Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

9. Bölüm Paralı Asker Üssü

Çevirmen: T4icho / Editor: Venus

Tartarus paralı askerlerinin üssü, taş duvarlar ve demir dikenli tellerle korunan bağımsız bir yerleşkeydi. Zemin kayalar, sütunlar, kum torbaları, tahta tırmıklar ve diğer eğitim ekipmanlarıyla doluydu. Bölgeye birçok farklı metal parçalar ve diğer çeşitli malzemeler de yayılmıştı.

Yerleşke, hepsi birbirine bağlı olan birkaç büyük, eğri büğrü binaya sahipti. Bir yurt, bir tamirci dükkanı ve hatta bir depo kasası vardı. Her ne kadar hepsi çok çirkin görünüyor olsa da, çorak arazilerdeki hiç kimse görünüşe aldırmazdı. Sadece bu şeylere sahip olmak zaten inanılmaz derecede etkileyiciydi!

Üslerine bakılırsa, bu paralı askerlerin gerçekten burada bir statüsü vardı. Yani burası oldukça güvenli bir yer olmalıydı, değil mi?

Bu düşünce Gökdoğan'ın zihnine girdiği an, vahşi ve yırtıcı kara bir siluet aniden kükreyerek ona doğru hücum etti. İnanılmaz bir hızla hareket ediyordu! O kadar hızlıydı ki Gökdoğan'ı yaratığı net bir şekilde göremiyordu. Gökdoğan'ın anlayabildiği tek şey, devasa bir yaratığa benzediğiydi. Yaratık Gökdoğan'ı yere yıkıp onun üzerine doğru yükseldi. Yaratık korkunç, mide bulandırıcı bir koku yayıyordu ve uzun, vahşi dişleriyle Gökdoğan'ın boynunu ısırmaya kalktı.

“WOOLA!” Çılgın Köpek derhal kükrer gibi bağırdı, "KES ŞUNU!"

Çılgın hayvan, saldırıyı kesip dişlerini göstererek hırladıktan sonra birkaç adım geri çekildi. Ancak koyu kırmızı gözleri, Gökdoğan'a dik dik bakmaya devam etti. Yaratık, bu nefis avı bırakmaya isteksizmiş gibi çömelmiş bir saldırı pozisyonunda kaldı.

“Lanet olsun. Hangi pi*ç Woola'yı dışarıda bıraktı? Halatı getirin!” Çılgın Köpek yüksek sesle bağırırken, Gökdoğan ayağa kalkıp hafifçe sakinleşmeyi başardı.

Bu büyük bir maymun gibi görünen garip bir yaratıktı. En az altmış veya yetmiş kilo ağırlığındaydı ve başı normal insanınkinden üç kat daha büyüktü. Büyük bir burnu ve kulaklarına kadar uzanan gergin bir ağzı vardı, hırladığında başı ikiye bölünmüş gibi görünüyordu. Ağzı keskin, köpekbalığınınkilere benzer dişlerle doluydu; en az üç veya dört sıra dişi olmalıydı! Metal zırhı muhtemelen hiç problem yaşamadan ısırabilirdi. Et ve kemik onun yanında hiç kalırdı!

Yaratıkta toplam altı tane kalın ve güçlü kol vardı. Hızına gelince? Gökdoğan az önce bizzat tanıklık etmişti; büyük olasılıkla, çorak arazilerdeki yaratıkların çoğundan daha hızlı hareket ediyordu.

Paralı askerlerin karargahlarında neden garip bir canavar vardı ki?

“Merak etme. Buradaki yerleşkede Woola'ya bakıyoruz. Çok keskin bir burnu var ve tanımadığı biri içeri girmeyi denediğinde, sana yaptığı gibi aynı şekilde karşı tarafın icabına bakar. Küçüklüğünden beri insan etiyle beslendi. Kemiklerinden tüm eti sadece birkaç dakika içinde sıyırabilir.” Çılgın Köpek bizzat yaratığı tutup tekrar bağlamaya başladı. Yaratık, büyük başını sürekli olarak mutsuz bir şekilde salladı, ancak o bile Çılgın Köpek'in garip ve korkutucu gücüne direnemiyordu. “İyi bir çocuk ol, Woola. Daha sonra karaborsaya gidip sana en sevdiğiniz atıştırmalıkları alacağım; bir insan bacağı!”

Yaratığın gözleri, ağzı, burnu ve hatta parmakları vardı. İnanılmaz derecede çarpık görünümlü ve çirkin olmasına rağmen, Gökdoğan bu yaratığın aslında bir çeşit mutasyona uğramış insan olduğu duygusuna kapılmıştı!

Yüzünde garip bir ifadeyle Gökdoğan, “Bu da ne böyle?” diye sordu.

“Muhtemelen önceden tahmin etmişsindir. Bu bir mutant. Ailesi bizim gibi normal insanlar olabilir, ama annesinin rahminde ağır mutasyonlar geçirdi. Duyduğum kadarıyla, annesinin bağırsakları ve midesini çiğnedikten sonra pençeleriyle dışarı çıkmış,” diye açıkladı Çılgın Köpek. “Doğduktan kısa bir süre sonra yakalandı, biz de onu büyüttük ve o zamandan beri bir köpek gibi eğittik. Woola aslında üssümüz için mükemmel bir bekçi!”

Gökdoğan buna inanmakta güçlük çekiyordu. Buna inanmak istemiyordu. Bir mutant, köpek gibi eğitilebilir miydi yani?! Ama bu 'Woola' yaratığının artık bir insan olarak da düşünülemeyeceği doğruydu.

Yine de, bir zamanlar bir insan olduğu için, Woola hala sıradan hayvanlardan daha zekiydi. En azından insan dilini ve insan konuşmasını anlayabiliyordu. Fakat yine de, çoğu hayvandan daha vahşi ve kana susamıştı. Kısacası, kesinlikle dehşet verici bir hilkat garibesiydi!

Tüm bu zaman boyunca, Woola’nın bakışları Gökdoğan'ın yüzünden hiç ayrılmamıştı. Salyalar sürekli olarak ağzından akarken, Gökdoğan'ın korkuyla titremesine neden oluyordu. Ucubenin gözlerinden yayılan düşmanlığı ve husumeti hissedebiliyordu.

“Hey, patronlar Çılgın Köpek ve Kurnaztilki! Geri döndünüz mü?” Paralı askerler grubunda yaklaşık yirmi-otuz insan vardı ve bunların çoğu şimdiye kadar gelmişti. Paralı asker grubu toplamda üç takıma bölünmüştü ve takım kaptanlarının ikisi Kurnaztilki ve Çılgın Köpek'ti.

Üçüncü kaptan uzun ve zayıf bir Asyalıydı. Soluk bir ten rengi, koyu renkli gözleri vardı ve gözlük takıyordu. Dışarıdan oldukça sakin ve güçsüz görünüyordu. Ayrıca pek dikkat çekici görünmeyen çok düzgün görünümlü kıyafetler giymişti. Fakat yine de… bu devirde, tamamen sıradan ve normal görünmek, başlı başına aşırı derecede anormaldi. Aslında bu çağdan tamamen farklı bir akademik auraya sahip olduğu söylenebilirdi.

“Hey, Mantis!” Kurnaztilki, adamın yanına yürürken kıkırdadı. “Dostum, tek parça halinde geri dönmeyi başarıp seni tekrar gördüğüm için mutluyum.”

Mantis gözlüğünü düzeltince metalik bir ışık parıldadı. Gözleri o kadar büyük değildi, ama çelik kadar soğuktu ve hiçbir insani duygu içermiyor gibiydi. Mantis Gökdoğan'a bakmak için döndüğünde, çocuğun kalbine aniden bir soğuk girdi ve uzuvlarına yayıldı. Sanki zorlukla hareket edip nefes alabiliyordu.

Bakış, boğazına yerleştirilmiş keskin bir neşter gibiydi. En ufak bir hareket boğazının kesilmesine neden olurdu.

Bu yerde, takma adı olanların yetenekleri hiç de küçük değildi. Mantis, Kurnaztilki veya Çılgın Köpek kadar güçlü olmayabilirdi, ama Gökdoğan'ın içinde, onun daha da tehlikeli olduğuna dair bir his vardı. Kobra ve aslan arasındaki fark gibiydi; kobra aslan kadar güçlü değildir, ama karanlıkta gizlenmiş bir kobra, aslandan çok daha tehlikeli olabilir.

“Dönüşte yanımıza bir yağmacı aldık.” Kurnaztilki'nin gözleri Mantis’e bakarken ışıltılıydı, onun tombul suratı, Mantis'inkiyle tam bir tezat oluşturuyordu. Kurnaztilki daha sonra şunları ekledi: “İyileşme odaklı bir meta. Gerçekten de değmez, ama lojistik departmanında eksiğimiz var, o yüzden aramıza aldım.”

İyileşme metası mı? Onlar neredeyse işe yaramazdı! Paralı askerler, küçümseyen bakışlarını Gökdoğan'a çevirince çocuk son derece rahatsız hissetti, ayrıca sinir olmuştu. Hangi hakla ona böyle bakabiliyorlardı? İyileşme metaları, iddia ettikleri gibi işe yaramaz mıydı? Doğduğu günden beri, Gökdoğan her daim başkalarından daha aşağı olduğunu kabul etmeyi sevmeyen inatçı bir insandı. Bu insanlar tarafından küçük görülmeye dayanamıyordu.

“Yeter, evlat. Tartarus'ta işe alındığın için sevinçten havalara uçmalısın. Bu karakolda değerli bir itibarımız var... ama şimdi senin için açıklayayım, sadece etrafta dolaşıp hayatın tadını çıkarmaya gelmedin! Bugünden itibaren sana her gün sadece iki parça ekmek ve bir şişe su verilecek. Karşılığında, ne yapmamızı söylersek yaparsın. Sızlanmak ve işi ağırdan almak yok. Bununla başa çıkamaz mısın? Öyleyse defol! Tartarus, hayırseverlik kurumu değil. Anladın mı?"

Gökdoğan sıktığı yumruklarını gevşetti. "Anladım."

Kurnaztilki yüzünde heyecanlı bir ifadeyle şöyle dedi, “Bu görevle malı götürdük. Bir kutlama yapmamız gerek!”

“HAH!”

“Patron, sen çok yaşa!”

Bu adamlar canavar gibiydi; silahları ve başkalarının kanıyla yaşıyorlardı. Kimse yarının ne getirebileceğini bilmiyordu ve bu yüzden uzun zamandır bugünden zevk almaya alışmışlardı.

Gökdoğan, paralı askerlerin nasıl kutlama yaptığını bilmiyordu, ama hem aç hem de susamıştı. Tek istediği yiyecek bir yemekti.

Gökyüzü yavaş yavaş kararmaya başlamıştı. Paralı askerler çok miktarda yiyecek ve ucuz şarap hazırlamıştı. Karakoldaki yaşam kalitesi, en azından yemek açısından, harabelerdeki yaşamdan binlerce kat daha iyiydi. Paralı askerler hem ete hem de sebzeye ulaşabiliyordu! Et çeşitli mutant hayvanlardan geliyordu, tabaklarda servis ediliyor ve gerçekten düzgün pişiriliyordu. Gökdoğan, cazip kokularını uzaklardan alabilmişti.

Woola'yı bağlamışlardı. Paralı askerlerden biri, doğranmış çiğ, kanlı et parçalarıyla dolu dev bir kaseyle yanına geldi. Woola hemen ete gömülüp kendini kaptırarak yemeye başladı. Mutant, kemikleri bile çiğneyip parçalamış, hepsini yutmuştu. Et ne tür bir canlıdan geliyordu ve hangi vücut kısımları dahil edilmişti? Gökdoğan bunun cevabını hayal bile edemiyordu. Ne yazık ki, Woola, yiyeceklerini yutmaya devam ederken bile Gökdoğan'a dikkatle bakmaya devam etmişti. Gökdoğan, oracıkta öldürülme korkusuyla, Woola'ya yaklaşmaya korkuyordu.

Lanet canavar!

Woola, büyük siyah burnuyla birkaç kez havayı kokladı, sonra aniden başını kaldırdı ve yemeği bırakıp hırıldamaya başladı. Tam o anda, açık saçık giyinmiş neredeyse yirmi kadar kadın dışarıdan geldi. Her ne kadar hepsinin kaba derisi ve hasta yüzleri olsa da, Gökdoğan'ın daha önce gördüğü sokak fahişelerinden çok daha iyilerdi.

“Çocuklar!” Çılgın Köpek bardağını yukarı kaldırdı. "Hadi eğlenelim bu gece!"

Paralı askerler, kurtların ulumalarına benzeyen kuvvetli çığlıklar attıktan sonra kadınları oldukça kaba bir şekilde sürüklemeye başladılar. Bu kadınlar için yemek yiyip içebilme, gökten gelen refah gibiydi! Woola'ya gelince, yaratık bu kadar çok yabancıyla birlikte olmaktan rahatsız olmuş gibi görünüyordu ve bu yüzden durmadan kükreyip havlamaya devam etti. Ancak bu, paralı askerlerin neşelerini kaçırmazken ahlaksızca hareket etmeye başlamışlardı.

Gökdoğan, Woola'nın artık ona bakmadığını görünce, hemen yaratığın etrafından dolanıp kendine yiyecek bir şeyler almaya gitti.

“Hey çaylak! Bunların hiçbiri senin için değil!”

“S*ktir git, tamam mı?”

Tartarus paralı askerleri bir hayır kurumu işletmiyordu; herkes kendi işlerine göre ödüllendirilir ya da cezalandırılırdı. Gökdoğan sadece bir acemi değildi, kimsenin zerre kadar umursamadığı bir acemiydi. Bu doğal olarak, onların yanındaki yemeklerden zevk alma hakkına sahip olmadığı anlamına geliyordu.

“İki parça ekmek ve bir şişe su. Hepsi bu kadar!” Kurnaztilki birine doğru işaret etti. "Hey sen! O surat ne? Evet, gel buraya. Çaylağın kalması için bir yer bul. Üs dolu.”

Diğer paralı askerlerle yaşamasına bile izin verilmeyecek miydi?

Gökdoğan'a kısa bir kılıç ve birkaç mum verildi, sonra da yakındaki yıkık dökük bir odaya götürülüp orada kalması söylendi. Bu küçük oda toz ve küfle doluydu. Bu minik mumlar, karanlık gecenin rüzgârında dalgalanıyor ve sönecek gibi titriyordu, çocuğun ruh halinin açık bir yansımasıydı sanki. Çirkin odada öylece oturdu, kafası oldukça karışıktı ve rahatsızdı.

Şimdi dışarısı korkutucu bir şekilde sessizdi. Bu oda, paralı üssün yaklaşık iki yüz metre uzağındaydı. Bir şey olursa, paralı askerler zamanında yetişebilir miydi? Umursarlar mıydı? Kim bilir! Gökdoğan'ın kesin olarak bildiği tek şey, bu paralı askerlerin onu harcanabilir bir acemi olarak görmeleriydi.

Gökdoğan, taş gibi sert ekmeğinin kalanını bitirdi, ardından bütün suyunu içti. Kapısının üstündeki kirişi kontrol etti, sonra paralı askerlerin ona verdikleri kısa kılıcı alıp yatağının yanına koydu. Daha sonra yavaşça mumları üfleyip tüm odayı karanlığa gömdü.

Gökdoğan saman yatağına uzanmıştı. Saman tenine batıyordu ve oldukça rahatsızdı, ama en azından epey sıcaktı.

Hayat onun için gelecekte nasıl olacaktı? Gökdoğan hem gergin ve hem de yolunu şaşırmış hissediyordu. Artık planları, amaçları yoktu. Ne yarın ne yapacağını ne de geleceğin nasıl olacağını biliyordu.

Gökdoğan ruhsal olarak kendini teselli ederken başını öfkeyle salladı, “Başka ne istiyorsun ki? Her gün ekmek ve suyun, bir de üstüne kalacak bir yerin var. Ne diye şikayet ediyorsun ki?”

Buradaki şeyler tam olarak hayal ettiği gibi olmasa da, bir yağmacı olarak yaşamaktan hala çok daha iyiydi… değil mi? Aşırı düşünmenin bir anlamı yoktu. Önemli olan hayatta kalıp iyi bir yaşam sürmekti!