Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

6. Bölüm Geçiş

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Gökdoğan arkasından gelen alçak sesli hırıltıları duyabiliyordu ve bu cesaretini iyice kırmıştı. Platformun altında bir fevt vardı ve çirkin, tümörlerle çarpışık yüzü öfkeli bir maskeye dönüşmüştü. Yağmacı, ona karşı kapkara dişlerini gıcırdatıyordu.

Gerçekten de burada bir fevt vardı!

Bu fevt oldukça küçüktü, kabaca Gökdoğan'la aynı boyuttaydı. Fevtlerin büyük çoğunluğu paralı askerlerle savaşmaya gitmiş ve geride sadece en küçük olanı bırakmışlardı. Küçük fevt, başka bir mızrak daha aldı ve atmak üzereydi. Fevt küçük olmasına rağmen, bir insanın bedenini delmek için yeterli hız ve güçle mızrak atabiliyordu.

Gökdoğan gözü dönmüşçesine platformdan aşağı atladı, kendini fevte doğru fırlatıp onu yere yıktı. Sağ elindeki keskin metal parçasını fevti bıçaklamak için kullandı, ancak fevtin bedeni fazla sertti. Metal parçası, Gökdoğan'ın kendi elini yarmıştı, ama fevtin bedenini delememişti.

Genç fevt tecrübesiz olmasına rağmen, vücudu hala Gökdoğan'ınkinden daha dayanıklıydı. İki bacağının tek bir tekmesi, Gökdoğan'ı havaya uçurup bir metre uzağa fırlattı. Gökdoğan'ın burnundan ve ağzından kanlar sızıyordu ve gözlerinin önündeki dünya bulanıklaşmıştı. Metal parçasını olabildiğince sert bir şekilde rastgele fırlattı.

Çat!

Keskin metal parçası gerçekten de genç fevti vurdu, ama pek fazla hasara neden olamadı. Genç fevt ayağa kalktıktan sonra yerdeki insanı bıçaklamak için mızrağını kullandı.

Gökdoğan'ın hayvani içgüdüleri onu yaklaşmakta olan tehlike konusunda uyardı. Saldırıdan sıyrılmak için anında yuvarlandı ve mızrak yere çarpınca ikiye ayrıldı.

Bu fevt çok genç olmasına rağmen, normal yetişkin bir insan kadar güçlüydü. Fevt, bu yağmacının böyle çevik olması beklemediği için, alçak bir sesle haykırdı. Mızrağın parçalanmış sopasını elinden attı, dönüp arkasındaki dolapların birinden uzun bir bıçak aldı.

Gökdoğan, mızrağın kırık yarısını aldı. Fevt ona doğru döndüğü an, neredeyse tüm enerjisini ayağa fırlamak için kullandıktan sonra, iki eliyle tuttuğu mızrakla fevtin kafasına bir darbe indirdi.

Bu saldırı, Gökdoğan'ın enerjisinin neredeyse tamamını tüketmişti.

Çatırt! Kırılan mızrağın ucu, doğrudan fevtin sol gözünden birkaç santim içeri girdi. Yaradan dışarıya büyük miktarda siyah kan ve diğer yapışkan sıvılar fışkırdı.

Fevt, elindeki uzun bıçağı çılgınca sallarken, acıyla feryat ediyordu. Gökdoğan geriye doğru kaçarken, omzu kıymıklardan biriyle kesildi ve etinden bir parça koptu.

Istırap verici bir acı!

Gökdoğan platforma kadar geri çekildi. Genç fevt bir anlık sağa sola sallandıktan sonra nihayet yere düştü, diğer gözünden acı ve kafa karışıklığı okunuyordu.

Gökdoğan nefes nefeseydi, tamamen tükenmiş ve güçsüzleşmişti. Sessizce genç fevtin cesedine birkaç dakikalığına baktı. Genç fevt mutasyon geçirmemiş olsaydı, muhtemelen Gökdoğan'la aynı yaşta bir insan olurdu. Ebeveynleri, abileri, ailesi olan duygulu bir varlıktı.

Gökdoğan'ın yüzünde acı bir gülümseme belirdi ve yorgun vücudunu platformun basamaklarından yukarı doğru sürükledi. Kan içinde kalmış sağ elini uzatıp havadaki mücevheri kavradı.

Boom!

Tüm dünya sarsılmıştı sanki. Platformun üzerinde bir toz girdabı ortaya çıktı ve hem Gökdoğan hem de garip mücevher aynı anda yok oldu. Buharlaşıp bu dünyadan kaybolmuşlardı sanki!

......

Gökdoğan'ın eli mücevherin etrafını kapladığı anda, parmaklarının arasından kör edici bir ışık yayılmıştı. Adeta elinde bir taş değil; daha çok minyatür bir güneş tutuyordu. Aynı anda, ellerine ve vücudunun geri kalan kısmına, sanki her bir hücresine sızıyormuş gibi garip bir enerji türü doldu.

İnanılmaz derecede güçlü bir enerji dalgası, tüm alanı kaplayıp uzayın bükülmesine neden oldu.

Gökdoğan daha önce hiç böyle dehşet verici bir manzara görmemişti. Karşısındaki her şey bükülüyor ve çarpıtılıyordu. Çevresindeki dünya adeta bir kova su gibiydi ve biri, bir çubukla girdap yaratıyordu. Görünmez enerji, vücudundaki her hücreye şiddetle girerken her birini milyonlarca parçaya bölüyordu.

Bütün dünya ortadan kaybolmuştu. Gökdoğan aydınlığı, karanlığı, maddesi ve enerjisi olmayan yeni, tuhaf bir dünyaya getirilmişti. Bu, bazıları düz ve bazıları dairesel olan birçok telle dolu bir dünyaydı. Ne zaman çizgilerden biri kırılsa, garip bir ses duyuluyordu.

Yüzlerce milyon gitar telinin aynı anda çalınması gibiydi, kendi içlerinde Gökdoğan'ın da bir parçası olduğu bir dünya oluşturuyorlardı. Gökdoğan düşünce berraklığını koruyabildi ve etrafındaki garip dünyaya büyük bir dehşetle baktı. Hayatta olup olmadığından emin değildi.

Sayısız tel bir araya gelmeye başladı; her türlü tuhaf, kaotik ışık çizgileri oluşturdular, ardından birbirine karışıp bükülerek görüntüler yarattılar. Gökdoğan bütün bu zaman boyunca ‘ağırlıksız’dı, ama birdenbire güçlü bir kuvvetin onu aşağıya doğru sürüklediğini hissetti.

Bam! Gökdoğan son derece sert ve kaba bir taş zemine düştü.

Ellerini taş zemine bastırmış, içinden kusmak geliyordu. Maalesef karnında hiçbir şey yoktu. Şu an başı dönüyor, kulakları çınlıyordu. Net bir şekilde bile göremiyordu. Tüm duyuları tam bir kaos halindeydi ve karşısındaki dünya gerçek mi, yoksa sahte mi onu bile anlayamıyordu. Daha önce hiç böyle bir şey yaşamamıştı.

Duyuları yavaşça sabitleşmeye başladı. Bu olur olmaz ilk hissettiği şey… sıcaktı! Garip. Gece vakti değil mi? Etrafımdaki alan neden kör edici güneş ışığıyla dolu?

Çok sıcaktı. O neredeydi böyle?

Gökdoğan'ın burnu kükürtlü bir kokuyla doldu. Görüşü gitgide netleştikçe, yüzündeki şaşkınlık ifadesi de gittikçe büyüdü. Karşısında beliren şey, en çılgın hayallerini tamamen aşan bir şeydi.

Bu, öyle bir dünyaydı ki kara taş zemin, sayısız akkarınca içini oymuş gibi çok sayıda yarıkla doluydu. Bu dünya, sert bir şekilde üstüne basılmış, ancak tamamen parçalanamamış bir cam parçası gibiydi. Dünyadaki yarıklar uçsuz bucaksız derinlikteydi; adeta her an, yarıklardan cehennem ateşleri püskürecekmiş gibi ateş titreşimleri görülebiliyordu.

Önünde, uzaklarda bir toz fırtınası tabakasıyla örtülmüş bir dizi yumurta biçimli sıra dağlar vardı. Dağlar geçmişte insan eliyle şekillendirmiş görünüyordu ve dağlara oyulmuş on binlerce heykel vardı. Düzgün, düzenli ve huşu uyandırıcı bir şekilde bir tahtaya dağılmış satranç taşları gibiydiler.

O neredeydi böyle? Rüya mı görüyordu?

Buradaki hava o kadar sıcaktı ki, Gökdoğan neredeyse nefes alamıyordu. Hemen gökyüzüne bakmak için başını kaldırdı... ve gördüğü şey neredeyse gözlerini yuvalarından çıkaracaktı.

Gökyüzünde ışık yayan iki göz kamaştırıcı varlık vardı; büyük bir güneş ve küçük bir güneş. Gökyüzüne aynı anda asılıydılar, bu çatlamış toprakları kavuran kör edici ışık haleleri yayıyorlardı. İki güneşin yanı sıra, gökyüzünün neredeyse yarısını dolduran son derece muazzam kırmızı bir gazsal gezegen vardı. Gazsal gezegende iki dev sarı nokta şeklinde, iki devasa fırtına görülebiliyordu ve bu gazsal gezegenin etrafında eğimli, sarı bir ışık halkası vardı. Kesinlikle çarpıcı bir manzaraydı bu!

Zayıf küçük kalbi, dünyadaki böyle inanılmaz, akıl sır erdirilemez bir dönüşüme nasıl dayanabilirdi?

“AH!!!!” Gökdoğan sanki vücudundaki kan geriye doğru akıyormuş gibi hissetti ve elinde olmadan kontrolsüz, titrek bir çığlık attı. Elindeki mücevher bir kez daha parladı ve bu garip enerji dalgası, etrafındaki dünyayı bir kez daha büktü. Gökdoğan'ın bu transfer sürecine ikinci kez dayanması mümkün değildi ve anında bilincini yitirip yere yığıldı.

Çevresindeki uzaysal dalgalanmalar, kendisi gibi yok oldu. Çevresindeki dünya ölü gibi sessiz ve terk edilmiş olarak kaldı, sanki üzerine hiçbir canlı ayak basmamıştı.

......

Kurnaztilki ve Çılgın Köpek kanlı savaşlarını tamamlamışlardı. Birkaç yara almışlardı, ama mutantlar tamamen yok edilmiş ve hemen hemen her biri silinmişti.

“Dostum, senin gibi üst-kademe güç metaları gerçekten yakın dövüşte durdurulamıyor.” Şişman adam kahkaha attıktan sonra Çılgın Köpek'e bir sigara yaktı. “Bunlar nadir bir mutant cinsiydi; zeki fakat yüksek oranda mutasyona uğramış ve istikrarlı bir şekilde üreme yetenekleri vardı. Bu cesetlerin her biri bize bir ton para kazandıracak. Bu anlaşma yarım yıl boyunca karnımızı doyurur!”

Çılgın Köpek sigarasından derin bir nefes çekti. Bu savaştaki performansından kendisi de oldukça memnun kalmıştı. “Her zaman paranı kadınlara harcıyorsun, seni p*ç. Bu paranın sana ne kadar yeteceğini sanıyorsun? Seni önceden uyarıyorum, benim payıma dokunmaya hakkın YOK!”

"Ne?! Dostum, insanlarla nasıl konuşulacağını gerçekten bilmiyorsun!”

Bu kadar başarılı olmaları, ilk başta tünellere çok fazla yem salan şişman adam sayesindeydi. İkisinin mutant kampındaki yuvaya girmelerini sağlamıştı. Eğer böyle olmasaydı… tünellerin düzeninin ne kadar karmaşık olduğu göz önüne alındığında, muhtemelen bu kadar hızlı bir şekilde yerini tespit edemezlerdi. Bu mutantlar sonuçta zekiydi.

“Hey patron!” Bir paralı asker aniden onlara seslendi. “Yağmacılardan biri hala yaşıyor!”

Yaşayan bir yağmacı mı? İmkansız!

Zayıf bir genç, orada yerde yatıyordu, yüzü bir kâğıt gibi solgun, beti benzi atmıştı. Çocuk tamamen baygındı.

“Oh! Çocuk gerçekten kurtulmuş mu?”

"Yanımızda mı götüreceğiz, patron?"

“S*ktir et. O zaman onu beslemekten sorumlu olacak mısın?” Çok açıktı ki, yağmacıların hiçbiri Kurnaztilki'nin nasıl olduğunu ve nasıl davrandığını bilmiyordu. Yağmacıları, kendisiyle aynı ırkın üyeleri olarak görmüyordu bile; neden onlara verdiği sözleri yerine getirecekti ki? Ancak oldukça şaşırmıştı. “Çocuk saatlerce burada koşturup hiçbir şekilde yaralanmamayı başarmış. Gerçekten acayip bir şansı var.”

“Göğsüne bak.” Çılgın Köpek'in gözlerinde meraklı, zekice bir bakış belirdi. “Kan lekelerine bakılırsa orada bir yara olması gerekirdi. Hem de derin bir yara....”

Şişman adam bir anlık tereddüt etti. “Yani demek istediğin…”

“Bir denersek emin oluruz.” Çılgın Köpek belinden bir bıçak çıkardı. Bıçak öyle inanılmaz derecede hızlı bir şekilde belirdi ki zar zor görülebilmişti ve bir sonraki anda kılıfına geri döndü. Çocuğun sol kolunda kanlı bir yara ortaya çıktı ve taze kan sızıyordu. Kabaca on saniye sonra, kanlı yara yavaşça kapanmaya başladı; et ve deri gözle görünür bir hızda kendi kendini dikiyordu.

“Hadi oradan. Bu çocuk bir meta!”

Çılgın Köpek'in gözleri çatılırken, şişman adamın yüzü gerildi. Görünen o ki, çocuk aslında bir meta-insandı, ama sadece birinci etap yenilenme güçleri vardı. Göğsündeki böyle derin bir yarayı iyileştirebilmiş olması mantıklı değildi. Neler oluyordu böyle?

“Onu yanımızda götürelim, çaylaklar!” Ayrıntılı bir inceleme için zaman yoktu ve özel gücünün ne olduğunu anlamanın bir yolu olmadıysa da, iyileşme hızı tek başına birinci kademe iyileşme yeteneği olduğunu kanıtlıyordu. Süper güç sahibi olan herkes meta-insan olarak kabul edildi ve herhangi bir meta-insan eğitilmeye değerdi.

Ve böylece, bilinci kapalı çocuğun kaderi tamamen değişmişti!

......

Gökdoğan rüya görüyordu. Rüyalarının içeriği, gördüğü resimlere oldukça benziyordu. Bir grup çirkin, kötü, ama inanılmaz derecede güçlü yaratık, insan ırkına karşı bir savaşta on binlerce mutanta liderlik ediyordu. Acımasız ve vahşilerdi ve insan ırkı, onlara karşı o kadar çok mağlubiyet almıştı ki insanlık neredeyse yeryüzünden silinmişti.

Ancak… o anda, o parlak, kutsal varlıklar aniden ortaya çıktı. İnsanoğlunu her türlü mucizevi silahla ödüllendirdiler ve sonunda insanlıkla güçlerini birleştirerek savaşıp yenilgiyi zafere dönüştürdüler.

Rüya, ara ara gelip giden dağınık bir rüyaydı. Kesin detayları belirsizdi, ama rüyanın kendisi garip bir şekilde gerçek gibi hissettiriyordu, sanki Gökdoğan daha önce bizzat içinde yer almış gibiydi...