Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

5. Bölüm Gizemli Mücevher

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan henüz güç bela kaçabilmişti, arkasına saklanıp dinlenmek için sessiz bir köşe bulmayı başardı. Göğsü acıyla yanıyordu. Üstüne elini bastığı zaman, eli yapışkan sıvılara bulanmıştı. Ne kadar kötü yaralandığını anlayamasa da, yara kesinlikle ciddiydi. Bunun gibi yaralar çok tehlikeliydi; kan kaybından dolayı ölmese bile, yara muhtemelen mikrop kapardı ve sonuçta acı veren bir ölümle hayatını kaybederdi.

Belki de fiziksel zafiyetinden veya ciddi kan kaybından dolayı, Gökdoğan'ın zihni giderek artan bir şekilde puslanıyordu. Göz kapakları aşağıya doğru düşmeye başladı. Gerçekten gözlerini kapatıp bir süre dinlenmek istiyordu, ama kesinlikle böyle bir şey yapamayacağını biliyordu.

Burası sayısız tehlikeli yaratıkla dolu korkunç bir yerdi ve kanının kokusu, kesinlikle kana susamış canavarları çekerdi. Şu an uyuyakalması, bir daha asla uyanmayacağı anlamına geliyordu.

Yorgundu. Acı çekiyordu. Fena halde yaralanmıştı. İradesi neredeyse tükenmek üzereydi. Ölüm bir kaçış şekli olurdu, doğru…

Gökdoğan bu düşünceyi kafasından atmaya çalıştı. O, ıssız bölgeler bir yana daha harabeleri bile terk edememişti. Kendisine verdiği sözlerden hiçbirini yerine getirmemişti. Böyle bir yerde ölümü nasıl kabul edebilirdi ki? İhtiyar ona gülerdi. Hayatta kalmak zorundaydı. Yaşamak zorundaydı!

Hayatta kalmak arzusu, bir kez daha büyümeye başlayan inatçı bir kıvılcım gibi, ruhunu körüklüyordu. Şevki canlandı, Gökdoğan kan lekeli kıyafetlerini çıkardı, ardından birkaç şerit bez yırtıp yaralarını sıkıca sarmak için kullandı. En kısa sürede çıkışı bulmak zorundaydı. Bu lanet yeri terk etmek zorundaydı!

Bu yerdeki floresan likenden gelen ışık, nereye gideceği konusunda ona belli belirsiz bir fikir verdi. Ancak yeraltındaki tüneller, o kadar karmaşık bir şekilde yapılmıştı ki Gökdoğan uzun zaman önce yön algısını yitirmişti. Hangi yöne gitmesi gerektiği konusunda hiçbir fikri yoktu.

Ama o zaman, bu garip, hafif his bir kez daha ortaya çıktı. Sanki bir şey bilinçaltına sesleniyormuş gibiydi.

Gökdoğan, bu hissin gerçek mi yoksa hayali mi olduğu konusunda emin değildi, ama şimdi başka bir seçeneği yoktu. Kaderini bu altıncı hissine emanet edip aşağı doğru inişte karmaşık yeraltı tünellerini takip etmeye karar verdi.

Fiziksel durumu hızla kötüleşiyordu ve bu yer herhangi bir labirent kadar karmaşıktı. Gökdoğan, tünelden çıkmadan on dakika kadar yürüdü, ancak o bilinçaltı hissi daha da güçleniyordu. Hissin geldiği yöne doğru ilerlemeye devam ederken, gerçekten de hafif bir ışıkla parlayan bir çıkış gördü.

Başarmıştı! Kaçmıştı! Bu kaçış olmalıydı. Nihayet bulmuştu!

Kazıcıları s*ktir et. Önemli olan tek şey, buradan canlı çıkmam!

Son derece sevinmiş olan Gökdoğan adımlarını hızlandırdı. Tam da "çıkıştan" yürüyüp gitmek üzereyken, birden durdu ve yüzünde hayret dolu bir ifade belirdi. Hayır HAYIR! LANET OLSUN!

Burası beş yönlü bir kavşaktı. Sözde ‘ışık’ mı? O sadece bu yere asılı olan meşalelerden gelen meşale ışığıydı. Buradaki duvarlar, düzgünce dizilmiş kemik mızraklar ve çeşitli aletlerin yanı sıra devasa kancalarda asılmış büyük miktarda kurutulmuş füme etle doluydu. Gökdoğan'ı asıl dehşete düşüren şey… burada en az otuz veya kırk fevt olmalıydı!

Burası çıkış değildi. Fevt üssüydü! Çıkışı bulmak yerine, Gökdoğan labirentin kalbine mi gelmişti?!

Ayrıca fevtler tarafından canlı yakalanıp bağlanarak bu yere getirilmiş dört ya da beş yağmacı da vardı. Kesim hayvanları gibi, hiç hareket edemez ya da kaçamaz haldeydiler. Yüzleri umutsuzluk ve dehşetle ölü gibi solgundu; ağızları sıkıca bağlanmıştı ve onları bir şey söylemekten alıkoyuyordu.

Fevtlerin acımasız mizacı göz önüne alındığında, yağmacılar için korkunç bir kaderin beklediği garantiydi.

Burada aslında hem yetişkin, hem de genç fevtler vardı. Ancak hepsi oldukça benzer gözüküyordu ve bedenleri, ağaç-adam gibi görünen bu garip et büyümeleriyle çok sık bir şekilde kaplanmıştı. Bu fevtler garip mutasyonlarına rağmen çoğalabiliyorlar ve hatta mutasyonlarını bir sonraki nesle aktarabiliyorlardı. Bu gerçekten çorak arazilerde oldukça nadir bir şeydi.

Fevtler bir araya toplanmışlardı; bazı esrarlı, anlaşılmaz kelimeler mırıldanırken, yukarı kaldırılmış bir platformun önünde diz çökmüşlerdi. Neredeyse daha yüksek bir güce dua eden dindarlar gibiydiler.

Platformun en tepesinde, yer çekimi kurallarına gerçekten meydan okuyan ve havada asılı duran zifiri kara bir mücevher vardı. Bu, muhtemelen aptal fevtlerin, ona karşı saygı ve korku duymalarına neden olan doğaüstü olguydu ki, bu yüzden kutsal bir kalıntının önüne kapanmışlardı.

Gökdoğan da afallamıştı. Bu da neyin nesiydi böyle? Garip, hafif hislerin bu gizemli mücevherden geldiğine dair içinde açıklanamaz bir his vardı. Gökdoğan'ı bu yere çekmiş olan garip şarkı bu mücevherden geliyordu ve gerçekten onu görünce birkaç dakikalığına büyülenmişti.

Ne de olsa o aciz, doğuştan ezik bir yağmacıdan başka bir şey değildi. Ne zaman böyle muhteşem eşyalar görmüştü ki?

Fevtler, tapınma ritüellerini bitirdiler. Bunlardan ikisi, giyotin benzeri bir alet çıkarırken; diğerleri de bağlı olan tutsakları sürükleyip getirdi. Giyotin bıçağını kaldırdıktan sonra altındaki bir yağmacının ellerine bastırdılar.

"Hayır. HAYIR!” Yağmacı bir çığlık attı… ve ağır giyotin bıçağı, iğrenç bir çatırtıyla aşağı indi.

Yağmacı, iki eli tamamen kesilmişken çaresiz bir şekilde inledi. Diğer dört yağmacı o kadar korkmuştu ki, vücutları gevşeyip mesanelerinin tüm kontrolünü kaybetmişlerdi. Fevtler, bir kabı yağmacının kanıyla doldurup daha sonra küçük çocuklardan birinin üzerine döktüler.

Bu mutantların cildinin emici bir özelliği var gibiydi. Çocuğun üzerine kan döküldükten sonra, vücuduna hızla emildi. Düzinelerce fevt, giyotinle yağmacının kollarını birden fazla yerinden neredeyse sebze doğramış gibi doğrayarak, vahşice kutlama yapmaya başladı. Daha sonra etleri metal kazıklara bağlayıp, tütsülemeye hazırladılar.

Acımasız. Vahşi! Bu sapkın yaratıklar, diğer canlılara işkence etmekten zevk alıyorlardı!

 

Yağmacıların çılgınca çığlıkları Gökdoğan'ı gerçekliğe döndürmüştü. Çılgınca başını sallayıp hızla kendine geldi. Öyle korkmuştu ki şimdiye kadar, vücudu bir kez daha soğuk terle sırılsıklam olmuştu.

Gökdoğan gerçekten kendini tokatlamak istedi! Böyle bir zamanda nasıl sersemlemişti? Canına mı susamıştı? Bu yer cani fevtlerle doluydu. Onların eline düşse, sonu o zavallı yağmacılarınki gibi olacaktı. Önce ellerini ve bacaklarını birden fazla yerinden parçalara ayırır, sonra da ölmesine izin vermeden önce sonsuz işkenceler ederlerdi.

Hemen kaçmalıydı!

Gökdoğan dikkatlice ayağa kalkıp geriye doğru yavaş yavaş yürüdü. Ama tam o anda, en sondaki yağmacı bağlarından kurtuldu. Tam da onu ileri çekip ellerini kesmek üzereydiler ki, dehşetten doğan doğaüstü güç ve hız patlaması yaşamış gibi görünüyordu. Bir şekilde fevtlerin ellerinden kurtulmuş, sonra da etrafındaki fevtlerden sıyrılıp doğrudan Gökdoğan'ın bulunduğu tünele doğru kaçmıştı...

Mücadelesi boşaydı. Fevtlerden biri bacağına uçan bir kanca geçirip ona yere düşürdü. Tam geri sürüklenirken, gözünün ucuyla Gökdoğan'ın tünelden geriye doğru ayaklarının ucuna basarak ilerlediğini gördü.

Gökdoğan'ın kalbi sıkıştı. Bununla ilgili içinde kötü bir his vardı. Çılgın bir şekilde önceki saklanma pozisyonuna geri döndü... ama çok geçti.

"Kurtar beni!"

"Kurtar beni!"

"KURTAR BENİ!!!!"

Yağmacı geri sürüklenirken, derin izler bırakarak tırnaklarıyla yeri tırmalıyordu. Histerik bir şekilde çığlık atıyordu, tırnaklarının parçalanmakta olduğunu bile fark etmemişti.

Kurtarılmasının mümkün olmadığını biliyordu... ama hayatta kalmak istiyordu! Boğulan bir adam gibi, ne kadar ince olursa olsun, bulabileceği herhangi bir samana tutunabilirdi!

Gökdoğan’ın içi ürperdi. Bir kez daha, o inanılmaz tehlike hissini tattı!

Fevtler kutlamaları bırakmıştı. Hepsinin yüzlerinde şaşkın bir ifade ardı ve birkaçı gözlerinde ihtiyatlı bir ifadeyle mızraklarını çekti.

Lanet olsun. Fark edilmişti!

Geri sürüklenmiş olan yağmacı, mızrağın tek bir darbesiyle öldürüldü. Dört veya beş mızraklı fevte gelince, yavaş yavaş Gökdoğan'a doğru yol almaya başladılar.

Gökdoğan etrafını saran tehlikeyi algılayabiliyordu, nefes almak onun için çok zorlaşmıştı. Elinde olmadan, keskin metal parçasını belinden çıkarırken titremeye başladı. Şu an sahip olduğu tek silah buydu.

Dövüşmeli miydi? Böyle küçük bir metal parçasının bu fevtler için bir tehdit oluşturmasının imkanı yoktu. Herhangi biri Gökdoğan'ı kolaylıkla öldürebilirdi!

Kaçmalı mıydı? Fevtlerden daha hızlı koşabilmesinin de imkanı yoktu. Geçen sefer aptal şanstan dolayı kurtulmuştu. Yine o kadar şanslı olması mümkün değildi... ve koşmak için gereken enerjiye bile sahip değildi!

Öylece durup ölümünü mü beklemeliydi?!

Ölüm her zaman korkutucu değildi. Ancak tamamen karşı koyamaz halde ölümü beklenmek gerçekten dayanılmazdı!

Gökdoğan'ın karşısındaki durumla başa çıkmak için hiçbir planı, hiçbir fikri yoktu. Fevtlerin attığı her adımla ölüm, ona gittikçe daha da yaklaşıyordu.

Fevtler de oldukça şaşkınlardı, zira hiçbir ses duymamışlardı. Burada gerçekten gizlenen bir şey mi vardı yani? Ne olursa olsun, en azından bölgeyi kolaçan etmek zorundalardı!

Fevtler gittikçe daha da yaklaşıyorlardı. Beş metre. Dört metre. Üç metre…

Gökdoğan'ın kalbi korkuyla donmuştu. Nefes almaya bile cesaret edemiyordu; tek yapabileceği, çılgınca dua etmekti. Buraya gelmeyin. Lütfen, ne olursa olsun, buraya gelmeyin!

Fakat bunun gibi dualar işe yaramazdı. Fevtler ilerlemeye devam ediyordu.

Gökdoğan metal parçasını sıkıca kavramışken tüm vücudu gerilmişti. Ölecekse bile, ne olursa olsun bir şeyler yapacaktı!

Fevtlerin son derece sert derileri vardı, değil mi? Öyleyse onları gözlerinden bıçaklayacaktı!

İki adım sonra, fevtler Gökdoğan'ı görebilecek bir konumda olacaklardı. Gökdoğan saldırıya hazırdı... ama tam o anda, başka bir tünelden net bir silah patlaması duyuldu. Silahın patlama sesi, buranın aşırı sessiz olduğu göz önüne alınırsa son derece sarsıcı gelmişti.

Şişman adamdı bu!

O lanet olası kurnaz herif. Yağmacıları, fevtlerin dikkatini çekmek için yem olarak kullanmıştı. Yağmacıların hepsi öldükten sonra, fevt kampını bulmak için yolları takip edip ardından sürpriz bir saldırı başlatmışlardı!

Lanet olası! Lanet olası! O hain p*ç! Onun yüzünden onlarca yağmacı, sefil şekillerde can vermişti. Gökdoğan onun yüzünden neredeyse ölüyordu.

Ancak… şu an Gökdoğan ona teşekkür etmek zorundaydı!

Şişman adam, kuvvetlerini fevt kampına hücum ettirirken, iki el silah sesi duyuldu. Fevtler onları nasıl görmezden gelebilirdi ki? Hemen hepsi silahlarını kaldırıp saldırganlara doğru hareket etmeye başladılar. Gökdoğan'ı bulmak üzere olan fevtlere gelince, onlar da bu yeni işgalcilere karşı direnişte arkadaşlarına katılmışlardı.

Düzinelerce fevtin her biri ayrılmıştı ve diğer tünelden olağanüstü vahşi savaşın sesleri duyuluyordu!

O şişman beyaz adam, kaslı zenci adam ve yedi ya da sekiz paralı asker, bu kadar tehlikeli fevtleri yenebilir miydi? Gökdoğan, saklandığı yerden çıkarken, nefesini uzun süre tuttuğundan dolayı oksijen eksikliğinden biraz sersemlemişti. Şu an aklında tek bir düşünce vardı - kaçmak!

Gökdoğan tam da bu düşünceyi harekete geçirmek üzereydi ki birdenbire tereddüt etti.

Mücevher! Mücevher oldukça sıradışı görünüyordu. Fevtlerin hepsi paralı askerlerle savaşmaya gitmişti. Mücevherleri onlardan çalma riskini neden almıyordu ki?

Çoğu insan ölümle yüzleşip kurtulduğunda, tereddüt etmeden, geriye bakmadan kaçardı. Gökdoğan'ın aklından geçen düşünceler hiç şüphesiz oldukça garipti. Ancak o aciz ve acınacak bir hayat yaşamıştı; kaderini değiştirebilecek herhangi bir şans veya herhangi bir şeyden vazgeçmek istemiyordu. Zaten bu mücevherin açıklanamaz özelliklere sahip olduğuna dair içinde belirsiz bir his vardı!

Fırsatı değerlendirecekti!

Gökdoğan, fevt kampına hücum ederken yere dağılmış cesetleri ayaklarıyla çiğnedi. Buradaki duvarlarda floresan liken yoktu ve garip garip resimlerle kaplanmıştı.

Resimlerden birinde iğrenç bir yaratığı çevreleyen aynı iğrençlikte büyük bir mutant grubu vardı. Bu ağaç benzeri mutantlar bu büyük grubun üyeleri miydi yoksa?

Yaratığa gelince, o son derece büyüktü. Garip deri bir zırh giymiş ve neredeyse bir general gibi görünüyordu. Düşmanlarına karşı savaşta mutantlara önderlik edip komuta ediyordu. Onların düşmanları ateşli silahlar taşıyan sıradan insanlardı ve sıradan insanlar, uzun ve görkemli bir varlık tarafından kumanda ediliyorlardı.

Bir tarafta iblis gibi görünen vahşi ve iğrenç bir yaratık vardı. Diğer taraftada tanrı gibi görünen parlak, göz kamaştırıcı bir figür…

Bir tarafta dehşet verici, iğrenç mutantlar vardı. Diğer tarafta sıradan insanlar!

Bu açıkça karanlıkla aydınlığın arasındaki bir savaştı, kötülükle iyilik arasındaki son savaş!

Çok fazla resim vardı ve Gökdoğan onlara bakacak halde değildi. Platforma doğru koştu, mücevheri kapıp sonra da kaçacaktı. Başka bir şey umursamıyordu!

En azından plan buydu. Gökdoğan platforma uzanmak üzereyken, içini bir kez daha yaklaşan büyük bir tehlike duygusu sardı. Aniden durdu... ve durduğu an, yüksek hızla ona doğru bir mızrak fırlatıldı.

Swoosh!

Onu sıyırıp burnunu yanından geçti. Gökdoğan aniden durmasaydı, muhtemelen bu mızrak onu delmiş olurdu!

Ölümü atlatmayı başarmış olmasına rağmen, hala bir dehşet duygusu hissediyordu. Ne bekliyordu ne de fark etmişti, tüm fevtler burayı terk etmemişti. Bu sefer, Gökdoğan'ın saklanacağı hiçbir yer yoktu!