Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

1. Bölüm Mezarlığın Derinliklerinden

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Prolog:

‘’Yahu inanılmaz derecede şanslısın; astronotlar dışında, bir kuruş harcamadan ayı turlayan ilk kişisin!’’

Konuşan kişinin kartala benzeyen yüz hatları vardı ve görenlere şeytani hisler yaşatan yeşil renkli bir cübbe giyiyordu. İnce bir mor ışık katmanıyla sarılı genç adama bakarken de sinsi sinsi sırıtıyordu.

Genç adam yirmili yaşlardaydı ve çiçekli bir iç çamaşırı giyiyordu. Sıradan vücut hatlarına sahipti ve endişeyle çevresine bakınmaya başladı.

‘’Moruk, bu kadarı da fazla. Beni ne amaçla buraya getirdin?’’

Han Shuo öfkeliydi. Sıcak bir yaz gününde tam soğuk, tazeleyici bir duş almak üzereydi ki gözlerinin önünde beyaz bir ışık çakmış ve garip, yaşlı bir adam aniden üzerinde sadece iç çamaşırı olan Han Shuo’nun önünde belirivermişti. Yaşlı adam sadece şu kelimeleri söyleyerek, ‘’Doğum tarihleri eşleşiyor,’ Han Shuo’yu yakalamış ardından genç adamla birlikte onuncu kattaki evin penceresinden atlayarak Han Shuo’yu delicesine korkutmuştu.

Han Shuo kendisine geldiğinde etrafının kasvetli, çorak ve ıssız olduğunu fark etmişti. Zemin ise delik deşikti. O sırada ayda olduğunu öğrendi.

İşin garibi, Han Shuo bu garip adamla kolayca iletişim kurabiliyordu. Bunu sağlayan muhtemelen bu garip mor katmandı. Daha da garip olansa Han Shuo ne korkuyor ne de boğuluyordu, zira katmanda yeterince oksijen vardı.

‘’Az sonra gökyüzü ve yerkürenin kurallarını ezme arayışımda önüme çıkan üç kişiyle savaşacağım. Zafer kazandığım takdirde Nuhuset Âlemi’ne ulaşacağım ve şeytanlığın zirvesine yükseleceğim. Aslında bu üç kişi tek başlarınayken bana denk değiller ama güçlerini birleştirirlerse neler olacağını ben de bilmiyorum.”

“Ben de her ihtimale karşı hazırlıklı olmak adına, benimle aynı günde doğmuş olan seni yanıma aldım. Eğer savaşı kaybedecek olursam en gizemli büyümü aktif edeceğim ve bilincimi bedenine yerleştireceğim. Bu sayede senin bedenini kullanarak yeniden hayata geri dönebilirim!’’ Chu Cang Lan Han Shuo ile sakin bir ses tonu ile konuşuyordu ama bu ses tonu kan çanağı gözleriyle birleşince bir tehlike parıltısını açığa çıkıyordu.

‘’Eh...bilincini bedenime yerleştirdiğinde, o zaman....bana ne olacak?’’ Han Shuo’nun kafası delicesine karışmıştı ve Chu Cang Lan’ın dediklerinin çoğunu anlamamıştı ama kritik noktayı içgüdüsel bir şekilde kavramayı başarmıştı.

Chu Cang Lan durdu ve dürüstçe kıkırdadı, ‘’Bedenin benim olacak ve sen de tabii ki öleceksin!’’

 “@#$#@(….”

Han Shuo inanılmaz derecede sinirlendi ve hala başkasının merhametinde olmasına rağmen, küfürlerini yağdırmaya başladı. Küfürlerinin ucu Chu Cang Lan’ın on sekiz nesline uzanıyor ve adamın ailesini farklı farklı şekillerde selamlıyordu.

‘’Bu senin son fırsatındı ama gel gör ki sen bu fırsatı boşa harcadın velet! Kazansaydım hayatını bağışlayacaktım ama artık kazansam bile, yine de seni cehenneme göndermeye karar verdim!’’ Chu Cang Lan başlangıçta Han Shuo’nun dur durak bilmeyen küfür yağmuruna karşı sakinliğini korumuştu fakat Han Shuo’nun yarım saat sonra bile durmadığını ve daha da fenalaştığını görünce yüzü karardı.

Bu sözler Han Shuo'yu beklenmedik bir şekilde durdurdu. Bir an sonra ise iki yumruğuyla ince mor katmanın kenarına yumruklarını savurmaya ve ağlamaya başladı, ‘’Kahramanım, kurtarıcım, hatalıydım, hayatımı bağışla! Yaptığınız yasadışı, görevliler peşinize düşecektir. Şu sıralarda teknoloji oldukça gelişti ve aya gitseniz bile kurtulamazsınız!’’

‘’Şeytani gelişimciler düzdür ve asla yasaları umursamazlar. Bendeniz, Chu Cang Lan, yıllarca yeryüzünde dolaştım ve o kadar çok insan katlettim ki öldürdüğüm insanların sayısı aklına hayaline sığmaz. Bu kadar katliama rağmen yine de sapasağlam buradayım!’’

Chu Cang Lan kısık sesle konuşurken aniden soluna doğru baktı ve ifadesi değişti, ‘’Nihayet!’’

Chu Cang Lan’ın sağ parmağıyla işaret etmesiyle birlikte Han Shuo ve onu saran mor katman yükselip uzağa uçtu. Han Shuo birkaç kez yerde sektikten sonra, sonunda sığ bir delikte durdu. Han Shuo durduktan sonra artık hareket edemediğini ve ses çıkaramadığını fark etti. Duymak, göz kırpmak ve düşünmek dışındaki her şey kısıtlanmıştı onun için.

‘’Üçünüz geç kaldınız. Bugün, umarım elinizden gelenin en iyisini yaparsınız. Ayrıca eğer canınızı alırsam benden nefret etmeyin!’’

‘’Yüce Buda.’’ ‘’Ulu Gökler.’’

........

Han Shuo hareket edemese de, belki de mor katman nedeniyle bulunduğu yerden birkaç kelime yakalayabilmişti. Ne var ki ‘’Yüce Buda’’ ve ‘’Ulu Gökler’’den sonrasını anlayamamıştı. Biraz düşündükten sonra, bir keşiş ile bir taoistin ortaya çıktığı sonucuna vardı, zira TV’de çıkan keşişler ve taoistler her zaman bu sözlerle konuşmaya başlardı.

Chu Cang Lan’ın söylediğine göre, kim kazanırsa kazansın Han Shuo’nun işi bitikti.

Han Shuo YZ şehrinde doğmuştu ve liseden sonra en dipteki üniversitelerden birine girmeyi başarmıştı. Yaş grubundakilerin yaptığının aksine iş aramak yerine rastgele internette gezip durmayı tercih etmişti. İnternet siteleri kurmuş ve birkaç küçük e-dükkân açmıştı ama asla çok para kazanmamıştı. Tepeden tırnağa bir otakuydu* ve gelecek potansiyeli yoktu.

İnternette geçirdiği zaman arttıkça zihni şeytani düşüncelerle kaplanmaya başlamıştı. Ne var ki günlerini evde geçirdiğinden ve toplum iyi geliştiğinden dolayı düşüncelerine göre hareket etmeyecek kadar kendini kontrol edebiliyordu. Ayrıca ebeveynleri de milyoner veya yüksek kademeli kişiler değillerdi.

Yirmi yaşına dek hiç başarısı olmayan bir genç... Ebeveynleri geçmişte Han Shuo’yu biriyle tanıştırmayı denemişlerdi ama karşı taraf gerçek bir işi olmadığından genç adamı küçük görmüştü.

Son zamanlarda ebeveynlerinin baskısı nedeniyle ezilmiş ve özgeçmişini hazırlayıp gerçek bir iş bulmaya hazırlanmıştı. Ne var ki kim, hayatını değiştirme şansına erişmeden önce böyle bir durumun başına geleceğini bilirdi ki?

Han Shuo ölmek üzere olduğunu düşünürken beyni ağır ağır çalışmaya başladı. Hayatında ilk defa, boşu boşuna yaşadığını düşündü. Hayatta hiçbir başarısı yoktu ve s*keyim ki hâlâ bakirdi!

‘’Huh, ne şanssızım be. Tam da hayata yeniden başlayacaktım. Neden bir şans elde edemedim ki? Eğer bu durumdan kurtulabilirsem, yemin ederim ki tüm şeytani düşüncelerime uyacağım. Aşağılanmayacağım ve asla harekete geçmekten korkmayacağım. Asla ama asla....’’

Şu an düşünmekten başka bir şey yapamıyor, dolayısıyla cüretkâr fikirler yaratmaktan başka bir şey elinden gelmiyordu. Ne kadar başa dönerse, o kadar pişman oluyor ve umutsuzluğa kapılıyordu.

Birdenbire yeryüzünü sarsan bir patlama duyuldu, Chu Cang Lan’ın kibirli kahkahası patlamaya eşlik ediyordu.

Ne var ki bir süre sonra aniden bağırdı, ‘’Hain!’’ ve göklere uzanan bir dizi patlamaya daha duyuldu. Büyük titreşimler Han Shuo’yu bile sarsmıştı; ay adeta çöküyordu. Gürültülere gür bir bağırış eşlik etti, ‘’Chu Cang Lan, bu sefer ölüsün!’’

‘’Eh! Bu şeytani beden çalma tekniği! Bir şeytani teknik kullanmaya çalışıyor, yakında bir iblis tohumu olmalı!’’

‘’Yüce Buda, göklerin altındaki bütün nimetler adına, hayatımı kaybetsem bile başarılı olmasına izin vermeyeceğim. Yüce Buda, Issız Yıkımın İlahisi!’’

‘’Keşiş, hayır....’’

Bir dizi şiddetli patlama daha yaşandı ardından kara bir ışık huzmesi hızla Han Shuo’ya doğru atıldı. Kayan bir yıldız kadar hızlıydı ve içinde, yazılar olan şeytani sıvı gibi belirsiz bir şey barındırıyordu.

‘’Yüce gökler, yüce gökler. Üstat Yuan Kong şeytani tekniği engellemek uğruna kendisini feda etti. Rahatlayabiliriz. Chu Cang Lan bir daha asla adaleti tehdit edemeyecek!’’

Kara huzme Han Shuo son cümleyi duyduktan sonra mor katmana atıldı ve gencin beynini yabancı bir varlık istila etti. Adeta bütün organları patlıyor gibiydi ve olağanüstü bir acı tüm bedenini kaplamıştı. Sonrası, sonrasını bilmiyordu.

*Japon veya Çin mangalarını, animelerini veya kitaplarını saplantı denebilecek derecede çok seven kişilere denir.

 

Bölüm 1: Mezarlığın Derinliklerinden

Han Shuo gözlerini uyuşuk bir şekilde yavaşça açtı. Bütün bedeni acı içindeydi, özellikle de kafası. Adeta ağır bir şekilde migreni tutmuş gibiydi ve sanki beyninin içine rastgele bir şeyler tıkıştırılmıştı.

Etrafa bakındığında, çevresinde ürkünç beyaz kemik yığınları olduğunu fark etti. Ayrıca bulunduğu yerde tiksindirici bir koku saçan garip siyah cisimler de vardı.

‘’Ah. Demek gerçekten öldüm. Burası Araf olmalı.’’

Böyle genç bir yaşta öldüğünü fark eden Han Shuo'nun kalbi soğuklaştı.

“S*keyim!”

Şanssız herifin tekiydi ve geçmiş hayatı bomboştu.

“Çabuk olun da bir sonraki hayatım için reankarne olayım.”

O anda Han Shuo’nun kafası şiddetle ağrımaya başladı. Kafasını tutup bir süre acı içinde inledikten sonra, çok fazla yeni bilgi öğrendiğini fark etti.

‘’Bryan.....Bryan...Bryan da kim?’’

Yarım saat sonra...

Han Shuo aptala dönmüştü. Başka birisinin bedenine reenkarne olmanın filmlerde ve dizilerde olacak bir şey olduğunu sanırdı; nasıl olurda böyle bir olay onun başına gelebilirdi ki? Daha da ötesi Çinli olmayan birinin bedeninde reankarne olmuştu. Şu moruk, Chu Cang Lan büyüsünde hata falan mı yapmıştı?

Han Shuo’nun gözleri nihayet karanlığa alışmıştı. Kollarını ovaladı ve sağ kolunu gözlerinin önüne getirdi. Bileğinin yakınındaki kara doğum lekesi yoktu. Bunun yerine kolunda uzun solucanlar varmış gibi hissettiren dehşetengiz yaralar vardı. Han Shuo titredi ve soğuk bir hissiyat içini kapladı.

Bu beden gerçekten kendisine ait değildi. Han Shuo ciddi ciddi başka birisinin bedenine geçtiğini fark etti....

Bryan hayatını kaybetmiş olsa da Han Shuo bazı nedenlerden ötürü Bryan’ın geçmişini biliyordu. Hatta Han Shuo ABD, İngiltere’ye ya da diğer batı ülkelerde reenkarne olmadığını bile biliyordu. Derinliğin Kıtası denilen garip bir dünyada, Lancelot İmparatorluğu adındaki yabancı bir ülkedeydi. Burası uzaylı ırkların kargaşa çıkardığı, kılıçların ve büyücülüğün hüküm sürdüğü garip bir dünyaydı.

Bryan’ın ebeveynleri küçükken öbür dünyaya göçmüştü ve amcaları onu sadece 10 yaşındayken bir köle tacirine satmıştı. Köle taciri ise Bryan’ı daha sonra Babil Büyü ve Kudret Akademisi’ne satmıştı. Bryan'ın hayatı o zamandan beri kapkaranlıktı.

16 yaşında can veren Bryan Babil Akademisi’ndeki en zayıf bölüme atanmıştı; Nekromansi.

Bu altı yılda, Bryan’ın işi Nekromansi bölümünün öğrencilerine yardım etmek, başarısız büyü deneylerinden sonra iskeletleri, cesetleri ve diğer çöpleri temizlemekti. Bunun dışında; ayrıca çay yapma, su getirme, yerleri silme ve böcekleri öldürme gibi rastgele işlerden de sorumluydu.

Ayrıca, Nekromansi’ye çalışan öğrenciler sık sık iskelet veya tayflarının savaş niteliklerini veya büyülerini denemek adına genç adamı hedef tahtası olarak kullanırdı.

Zayıf ve korkak Bryan son altı yılda yaşarken cehennemi tatmıştı. Bedeni sayısız yara ve çürükle kaplıydı. Nekromansi öğrencileri ne zaman diğer bölümlerle yaptıkları bir büyü savaşını kaybetse Bryan’ın üzerinde çalışırlardı. Genç adamın sindirilemeyecek derecedeki yemeğini yemesi veya bitmeyen işlerinden birini yapması bile umurlarında olmazdı.

On altı yaşında bir genç, altı yıllık bir işkence. Bir çocuk için hayat ne kadar acımasızdı ha?

Bryan durmaksızın intihar etmeyi düşünüyordu. Ne var ki korkaklığından ötürü kendisini öldürecek cesareti dahi bulamıyordu. Böylece altı yıllık işkenceye sessizce katlanmıştı.

En sonunda, geçen gün Lisa adındaki küçük bir cadı bir tayf çağırmış ve Bryan’ın ruhunu istila ederek genç adamın canını almıştı. Bryan ölümün acısını değil, sadece kurtuluşun hüzünlü mutluluğunu hissetmişti...

Başka bir köle Bryan'ın cesedini, 6 yıl boyunca cesetleri ve kırık iskelet kemiklerini attığı çöpe atmıştı.

Han Shuo hayatının yeterince karanlık olduğunu düşünürdü ama Bryan’ın yaşadıklarını öğrendikten sonra, biraz gözyaşı döktü. İlk defa, birilerinden daha iyi bir hayat yaşadığını hissetmişti.

Bryan’ın yaşadıklarını öğrendikten sonra, Han Shuo çatallaşan bir sesle mırıldandı, ‘’Bu dünyada senin gibi akli dengesini yitirmiş, korkak bir genç nasıl olabilir ki? Bryan, artık bedenin benim olduğuna göre senin için ne yapabilirim?’’

Han Shuo birdenbire bedeninde sıvı gibi gözüken huzmelerin varlığını hissetti. Bazı anılar ansızın yüzeye çıkarken kafası acı içinde kaldı. Han Shuo düşünceleri içinde kaybolurken sıvı huzmeler yavaşça bedeninde dolaştı. Daha da çok bilgi zihnini kapladı, şu moruk Chu Cang Lan’ın değerli bilgileri.

Şeytani büyüde dokuz farklı seviye vardı. Bunlar; Vücut Âlemi, Açık Meridyen Âlemi, Gerçek İblis Âlemi, Kan Arzusu Âlemi, Ayrık İblis Âlemi, Arzu Âlemi, Dokuz Değişim Âlemi ve Kehanet Âlemi’ydi. Şeytani gelişimciler istediklerini yapar ve istediklerini öldürerek, mutlak güç takibinin tüm adap ve ahlakını tamamen görmezden gelebilirlerdi.

Bir gelişimci iblis olduğunda, dağları oynatabilme ve ebediyeti görme niteliklerine sahip olurdu.

Han Shuo bir süre daha oturduktan sonra, daha önce imkânsız olarak düşündüğü birçok bilginin varlığını öğrendi. Kesin olan bir şey vardı, Chu Cang Lan’ın büyüsünün son kısmında bir hata meydana gelmişti. Kendi ruhu kaybolmuştu ve bütün bilgisi ile büyü anıları Han Shuo’ya kalmıştı.

Bedeninde hareket eden sıvı huzmesi, inanılmaz bir yaşamsal büyü yuanıydı. Büyü yuanı büyüsel kuvvet eğitiminin temeliydi. Chu Cang Lan’ın anılarına göre, bir şeytani gelişimci büyü yuanını başarıyla oluşturmak için en azından üç beş yıl harcardı. Han Shuo ise hiçbir şey yapmadan bir büyü yuanı kazanmıştı ve bu büyü yuanı şu an bedeninde dolaşıyordu. Acınası derecede zayıf olsa da gerçekten büyü yuanı olduğunu biliyordu.

Han Shuo deli ihtiyar Chu Cang Lan’ı düşündü. Herif Han Shuo’yu günah keçisi olarak kullanmaya niyetlenmişti ama en sonunda genç adamı garip bir zaman ve mekâna göndermişti. Büyü kuvvetine nasıl çalışacağına dair tüm anılar Chu Cang Lan’dan kalmış olmalıydı.

Han Shuo Bryan sayesinde bu garip dünya hakkında bir şeyler öğrense de, bu bilgi oldukça kısıtlıydı, zira Bryan sadece Babil Akademisi’nin aşağılık bir kölesiydi. Han Shuo’nun düşünceleri önündeki hayatı düşündüğü esnada hızlanmaya başladı.

Bryan ölüydü ve Han Shuo onun bedenini ele geçirmişti. Han Shuo artık Bryan’dı. Bryan ise bir büyü okuluna satılmış ve ebedi bir damga ile damgalanmıştı. Bu garip dünyada kaçak köleler için acımasız ve sert cezalar bulunuyordu, dolayısıyla Han Shuo kaçamazdı. Kaçamama ihtimali mümkündü ayrıca üzerinde tek bir bakır sikke dahi yoktu.

Dikkatle düşündükten sonra, akademiye dönmeye karar verdi. Köleliğini ancak orada kaldırabilir ve acınası Bryan adına bir şey yapabilirdi.

Han Shuo’nun bedeninin her yanı acıyordu. Bryan’ın vücudunda çok sayıda yara vardı. Han Shuo kalkmaya çalıştığı sırada acı içinde kıvrandı ve bir süre sonra, ‘’Ov!’’ diye bağırdıktan sonra sertçe geri oturdu.

Han Shuo kendisini zorla kaçıran Chu Cang Lan’a karşı iyi niyete sahip değildi. Chu Cang Lan’ın yaşamı veya dünyası hakkında bilgisi yoktu, sadece adamın anıları sayesinde büyü kuvvetine çalışarak bedenini güçlendirebileceğini biliyordu. Biraz ilerlemeyle, kişi göz açıp kapayıncaya kadar kilometrelerce yol aşabilir veya dağları oynatıp okyanusları şekillendirebilirdi.

Han Shuo Chu Cang Lan’ın biraz delirdiğini düşünse de, Chu Cang Lan’ın ikisini direkt aya uçurduğu gerçeğinden dolayı anılarının güvenilirliğine inanıyordu.

Kaybedecek bir şey olmadığını hisseden genç adam büyü kuvvetini çalışması için gereken karışık büyülü sözleri hatırladı. Vücut Âlemi’nin ilk prensibine odaklandı ve zayıf büyü yuanını kontrol etmeye çalıştı.

Odaklandığında ve Vücut Âlemi yasalarına göre büyü yuanını kontrol etmeye giriştiğinde, büyü yuanı tıpkı Chu Cang Lan’ın söylediği gibi, dediklerini harfiyen yaptı. İçten içe keyiflenen Han Shuo Chu Cang Lan’ın eksantrikliğine rağmen, anılarının işe yarar olduğunu düşündü. Tekrardan meditasyona başladı ve Vücut Âlemi’nin yasalarına göre büyü yuanını bedeninin etrafında dolaştırmaya başladı.

Han Shuo ancak karnı guruldamaya başladığında kendine geldi. Ne zamandır meditasyon yaptığını bilmiyordu ama ağrıları büyük ölçüde azalmış ve biraz güç kazanmıştı. Sadece kısa bir süre meditasyon yapmasına rağmen iyi bir sonuç elde etmişti. İhtiyar Chu Cang Lan kim bilir ne zamandır çalışıyordu; aya gitmeye cüret ettiğine bile şaşırmamalıydı. Han Shuo moruğun hayattayken ne derece baskıcı olduğunu yalnızca hayal edebiliyordu.

Han Shuo eğitimine ara verdiğinde bir gariplik fark etti. Büyü yuanı şu an Vücut Âlemi yasalarına göre değil, aslında derisi, kasları, kemikleri ve bütün bedenindeki uzuvları boyunca dolanıyordu.

Vücut Âlemi’nin amacı bedeni geliştirmek, kasları, deriyi ve kemikleri iyileştirmekti. Vücut Âlemi’nde yavaşça büyü yuanı biriktirmenin yanı sıra, bazı deliler bedenlerini ve büyü yuanlarını geliştirmek için kendisine zarar verirlerdi. Bu sayede daha hızlı bir gelişim hızına ulaşırlardı.

‘’Bu eğitim yöntemi apaçık ki kendi kendine zarar verme! Pekâlâ, Bryan da sürekli aynı durumları yaşadığından dolayı, vücut âlemindeki ilerlemem belki de akademiye döndüğümde daha da hızlanır. Belki de Bryan olmak o kadar kötü değildir!’’

Han Shuo teşekkürle mırıldandı ve hemen bu yerden ayrılma kararı aldı. Ansızın iğrenç kokan mezarda bu kadar uzun süre kaldığı için gerçekten aptal olduğunu düşünmüştü. Artık burada daha fazla kalamazdı.

Tepeden hafif bir ışık yayılıyordu. Bryan’ın anılarına göre, Han Shuo kırık iskeletler ve cesetlerin atıldığı büyük bir kuyuda olduğunu biliyordu. Ayaklandığında yaralar içindeki bedeninin her yanı acıyla çığlık attı. Altı yıllık işkence uzun zaman önce Bryan’ın bedenini tüketmişti, yenecek kıvamda olmayan basit yemeklerden bahsetmeye gerek dahi yoktu. Sonuç olarak, eksik beslenmiş, ince ve aşağı yukarı 160 cm boyundaki birisiydi.

Han Shuo bir yosun yığının üzerinde dikeldi ve zayıf bedenini yukarı çekmeye çalıştı. Beş altı düşmenin ardından, sonunda mezardan çıkmayı başardı. Han Shuo ayın huzmelerinin yeryüzünü aydınlattığını ve mezarlığa düştüğünü görünce tekrardan hayatta olduğu için derin bir keyif hissetti.

Hâlâ bedeninde dolanan büyü yuanından dolayı, öldürmeyen şeyin güçlendireceğini düşünerek olumlu bir ruh hali takındı. Chu Cang Lan işine yarayabilecek gizli eğitim yöntemleri bırakmıştı ve bu eğitim yöntemleri Han Shuo’nun daha önce asla hayal etmeye cüret edemediği hayallerine ulaşmasına yardım edebilirdi.

Ne var ki Han Shuo Chu Cang Lan’ın onda bıraktığı büyü yuanının sadece eğitimine yardım etmek için değil, aynı zamanda bir de tohum olduğu hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Bu tohum bedenini değiştirirken düşüncelerini de değiştirecekti. Zihni daha önce şeytani düşüncelerle kaplıydı lakin onlara uyarak hareket etmeye cüret edemiyordu. Tohum yapamadıklarını ona yaptırabilirdi, zira Han Shuo’nun benliğini kışkırtacaktı.

 

 

Çevirmen notu
Evet arkadaşlar yine karşınızda ben, Zakowske, yani Emre! Başkaldıran Ölümsüz'ün ardından verdiğimiz bu uzun ara sonunda Yüce İblis Hükümdarı ile bitti. Öncelikle size şunu söylemem lazım, Başkaldıran Ölümsüz'deki melonkalik havayı tutmayacak olsa bile, gerek karanlık olsun gerek acımasızlık gerekse entrikalar olsun, hepsi sizi tatmin edecek bir seri. Vur-kır serisi olsa da bir sürü farklı yollar ve eşsiz tarzıyla Yüce İblis Hükümdarı kesinlikle düz sıkıcı bir seri değil.
Özellikle 50.bölümde Başkaldıran Ölümsüz'ün 105.yaşadığım o patlama hissini bu seride de tattım. İlerilerde daha neler neler oluyor, durmayın okuyun!
Başkaldıran Tarikatı, uzun uykunuzdan uyanma zamanınız geldi! Patrik olarak emri veriyorum, Tarikat Üstatları, Seçilmişler, durmak yok, tüm rakiplerimizi katledene ve popülerlik sırasında bire oturana kadar, ölsek bile kimse bizi durduramayacak! Hazır olun, 50 bölümlük başlangıcımız geliyor :D