama dönen bıçaktan hiçbir şekilde kaçamazdı. O, uzuvlara saplanıp yarım düzine testere sesiyle eti ve kemiği yardı. Acayip yaratığın kolu faydalı ama acı verici bir şekilde duruyor, şeytan çıkarıcı asanın, hayati bir şeylere çarpmasını önlüyordu.

“Kızgın mısın?” Canavar pürüzlü sesiyle tısladı. “Nefret mi duyuyorsun?” Şimdiye kadar siyahlı adamın diğer yaraları iyileşmişti. Sürünen iki kemik uçlu dokunaç, geri dönüp bir çift kobra gibi Gökdoğan'a saldırdı. “Beni öldürmek için gerekenlere sahip değilsin! Geber!"

Olan biten her şey, Gökdoğan’ın zihninde bir anda canlandı.

Woola’nın donuk, ölü gözlerindeki tatminkâr bakışı, Cooke’un uzlaşılmamış öfkesi ve hüznü, Çılgın Köpek'in ölümünü memnuniyetle karşılarkenki silueti veya Kurnaztilki’nin vefatından hemen önceki samimi bakışları… O gözler, o nefret, o siluet, tüm bu şeyler Gökdoğan’ın aklında tek bir anda billurlaşmıştı.

Gökdoğan, içinde garip bir dalgalanma hissetti, sanki içinde bir baraj patlamıştı. Şeytan çıkarıcı asasının düşmanının kolunu delip geçme sesi arttı ve siyahlı adam, o asanın kendi etini yırtarak daha derine girişini cefalı dehşet içinde izledi.

“İlk kimin öleceğini görelim bakalım!”

Gökdoğan’ın asası, her şeyi fetheden Excalibur kılıcına dönüşmüştü sanki! O, asasını kolunun arasından, ucubenin boğazına ve daha derine onun aşağısındaki toprağa sapladı. Fırıl fırıl dönen bıçak, mutantın kafasını hızlı bir şekilde vücudundan ayırdı ve iğrenç kafa uzaklara doğru yuvarlandı. Hızla genişleyen siyah bir kan havuzu yerleri ıslatıyordu.

Aniden Gökdoğan’ın sırtına bir acı girdi. Siyahlı adamın iki tane kemik çıkıntısı Gökdoğan’ın sırtına batmıştı. Neyse ki o çıkıntılar güçsüzdü ve Gökdoğan’ın kurt postunun kalitesi çok iyiydi. Yaralar çok da kötü değildi.

Kanatlı adamın gözleri öfke ile genişledi. "Ağabey!”

Olan bitenleri dışarıdan seyreden fevtler, hayretle nefeslerini tutmuşlardı. Aslında, Kanlı Kraliçe de öyleydi! Son on yıldaki düşüncelerini şekillendiren inançların yanlış olduğunun farkına vardı. Çorak arazilerden gelen bir kâfir nasıl olur da bir iblis avcısının silahını kullanabiliyordu; hem de böyle bir ustalıkla?

Gökdoğan’ın saldırısı şiddetli ve yıkıcıydı. Sadece kutsal emanetin gücünü çağırmakla kalmamış, aynı zamanda onun iradesi, Kraliçe’nin bildiği tüm acemi iblis avcılarınkinden baskın çıkmıştı. O neredeyse tarikatın tam teşekküllü bir üyesi kadar iyiydi!

Elysium topraklarında bir iblis avcısının eğitimi, hatırı sayılır vakit, kaynak ve enerji gerektirirdi. Kimse birkaç gün içinde zanaatta ustalaşan acemi birisini görmemişti – Hele ki Gökdoğan’ın kuvveti ve psişik gücüne sahip birini hiç görmemişti. Bu kesinlikle imkânsızdı!

Kanatlı adamın kükremeleri Kanlı Kraliçe ve fevtleri tekrar o ana geri getirdi. "Öldürün onları!"

Mantis içeri girdi ve neredeyse yürüyemeyecek kadar halsiz olan Gökdoğan’ı yakaladı. Bir hayalet gibi onun yanına yaklaşarak dedi ki, “Bir yol biliyorum, takip et yoksa ölürsün.”

Şaşırmak için zaman yoktu. Geriye sadece birkaç elit asker, kötü yaralanmış Bozayı ve Kraliçe kalmıştı. Mantis’in arkasından sendeleyerek kaçış yolu arıyorlardı.

Kanatlı mutant kovalamayı bıraktı. Onun öncelikli endişesi, parçalara ayrılmış erkek kardeşiydi. Yanında diz çökünce, kanatlı adam kardeşinin boynundaki ve yüzündeki dokunaçların düzensiz bir şekilde seğirdiğini gördü. Onun ezilmiş köprücük kemikleri de birçok yeni dokunaçları ortaya çıkarmıştı.

Kanatlı mutant derin bir nefes alıp rahatladı. Siyahlı ucubenin neredeyse mükemmel iyileşme güçleri vardı ve son derece karmaşık bir iç yapıya sahip bir meta-insandı. Sonuç olarak, kolay kolay iyileşemeyeceği ölümcül bir yara almış olmasına rağmen, onun hücreleri ve organları hala bir süre aktif ve canlı kalıyordu.

Kanatlı adam onun kafasını yerden toplayıp vücuduna getirdi. Sonra da onun boynunun parçalanmış kalıntılarına yakın tuttu. Ondan uzanan dokunaçlar, sanki ziyafetin kokusunu almış solucanlar gibiydi. Birbirilerinin üzerinde kayıp kafayı sıkıca kendilerine çektiler ve bu sırada hastalıklı et, kendi kendini dikmeye başladı. Kirişler, damarlar ve kaslar, gözleri önünde yeniden canlandı.

 

Gökdoğan neredeyse onu öldürmüştü, neredeyse…

Kenara itince yerinden oynayan büyük kayalar onların etrafına dağılırken büyük bir gümbürtü koptu. Boynuzlu kardeş, tepinerek harabelerden ortaya çıktı ama yaralarının gerçekte hissettirdiğinden daha kötü görünüyordu. Onun sinirli bakışları bölgeyi baştan aşağı süzdü. “Nereye gittiler?”

“Bu inanılmaz!” Kanatlı adamın, ağabeyinin iyileşmesine yardımcı olması gerekiyordu. Başını çevirip boynuzlu adama doğru bağırdı. “Uzağa gitmiş olamazlar, derhal peşlerine düş!”

Boğaya benzeyen mutant, otuz kırk kişiden oluşan bir fevt grubu toplayıp takibe başladı.

Karabayrak İleri Karakolu düşman tarafından ele geçirilmişti. Nereye bakılırsa bakılsın, her tarafta canları için savaşan vatandaşlar vardı. Fevtlerden daha çok savunucular vardı, ama iki taraf aynı güce sahip değildi. Bu eşitsizlik, fevt zeplinini ve ağır silahlarını hesaba katmadan önce bile vardı. Kimse kaç tane biçip öldürdüğünü bilmiyordu, ama akan kanlar nehir haline gelmişti.

“Düşmanlar her yerde, duvarların içinde ve etrafındalar!” dedi, yılgın Bozayı. “Buradan nasıl çıkacağız?”

Mantis sanki hiçbir şey duymamış gibi davranıp tereddüt etmeden yoluna devam etti. Beraber yollarına devam ederlerken, aniden üzerinde yürüdükleri kumun güçlü bir rüzgârla havalandığını fark ettiler. Fevt zeplini, onların tam üzerindeydi.

Bozayı morali bozuk şaşkınlıkla yukarı baktı. "İşte bu çok fena!"

Püsküren volkan çatırtıları havayı doldururken, mini silahı canlandı. Mermiler havada uçarken, çevre resmen harabeye dönüştü. Daha yavaş savaşçılardan birkaçı, çığlık atarak yere serildiler ve yaralarından kanlar fışkırıyordu.

Zeplin onları sıkıştırmıştı!

Gökdoğan o kadar bitkindi ki bir ayağını diğerinin önüne koymakta bile zorlanıyordu. Bozayı ve Kanlı Kraliçe ciddi şekilde yaralanmış ve ne yazık ki bu onları yavaş ve savunmasız hale getirmişti. Düşman gemisi havada on metreye kadar alçalmıştı ve bölgeyi mermi yağmuruna tutmaya devam ediyordu. Kaçış kesinlikle imkânsızdı.

Mantis hızla koşmaya devam edip, aniden bir kazı alanına doğru yön değiştirdi. Bu çukurlar kazıcıların, kalıntıları ve diğer hazineleri arayarak kendi isimlerini aldıkları yerlerdi. İleri karakolun mallarının çoğu- araçlar, silahlar veya edevat olsun  - böyle çukurlardan geliyordu. Birçoğu bu bölge etrafında yer alıyordu. Ancak değerli bir şey bulunmadığı için o çukur, yıllar önce kapatılmıştı.

Mantis’in gittiği yer işte oydu.

Bu kazı alanlardan bazıları, derin ve uzak yeraltına giden gizli kanallardı. Kanallar her yere uzanıyor gibiydi ve ileri karakol boyunca çeşitli yerlerden çıkıyordu. Yıllardır elit kadroyu yönetmiş olsa da, Bozayı bile bu kanalların burada olduğunu hiç bilmiyordu.

Gittikçe ufalmış olan grup, tünellere atıldı, Fevtler de tam arkalarındaydı. Dışarıdaki boynuzlu mutant, yakındaki bir külüstürden aşınmış demir bir levha kopardı ve onu bir frizbi gibi onların arkasından tünele fırlattı.

“Ah!”

Metal levha, askerlerden birine gömüldü. Saplanmadan önce belinin yarısına kadar kesti.

"Lanet olsun dostum! Onlar hala peşimizdeler!”

Hayatta kalanlar kaşlarını çattılar. Hiçbiri, düşmanlarının onlara bu kadar hızlı bir şekilde yetiştikleri gerçeğini kabul etmek istemedi. Tüne yaylım ateşi açıldı ve birkaç savunucu daha öldürüldü. Mantis ve Kraliçe hemen yönetimi ele aldılar.

Bozayı biraz fazla yavaştı ve bir mermi bileğini delip geçti. Heybetli vücudu pat diye yere düştü.

Gökdoğan “Bozayı!” diye bağırdı.

Kanlı Kraliçe büyük adamı alıp onu sığınağa sürükledi.

Bozayı, ter içinde, şaşkınlıkla ona bakakaldı. Tam buradaydı; kadının yanında… Ona hizmet ettiği bir yıl boyunca ona hiç bu kadar yakın olmamıştı.

Fevtler yaklaşıyorlardı.

“Kendi başıma yürüyebilirim!” Gücünün geri geldiğini hisseden Gökdoğan, Mantis’i itti. “Git Bozayı’ya yardım et!”

“Hayır, buna gerek yok.” Bozayı gözlerini Gökdoğan'a çevirip ciddi bir ifadeyle ona baktı. “Onları sizden uzak tutacağım. Kraliçeyi koruyun ve defolup gidin buradan!”

Bozayı'nın sağ kolu, ayak bileği gibi parçalanmıştı. Onları yavaşlatacağını biliyordu.

Mantis de biliyordu. Tereddüt etmedi. Son Tartarus kaptanı Gökdoğan'ı yukarı çekti ve tünelden kaçtılar. Kraliçe göğsünün darıldığını hissetmesine rağmen, ancak gördüğü zaman gerçeği anlamıştı.

Asla anlamadığı şey Bozayı’nın nasıl hissettiğiydi.

Bozayı, Kraliçe’nin sadık görevlisi olarak bir yıl hizmet etmişti. Kraliçe ve diğerlerinin kaçabilmeleri için hayatını feda ediyordu; hayatta kalabilsinler diye ufacık bir ihtimal için... Bu Kraliçe’ye çok ağır geldi.

Kraliçe bu barbarlara ne zaman acımaya başladığını hatırlamıyordu bile! O kutsal topraklarda büyüdüğü için çorak arazilerin kötülüklerle dolu olduğu konusunda sürekli uyarılmıştı. Tanrının halkı ve çorak arazilerdeki alçak yaratıklar arasında geçilmesi imkânsız bir sınır oluşturulmuştu. Ona sadakatsiz kimselere asla merhamet veya sempati göstermemesi öğretilmişti.

Mahvolmuş bu topraklardaki deneyimi ona, bu talihsiz ruhların, geldiği yerdeki insanlardan çok farklı olmadığını öğretmişti.

Herkes aynı et ve kandan yapılmıştı. Herkes severdi, herkes nefret duyardı.

Dehşetin soğuk parmakları yüreğini sardı: O kendi inancını mı sorguluyordu? Hayır… hayır, tanrıların sözü her şeyin üzerindeydi!

Omuzlarının üzerinden arkasına baktı.

Bozayı sağlam ayağının üzerinde bir yere yaslanmış, Kraliçe’ye bakıyordu. Bakışlarının kesiştiği o kısa anda, Bozayı kutsal nurla yıkanmış gibi hissetti. Kraliçe’nin bakışları, onun ruhunu alevlendirdi.

Bu yeterli, diye düşündü. İnandığı şey için ölmekten memnundu. Bu lanetli topraklardaki çokça kişi aynı şeyi söyleyebilir miydi?

Tık!

Bozayı bir sigara yakarken çakmağındaki ateş dans etti. Büyük, boynuzlu bir canavarın gölgesi onun üzerine süzüldüğü zaman çok soğukkanlı duruyordu.

Bozayı sigaradan derin bir nefes içine çekince tütünden çıtırtı sesi geldi. Şafaktan önce nöbet tutan bir adam gibi sakin ve kararlı bakışlarla mutanta baktı, “Geçmene izin vermiyorum.”

Boynuzlu adam, parmak eklemlerini çok belirgin hale getirerek yumruğunu sıktı. Siyah gözlerindeki kibir çok belirgindi. "Sadece sen mi?"

"Evet. Sadece ben!” Sigarayı dudaklarından alıp bir kenara fırlattı. Gözlerini mutantın üzerine dikti ve o sırada el yapımı patlayıcılardan oluşan yeleğini göstermek için üzerini yırttı. Fünyenin yarım santimi, katiline zaferle sırıttığı sırada cızırdıyordu. “Benimle beraber sen de öleceksin!”

Boynuzlu adamın gözbebekleri büzülüp küçük nokta haline geldi. Arkasındakilere haykırdı.

"Geri çekilin!"

Fevtler geri çekilip kaçmaya çalışırken birbirleriyle çarpışıyorlardı.

Bozayı, gurur, öfke ve delilikle dolu çılgın kahkahalar attı. Gözlerinin kenarında yaşlar birikti. Her zaman duygularını sertçe bastırmış bir adamdı. Hiçbir zaman daha fazlası için can atmazdı ve aklını hayallerden uzak tutardı. Kraliçe bunu hiç bilmiyordu, çünkü Bozayı kendi pisliğinin bu kadar meleksi bir güzelliği lekelemesini istememişti.

“Keşke seninle kalıp emirlerini yerine getirmeye devam edebilseydim. Keşke daima seni koruyup hizmetkârın olabilseydim. Değersiz bir insan, inandığı şey için ölerek kurtuluşu bulabilirmiş. Pişman olunacak ne var? Teşekkürler, kraliçem!”

“Wulf, bir dakika sonra öbür tarafta görüşürüz!”  Yeleği infilak edilmeden önce, meydan okurcasına son bir kez kükredi. Patlama, tünelin desteklerini param parça etti ve tünelin büyük bir bölümü yıkıldı. Çok yavaş oldukları için kaçamayan fevtler, molozların altında ezildiler.