Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

50. Bölüm Hayaller

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Bozayı'nın intihar niyetini kendisi hariç kimse bilmiyordu. Hiçkimse ondan, peşlerinden gelenleri durdurmak için kendini havaya uçurmasını beklemiyordu.

Gökdoğan, Mantis ve Kanlı Kraliçe patlamadan yeterince uzakta oldukları için zarar görmediler. Boynuzlu mutant ve onun çoğu fevti çok şanssızdı. Patlama, tüm alanın kendi üzerine çökmesine neden oldu. Taş döküntüsü bir sel gibi harap tünelleri doldurdu. Çok yavaş olanlar canlı canlı gömüldü.

Boynuzlu adam çökmüş harabe içinde kaldı ve sıyrılıp çıkamıyordu. Doğaüstü gücüne rağmen, mutant tonlarca çöplüğün altında sıkışıp kalmıştı. Ne kadar çok debelenirse, o kadar çok sıkışıyordu. Vücut yapısı onu ezilmekten alıkoydu, ama onu azalmakta olan oksijenin bitme ihtimalinden kurtaramadı. Güçlü bir mutant olsa bile, her canlı gibi yaşam gücü aldığı nefese bağlıydı ve zaman geçtikçe hava daha da azalıyordu.

Dakikalar geçti. Nefes almak daha da zorlaştı. Boynuzlu adam bulanıklaşmaya başlayan görüşünü düzeltmek için çabaladı ve böyle kötü duruma düşmesi gerçekten akıl almazdı. O daha da güçsüzleşiyordu. Böyle mi ölecekti yani?

Oksijenden mahrum bırakılmış aklı, geçmişin hatıralarıyla doldu. O bir çocuktu, anne ve babasının kim oldukları hakkında hiçbir şey bilmeyen bir yetimdi. Kendini bileli beri, kendi türünden bile farklı, büyük heybetli bir mutanttı. Onun insanüstü vücut yapısının yanı sıra, o zekâsına ve insanlığına tutunurdu. 

Boynuzlu gencin zekâsı, normal insanların ona nasıl davrandığını değiştirmedi. Ona küçültücü isim verilmişti; Uzunboynuz, nereye giderse avlanırdı ve yakalanıp öldürülme korkusu onu hiçbir zaman bırakmamıştı. Hayatta kalmak için kendini o kadar çok kez aşağılamak zorunda kalmıştı ki artık sayısını bile unutmuştu. Birçok kez ölümün eşiğine gelmişti ve her defasında daha dayanıklı, daha güçlü olmayı öğrendi.

Mutant çocuk büyüdü, güçlendi. Sonunda, kendi başına ayakta durabiliyordu ve bu, başıboş dolaşan bazı gerizekalı askerlerin ilgisini bile çekmişti. Bu onun ilk fevt kolonisiydi ve karşılaştıkları her yağmacı veya kazıcıya karşı düşman oldu.

Ne kadar güçlü olursa olsun ya da etrafında ne kadar fevt toplarsa toplasın, Uzunboynuz hiç tatmin olmadı. Komuta ettiği geri zekâlılarla hiçbir şekilde anlaşamıyordu, yoldaşlık bile kuramıyordu. Her gün yaralarını yalayan yalnız bir kurt gibi, bütün ömrünü dışlanmış biri olarak geçireceğine kendini uzun zaman önce ikna etmişti.

Bu dünya, bu zaman, bu yer – savaşlarla doluydu, her yerde düşmanlar vardı. Bir mutant olduğu için çorak arazi bile onu reddetmişti!

Ta ki bir gün mistik zırhlı bir adam, boynuzlu mutantın önüne çıkana kadar... Hemen yabancının onlardan biri olduğunu anladı- dünyadaki bütün kötülüklerin kökü. İnsanların bütün mevcudiyetleriyle korktuğu bu adamın ırkı, bir zamanlar gezegeni yok etmişti. Ama Uzunboynuz bunca zamandır yalnızdı, kendine acıma ve umutsuzluk denizinde akıntıya kapılmış birisiydi... ve kendisini aniden güvenli bir limanda bulmuştu. 

“Aklının karıştığını ve nispetini gözlerinde görebiliyorum. İhtiyacım olan yeteneğe sahip ve harika şeyler yapma becerileri olan, karşılaştığım seyrek insanlardan birisin. Benimle gel ve sefaletini geride bırak.” 

“Ben bu çorak arazileri yöneteceğim. Birlikte bir krallık, senin ve benim gibi insanlar için bir yer yaratacağız. Kader kurbanı olan insanlar için sığınak olacağız, zulme ve çaresizliği maruz kalmış insanlara yardım edeceğiz. Bu benim hanedanım olacak.”

Uzunboynuz mutant bu talebi memnuniyetle kabul etti. O günden beri o, kralına hizmet etmek için en hevesli olan kişiydi. Onun adına savaştı ve onun sözünü uzaklara yaydı. Efendisinin emri ne olursa olsun, ona itaat etti. Zamanla, onların toplulukları genişledi ve onun gibi birçok insan onların davasına katıldı. Geçmişte her ne kadar farklı hayatlar yaşasalar da hepsinin ortak noktası vardı.

Bir hayal; Onlar, çorak arazide kalan en değerli şey olan daha iyi bir yaşamın hayalinin peşindeydiler.

İnsanı canavardan ayıran şey buydu. Bir hayvanın karnını doyurmaya yetecek kadar yiyeceği, uyku için güvenli bir yeri ve kendi sürüsü olduğu sürece her zaman tatmin olmuştur. Hayvanlar gelecekte ne olacağı konusunda endişelenmezlerdi, onları ayakta tutan dürtülerden habersizlerdi. Uzunboynuz yıllarca bir hayvan gibi yaşamıştı ve efendisi ona itibarını tekrar kazanma fırsatı vermişti.

Efendisi başarılı olacağından emindi. O, diğerlerinin hepsinden farklıydı, azamet kaderine yazılmıştı. 

Uzunboynuz kendini; bütün hayatını ve gücünü kurtarıcısının ulvi hayallerini gerçekleştirmek için adamıştı. Uzunboynuz, onlara değer veren bir liderin emrinde, kendisi gibilerin kendilerini geliştirebilecekleri bir yer olan Vaat Edilmiş Topraklar’ı yaratmasına yardım etmişti. Onun için ölme zamanı gelmişse, hiç pişmanlığı yoktu.

Ama o henüz kadere boyun eğmeyecekti! Yine de zırhı onu boğulmaktan koruyamazdı. Başı dönüyordu, zihni bunalmıştı. Sadece devam etti çünkü ölümü kabul edemezdi. Sonra aniden, bir ışık titreşimi karanlığa hükmetti. 

Gıcırrt, çatırt! Taşları bir kenara çekmişlerdi. Mutanta doğru uzatılmış bir el vardı.

“İkinci kardeşim hala nefes alıyor musun? Acele et ve oradan çık!”

Uzunboynuz, başını kaldırınca kanatlı kardeşi Akbaba'yla göz göze geldi. Genç mutant onu harabelerden kurtardı. Sonunda onu bu berbat durumdan çıkardığı zaman, Uzunboynuz ne kadar uzun süre gömülü kaldığını bilmiyordu. Karabayrak İleri Karakolu’nu ele geçirmişlerdi ve yayılmış insan ordugâhı şimdi, yıkılan bir mozoleden başka bir şey değildi. Vatandaşlarının çoğu ölüydü ya da ölmek üzereydi ve geri kalanları da acımasız çorak arazilere kaçmışlardı.

Onların yaralı kardeşleri Kara Yabancı* yakınlarda oturuyordu. Onun boynu, etiyle kendi kendini birleştirirken, birbiri üzerine sürünen lif yığını gibiydi. Ses telleri henüz yenilenmemişti, bu yüzden sessizce oturuyordu. Konuşmasına gerek yoktu. Üçü de Kanlı Kraliçe'nin kendilerini atlattığına inanamıyorlardı.

“İleri karakol başka bir iblis avcısına nasıl sahip olabilir ki…” Akbaba, Gökdoğan‘ın aniden ortaya çıkmasına çok şaşırmıştı. “Henüz güçlü değil. Onu neden buraya sevk ettiklerini merak ediyorum. Bu hiç mantıklı değil!”

 Uzunboynuz ve Kara Yabancı da onun kadar anlamakta güçlük çekiyorlardı.

 Şeytan çıkarıcı asalar, acemi iblis avcıları için kutsal topraklarda standart ekipmandı. Gökdoğan'ın yetenekleri eksikti, ancak onun muazzam gücü onları şaşkına döndürmüştü. Kara Yabancı aşırı derecede acı çekti; çünkü bu çok beklenmedik hareketti.

Ne olursa olsun, Kanlı Kraliçe’nin katledilmesi gerekiyordu!

Kanlı Kraliçe onların efendisinin kim olduğu ve nerede olduğunu çoktan öğrenmişti. Eğer Kraliçe’nin çorak arazilerde hayatta kalıp ilahi topraklara haber götürme imkânı olursa, yakında onları bir iblis avcısı akını bekliyor olacaktı. Şimdilik, durum onların kralının kendini göstermesi için çok belirsizdi. Bu aşağılık insanları bulup kalplerini parçalamak bu üç mutanta kalmıştı.

Uzunboynuz derinden, hızlı hızlı soluk aldı. “İnsanları her tarafa sal. Nereye kaçtıkları ya da hangi deliğe saklandıkları önemli değil, vahşi doğanın her santimini kazmak zorunda kalsak bile onları avlayacağız! Büyük erkek kardeş, bölgedeki her avcıyı, paralı askeri ve suikastçıyı çağırarak onların kellesine ödül koyabilir. Bütün lanet çorak arazilerdeki her varlığı onlara karşı kışkırtacağız!”

Onun bu emirleri fevtler arasında hızla yayıldı. Onlar ileri karakoldan ok gibi dışarı fırladılar ve ölümcül çöplüklere daldılar.

***

 Nihayet gece oldu. Mantis, Gökdoğan ve Kanlı Kraliçe, kendileri için kazdıkları bir çukurdan sürünerek dışarı çıktılar. Karabayrak İleri Karakolu’nun yıkıntılarından sadece birkaç kilometre uzaktaydılar, yani hala tehlikeli bölgedeydiler. Burada daha uzun kalamazlardı. Sonsuz çorak arazilerde ilerlemek zorundaydılar.

Gökdoğan çöküşün eşiğindeydi ve Kanlı Kraliçe’nin ismi, bacağındaki yara ile mücadele ederken, gerçeğe daha çok uygundu. Seyahat yavaş gidiyordu ve bu yüzden bir vadide geçici barınak bulmuşlardı.

Yemek yok, su yok ve ilaç yok... Hayatta kalanların acımasız ıssızlıkla yüzleşmek için hiçbir şeyi yoktu. Gökdoğan ve Kraliçe ağır yaralanmıştı ve ecel, peşindekilerden önce onları yakalayabilirdi. 

Mantis levazım bulmak için çıktı. Gökdoğan ve Kraliçe ise dinlenmek için barınakta kaldılar.

Çorak arazilerde, geceleri kemiklere kadar işleyen buz gibi soğuk bir hava olurdu. Tabii ki ateş yakmak söz konusu bile olamazdı. Issızlıktaki yaratıklar ateşten korkmazlardı, aksine ateş Gökdoğan ve Kraliçe’nin yerini ele verirdi.

Mutantların gözleri kamp ateşini bulmak için kesinlikle eğitimliydi. Şimdiye kadar fevtler her yerde Gökdoğan ve Kraliçe’yi arıyor olmalılardı. Onların bulunduğu yeri işaret eden her şey gözden geçirilmişti.

Gökdoğan kendi yaralarına baktı. Yaraları ölümcül olmamasına rağmen göz ardı edilemezdi. İyileştirme yeteneklerini kullanarak birkaç gün içinde iyi olacağını düşündü. Gözleri Kraliçe'ye doğru gitti, belirsiz bir sebepten ötürü dayanamadı ve sesli eleştiri yaptı. “Bütün bunlar, kendinizi aşırı üstün gördüğünüz için oldu! Lanet olası hangi nedenle buraya gelip tek başınıza iblis öldürmeye kalkıştınız? Lanet şeyin gölgesini bile görmedik, ama ondan daha güçsüz yaratıkların birkaçı bile neredeyse senin canına okuyordu!”

Gökdoğan’ın tepesi atmıştı. Kraliçe öfkeyle ve biraz kendinden utanarak ona baktı. “Geçen yıl bütün zamanımı araştırarak geçirdim. Yakın zamanda iblisin nerede saklandığını öğrendim. Çok hızlı karşılık verdi, halkımdan yardım istemek için zamanım olmadı.”

“Kurnaztilki, Çılgın Köpek, Bozayı ve başka da bir sürü insan senin yüzünden öldü! Bunun için kendini hiç suçlu hissetmiyor musun?” diye sorduğu zaman Gökdoğan’ın öfkesi taşmıştı.

“Hayatlarımız neden sizinkinden daha değersiz olsun ki? Bizden daha iyi olduğunu düşünmeni sağlayan şey nedir? Ne?!"

Gökdoğan epey öfkeliydi. Binlerce masum vatandaş katledilmişti. Çılgın Köpek, Kurnaztilki, Woola ve sayısız diğerleri bu katliamdan kaçamamışlardı, ama kendileri kaçabilmişlerdi. İblis orağını ustalıkla kullanmış olabilirdi, ama Kraliçe'nin kibri onu buraya ilk getiren şeydi!

Kraliçe ağzını sanki cevap vermek üzere açmıştı, ama yerine bir avuç kan kustu. İç yaraları kötüydü. 

“Her neyse, bu konuyu daha sonra konuşuruz. Hedefimiz aynı, birbirimizle kavga ederek düşmana yardım etmenin bir anlamı yok.” Kraliçe’nin ne kadar zavallı bir halde olduğunu gördüğünde anda Gökdoğan’ın öfkesi dağıldı. “Sen vuruldun, eğer mermiyi çıkarmazsak tehlikeli hal alabilir. Sana yardım edeyim."

Kanlı Kraliçe de bu felaketten dolayı çok acı çekmişti. Artık onun umursamaz küstahlığı kalmamıştı. Aslında, artık Gökdoğan‘ın argümanlarını çürütme gücüne bile sahip değildi. O, yalnızca başını salladı.

Gökdoğan üzerindeki bazı giysilerini çıkarması için Kraliçe’ye yardım etti. Omuzuna atılan mermi, sağlam zırhı tarafından engellenmişti. Üzerindeki koruma ve kadının sağlam yapısı sayesinde mermi sadece derisine saplanmış, derinin altındaki kemikler hiç zarar görmemişti. Kolunu kullanmasını kısıtlayacak gibi görünmüyordu.

Bacağına gelince, mermi hayati bir şeye zarar vermemişti. Yara kötüydü, ama Kraliçe bölgedeki kan damarlarını daraltmak için etkileyici vücut kontrolünü kullandı. Kanama tehlikesi yoktu.

Gökdoğan, mermiyi omzundan çıkarmak için bir hançer kullandı, ardından yanında taşıdığı iğne ile yarayı dikti. Kraliçe yüzünde herhangi bir acı belirtisi göstermemişti. Sanki hiçbir şey hissetmiyor gibiydi.

Mermi yarası da göründüğü kadar kötü değildi. Asıl endişelenilecek durum onun iç yaralanmalarıydı; ama Gökdoğan’ın bunlara yapabileceği bir şey yoktu.

Birkaç dakika sessizlik olduktan sonra Kraliçe konuştu. “Asanın gücünü nasıl kullanabiliyordun?”

“Nereden bileyim ben,” diye mırıldandı. "Ne? Zor mu olmalı? Kutsal silahları, çorak arazilerde yaşayanlar değil de sadece sizin gibi süslü lanet İlahi Topraklardan gelenler kullanabilir, öyle mi yani?”

Çok açık ki, Gökdoğan şu anda tanrılara ve onların takipçilerine karşı biraz kızgınlık duyuyordu.

 Kanlı Kraliçe karşı gelmedi. Bunun yerine, birkaç sakinleştirici nefes aldı. 

“Eğer şeytan çıkarıcı asayı kullanabiliyorsan, bu bir iblis avcısı olma potansiyeline sahip olduğun anlamına gelir. Yani, tanrılar tarafından kutsanmışsın ve bu da seni çorak arazideki diğer insanlardan farklı kılıyor. Hayatta kalırsak, Elysium topraklarına girme şansın olur...”

Gerçekten mi? Tanrıların alemi onu içeri alır mıydı? Bu berbat sefil yerden kaçmak daima Gökdoğan’ın hayali olmuştu. Ölmüş yoldaşlarının hatıraları içini bir görev duygusuyla doldurdu, ancak yapması gereken ilk şey her şeyin sorumlusunu öldürmekti!

 Aniden Gökdoğan ayak seslerinin yaklaştığını duydu. Her taraftan geliyorlardı.

 Kapkara karanlığın içinde bir dizi siluet belirdi. Silahları ellerinde parlıyordu.

 Gökdoğan’ın yüzü sertleşti. "Kahretsin! Buralarda birisi var, saklanmalıyız!”

Çevirmen notu
*Önceki bölümlerde bahsedilen siyahlı adam