Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

11. Bölüm Bu Kez Bir Sopa

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Lisa tamamen zombiyi kontrol etmeye odaklanmıştı, dolayısıyla Han Shuo’nun birden yönünü değiştirip direkt üzerine geldiği gördüğünde aptal aptal bakakalmıştı. Panik içinde harekete geçti ve aceleyle zombiye Han Shuo’nun peşine düşmesini emrederken, kendisi hafifçe nefesini verip yana kaçındı.

Lisa Han Shuo’nun ifadesini göremiyordu, zira genç adam kafasını öne eğmişti. Ne var ki genç adamadan kılıç kenarı kadar keskin bir aura yayılıyordu. Han Shuo’nun daha önce hiç böyle bir aura yaymamıştı. Lisa’nın dikkatinin dağılmasının en önemli sebeplerinden biri de buydu.

Zombi savaşçı hızı olarak Han Shuo’dan yavaş olduğundan Lisa’ya pek yardımcı olamazdı. Lisa’nın önceki sarsılmaz sakinliğini koruması zordu ve yüzüne hakim olan dehşetle birlikte deli gibi koşmaya başlamıştı.

Böylece, antrenman odasında garip bir manzara meydana geldi. Zombi savaşçı bir tahta sopa taşıyarak Han Shuo’nun peşindeyken, genç adam eğdiği kafasıyla Lisa’yı kovalıyor ve Lisa odanın etrafında kurtulmak için koşturuyordu. Zombi savaşçıyla birleşip Han Shuo’yla savaşmayı bile unutmuştu.

‘’Bryan, deli misin? Nasıl beni kovalamaya cüret edersin?’’ Lisa koşarken bağırdı, sesinden telaş akıyordu.

Han Shuo’ya zihni o anda sisliydi ve berrak değildi. Zihninde ‘Bir şeytani gelişimci ne arzularsa yerine getirir.’ cümlesi yankılanıp duruyordu.

Han Shuo ne olursa olsun Lisa’yla ters düşmemesi gerektiğini biliyordu. Aksi halde akademiden ceza almakla kalmaz, ayrıca Lisa’nın ailesi bile kan dökmeye gelirdi. Genç adam sadece bir köle olduğu için de büyük miktarda acı çekerdi.

Ne var ki Han Shuo yapmaması gerektiğini bilse bile, adeta yanlış ilacı almıştı. Durmaksızın Lisa’yı takip ediyordu. ‘Bir şeytani gelişimci ne arzularsa yerine getiririn canlı bir örneği gibiydi.

Lisa koşarken birdenbire kaydı ve ‘’Ah!’’ diye bağırdıktan sonra sertçe yere düştü. Han Shuo zaten Lisa’nın hemen arkasındaydı ve bu fırsatı tek bir büyük adımla mesafeyi kapatmak için kullandı.

‘’Ah! Bryan, ne yapıyorsun? Eğer bana zorbalık yapmaya cüret edersen kesinlikle canını alırım!’’ Lisa daha kalkamadan Han Shuo’nun yanında bittiğini fark etmişti. Han Shuo’nun tekme atmak için sol ayağını kaldırdığını gördüğünde ise deli gibi bir tehdit savurdu.

Han Shuo’nun yüzünde o sırada epey garip bir ifade vardı. Sertçe kaşlarını çattı, adeta kendi içinde bir mücadele veriyor gibiydi. Mantığı Lisa’yı tekmelememesini söylüyordu ama ‘’canını alırım’’ lafını duyduktan sonra yüzünde bir acımasızlık peydahlandı ve havadaki ayağı Lisa’nın yumuşak, dolgun kıçına yöneldi.

Ayağı sertçe hedefiyle temas ettiğinde bir ‘bam’ sesi duyuldu. Han Shuo sol ayağıyla pürüzsüz, plastik bir topu tekmeliyor gibi hissetmişti.

‘’Ah.....’’

Lisa tıpkı bir domuz katlediliyor gibi, kontrolsüzce çığlık attı.

Bu esnada, Claude’nin soluk-yeşil savaşçı aurasını çevreleyen büyü yuanı, birdenbire bir girdap misali Dönmeye başladı. Claude’nin savaşçı aurası büyü yuanının yüksek hızı tarafından parçalanıyordu.

Günün büyük çoğunluğunda Han Shuo’nun bedeninde kalan soluk yeşil savaşçı aurası bir anlık sürede iz bırakmadan kaybolmuştu. Han Shuo’nun bedenindeki büyü yuanı fark edilir biçimde güçlü hissettiriyordu. Han Shuo soluk-yeşil auranın büyü yuanı tarafından tamamen özümsendiğini hissetti.

Büyü yuanı tekrardan bedeni boyunca dolanmaya başlamıştı. Han Shuo tükettiği enerjinin geri döndüğünü hissedebiliyordu. Zihinsel gücü bile yenilenmişti, adeta yüksek etkili bir iksir içmişti.

Han Shuo ‘Bir şeytani gelişimci ne arzularsa yerine getirir.’ cümlesini tamamen anlamıştı. Görünüşe göre arzularını takip ederse büyü yuanı daha hızlı gelişebilir hatta savaşçı aurasını bile özümseyerek kendi besini haline getirebilirdi.

Bir şeytani gelişimci ne arzularsa yapar ve faydalarını kendisine zararları başkalarına atar. Demek böyle bile çalışılabilir! Han Shuo kendi kendine düşünürken ifadesi garipçe titreşti.

‘’Vah...çok acıyor! Seni lanet Bryan, seni öldüreceğim. Canımı yaktın!’’ Lisa kıçını tutuyordu ve halen Han Shuo’nun ayağı altında olmasına rağmen yüksek sesle tehditlerini sıralamaya devam ediyordu. Gözünde damlacıklar belirmişti. Görünüşe göre az önce Han Shuo epey güçlü bir tekme atmıştı.

Düşünceleri bölünen Han Shuo, Lisa’ya baktığında içinden sessizce bir korku çığlığı kopardı. Lisa’nın mizacını iyi biliyordu. İntikam alma huyuyla ünlüydü. Az önceki hareketinden sonra kolayca kurtulmasına izin vermezdi.

Özellikle de asıl sorun Lisa ağladığından çıkardı. Görünüşe göre bu işin sonu küçük bir yarayla bitmeyecekti. Okul bunu öğrenirse Han Shuo için her şey biterdi.

O anda sopayı tutan zombi Han Shuo’nun önüne geldi ve Lisa’nın emirlerini dahilinde sopasını genç adamın kafasına doğru savurdu.

Han Shuo’nin kalbi, sopanın inişini görmek için dönerken tekledi ama aynı zamanda sopanın nispeten yavaşça indiğini hissetti. Ayağına yüklendi ve kolayca saldırıdan kaçındı.

Han Shuo hafifçe şaşırırken ‘’Eh?’’ diye mırıldandı ve ikinci saldırıdan da kolayca kaçındı. En sonunda zombinin yavaşlamadığını, aksine kendi hızının ve reflekslerinin geliştiğini fark edebilmişti.

‘’Hehe, hâlâ yetişemedin!’’ Endişelerini bir kenara bırakırken garipçe kıkırdadı ve zombinin bütün saldırılarından kaçınmayı sürdürdü. Hareket ederken, bedeninin gittikçe çevikleştiğini hissedebiliyordu hatta Lisa’yla alay etmeye ayıracak zaman dahi bulabildi.

Lisa intikamını almak için zombi savaşçıyı kullanmak istiyordu ama kim bu lanet Bryan’ın birden maymun kadar çevikleşeceğini tahmin ederdi ki? Zombi savaşçının saldırılarını bir oraya, bir buraya zıplayarak atlatmış, bir de utanmazca, sanki aptallığıyla dalga geçer gibi kıkırdamıştı.

‘’Lanet Bryan, bundan kolayca kurtulamayacaksın!’’ Lisa’nın dikkati kıçındaki acı yüzünden dağılmıştı. Zombi savaşçının Han Shuo’ya denk olmadığını görünce, zombiyi öbür diyara geri gönderdi.

Aynı zamanda yerden kalkmaya çalıştı, ama Han Shuo’nun tekmesinden sonra canı çok yanıyordu ve bacakları pes ederken ‘’Aiyo!’’ diye haykırdı ve yine oturma pozisyonunda yere çöktü.

Zombi savaşçı kaybolduğu için Han Shuo’nun üzerindeki baskı kalkmıştı. Şapşalca gülümseyip Lisa’nın yanına geldikten sonra cılız elini uzattı ve konuştu, ‘’Revire götürmeme ne dersin?’’

‘’Seni ilgilendirmez, lanet aptal.’’ Lisa vahşice Han Shuo’ya karşılık verirken yüzündeki gözyaşı damlaları hâlâ duruyordu. Kıçından yayılan acı da henüz geçmemişti.

Han Shuo Lisa’nın sözlerini duyduktan sonra şaşırdı ama daha sonra gözlerinde yavaşça muzip, şeytani bir parıltı çiçek açtı. Sol elini uzattı ve Lisa’nın pürüzsüz, yumuşak kıçına dokunmak için uzanırken şapşalca söylendi, ‘’O zaman, izin ver ovuşturayım!’’

Lisa’nın kötü bir mizacı olsa da yine de güzel bir kızdı. Göğüsleri gelişmemiş olsa da kalçası olağanüstü derecede dolgundu. Genç adam kalbi kalçaya dokunduğu anda tekledi, eli son derece yumuşak bir şeye dokunmuştu ve müthiş hissediyordu.

‘’Ah, cehenneme git Bryan! Bana yaklaşma!’’ Lisa’nın yüzünde hala gözyaşı izleri vardı, Han Shuo’nun kıçına dokunduğunu hissettiğinde anda kontrolünü kaybetti ve yüksek sesle çığlık attı. Bir şekilde gücü yerine gelmişti ve hem kolları hem de bacaklarıyla Han Shuo’yu dövmeye başladı.

Bir noktada ayağı sertçe Han Shuo’nun bileğine takıldı. Genç adam dengesini kaybetti ve eli hâlâ kızın kalçasındayken, Lisa’nın üzerine yığıldı.

Lisa’dan yayılan nefis bir koku burnuna ulaştı ve kalbi yine tekledi. Altındaki Lisa’nın bedeni yumuşacıktı ve sol eli hâlâ aynı yeri sıkıyordu.

Lisa adeta bir yıldırım kafasına düşmüş gibi donmuş, Han Shuo’ya bakıyordu.

Lakin bu durum sadece bir an sürdü. Kendine geldiğinde ise çığlık atmak yerine iki elini kaldırdı ve soğuk bir ifadeyle büyülü sözleri okumaya başladı, ‘’Oh sonsuz karanlık, yıkıcı kemik oklarına dön ve isteğime göre yok....’’

Han Shuo dehşete düşmüş ve gerilmişti, zira bu sözlerin nekromansi büyüsü olan Kemik Ok’un başlangıcı olduğunu biliyordu. Eğer kemik okları bu kadar yakın mesafeden üstüne gelirse kaçınamayacağının tam anlamıyla farkındaydı. Belki de bedeninin bazı noktaları kemik okları tarafından delinirdi. Bu işin şakası yoktu. Lisa’nın buz gibi soğuk ifadesine bakılırsa, şaka yapmadığı da açıktı. Han Shuo’yu gerçekten öldürmek istiyordu.

Aniden Han Shuo’nun aklından yıldırım gibi bir düşünce geçti. Lisa’nın büyülü sözleri bitirmesine izin veremezdi. Hızla kollarını uzattı ve Lisa’nın zarif kollarını yere sabitleyip onları sıkıca tuttu. Daha sonra da yüzünü yaklaştırdı ve dudaklarını kızın kiraz kırmızısı dudaklarına yapıştırdı.

‘’Yok et....mmph mmph....’’ Böylece Lisa büyülü sözleri söylemeyi durdurdu.

Dudaklar birleştiği anda Han Shuo’nun içine yumuşak, hoş bir his aktı. Zihninin tamamı çalışmayı durdurdu, adeta saniyeler içinde göklere yükselmişti. Varlığı kayıyordu ve neler olduğu hakkında hiçbir fikri yoktu.

Bryan’ın bedenini ele geçirmeden önce bile hiç öpüşmemişti. Öpüşmeden alınacak zevki sadece teoride biliyordu. İlk öpücüğünü aldıktan sonra ilk tepkisi şaşkınlıkla sersemlemek oldu. Tek düşüncesi vardı, bu his hayal ettiğinden çok daha şahaneydi.

Nefesi düzensizleşirken Lisa’nın yüzü kıpkırmızı kesildi. Gözlerinde bir kafa karışıklığı vardı ve en az Han Shuo kadar sersemlemişti. O anda Han Shuo’nun kendisini kirlettiğinin farkında değildi.

Lisa bir süre sonra Han Shuo’yu ittirdi ve birden genç adamı işaret etti, küçük yüzü alev alev yanıyordu, ‘’Aptal Bryan, neden pantolonunda her zaman garip şeyler taşıyorsun? Geçen sefer taşlardı şimdiyse bir sopa.’’

Han Shuo, ‘’....’’