Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

14. Bölüm Önceden Halletmek

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Han Shuo sonraki günün sabahında üzerine atılan ağır bir çöp torbası tarafından uyandırıldı.

Üzerine ağır bir dağ çökmüş gibi hissetmeden hemen önce tatlı tatlı rüya görüyordu. Birdenbire yataktan doğruldu ve gözlerini ovuşturduğunda yatağın üzerinde fazladan ağır bir çöp torbası olduğunu gördü. Birisi yine deponun penceresinden içeri çöp atmıştı.

Homurdanıp rastgele küfürler savurdu ve çöp torbasını tekmeledi. Torba bir pat sesiyle yere indi ve kapıya doğru yuvarlandı. Han Shuo tam uykusuna dönmek üzereydi ki, birisi içeri çöp attığına göre çoktan sabah olması gerektiğini fark etti.

Han Shuo pencereleri açtığında güneşin yükseklerdeki tahtına tırmandığını fark etti. İç çekerek, dün geceki eğitiminde kendisini fazla zorladığını düşündü. Bugün kesinlikle fazla uyumuştu ve hemen işinin başına dönmesi lazımdı, lakin birden dün geceki rüyasını hatırladı. Rüyasında küçük iskeletten kendisi için Fitch’den intikam almasını istiyordu. Han Shuo geçen sefer benzer bir rüya gördüğünde olanları hatırladı ve kalbi tekledi.  Bakışlarını hemen tahta kovaya çevirdi.

İskelet iki kemiksi, siyah elini kovanın dışına sarkıtmış, sol ayağını ise sağ dizinin üzerine atarak tembelce ileri geri sallanıyor, adeta saunadaki biri gibi keyif çatıyordu. Son derece rahat görünüyordu.

Han Shuo iskeletin hâlâ kovada olduğunu görünce rahat bir nefes verdi ve bir an sessizce derin derin düşündü. Ayaklanıp kovayı yatağın altına ittirdikten sonra yatağın altındaki boşluğu kapatmak için bir çöp torbası kullandı ardından yapması gereken işleri halletmek için depodan ayrıldı.

‘’Merhaba Bryan, neden bu kadar geç kaldın?’’ Jack bir gülümsemeyle Han Shuo’yu selamlarken heykelleri siliyordu.

Han Shuo etrafa bakındı ve yoldan geçen hiç öğrenci olmadığını fark ettiğinde gerçekten geciktiğini anladı. Dersler çoktan başlamıştı.

‘’Heh heh!’’ Jack birden hafif, sinsi bir kahkaha attı ve özgüvenli bir şekilde kafasını Han Shuo’ya yaklaştırdıktan sonra fısıldadı, ‘’Bryan, sinirlenme. Bugün yolda geçen öğrencilerden duyduğuma göre, geçen sefer ortaya çıkan o siyah, yedi kanatlı iskelet, dün gece Fitch’i dövmüş. Fitch'in yüzü şiş ve mosmor!’’

Han Shuo, ‘’....’’

Demek rüyası hayal ettiğinden birkaç farkla da olsa, gerçekten yaşanmıştı. Bu kez küçük iskelet gözle görülür şekilde daha hızlıydı ve emirlerini çabucak yerine getirmişti. Bu sabah kontrol ettiğinde, küçük iskeletin dün bıraktığından daha farklı pozisyonda yatıyor olmasına şaşmamak lazımdı.

‘’Eh, Bryan. Neden konuşmuyorsun? Çok mu mutlusun? Haha, öyle olmalı. O kara iskelet gerçekten nitelikliymiş. Fitch dövülerek uyandırıldığında, sadece yedi kanatın çırpmasını görmüş. İskelet direkt pencereden atlamış ve kaçmış. Oh! Fitch dördüncü katta yaşıyor. İskeletin yere inince kemiklerinin parçalanmaması muazzam!’’

Han Shuo iki kez kuru kuru öksürdü ve oldukça minnettar hissetti. Biraz düşündü ve söylendi, ‘’Güzel iş! Acaba kim o küçük iskeleti çağırdı ve intikamımı aldı? Son zamanlarda çok şanslıyım!’’

Sonraki birkaç günde Han Shuo’nun başına başka bir şanssızlık gelmedi ve kimse büyü pratiği için genci aramadı. Han Shuo bu nadir sessizlikten yararlandı ve sabahın erken saatlerinde nekromansi sınıfının dışında durup, elinde bir paspasla Gene’nin sözlerine kulak misafirliği yaptı.

Fitch ise belki de iskeletten yediği dayaktan ötürü bu birkaç günde sınıfta yüzünü göstermedi. Han Shuo her gün Gene’nin büyü derslerini dinlemeye devam ediyordu ve önceden anlamadığı birçok sorunun cevabını bulmayı başarmıştı.

Han Shuo geceleri Mistik Buzul Büyüalevi’ne çalışıyordu ve büyü yuanını büyüalevinin yönergelerine göre sağ avucuna ve parmak uçlarına doğru yönlendiriyordu. Her seferinde acı çekiyordu ama birkaç günün ardından, büyü yuanını neredeyse bileğinin sonuna kadar göndermeyi başarmıştı.

Bir yandan da Nekromansi’nin Temelleri’ne çalışmaya devam ediyor, anlamadığı kısımları ise Gene’nin dersini dinlerken çözmek üzere kafasına not ediyordu.

Han Shuo’nun yemeği arttığı için büyü yuanı çalışması daha verimli olmaya başlamıştı, Han Shuo’nun zayıf bedeni, kendisi farkında olmadan bazı temel değişimler geçiriyordu. Kasları çıkmaya başlamış hatta biraz uzamıştı, ayrıca mizacı da değişmişti.

Nekromansi öğrencilerinin tümü Han Shuo’daki değişimleri görmezden geliyordu, zira onun deli olduğunu düşünüyorlardı. Han Shuo çok dikkat çekmemenin avantajını sonuna kadar kullandı ve büyü pratiği yapmaya devam etti. Bedenindeki değişimleri görmekten mutluydu.

‘’Oh sonsuz karanlık, yıkıcı kemik oklarına dönüş ve isteğime göre yok et, kemik okları!’’ Büyülü sözler tamamlandığında yokluktan keskin, uzun bir kemik oku belirdi ve Han Shuo’nun önündeki hasır figüre doğru uçtu. Ancak, yarı yolda birdenbire titreşmeye başladı.

Pa!

Kemik oku yarı yolda ansızın patladı, ayrıca gittiği yöne bakılırsa, hedefi büyük bir farkla ıskalayacaktı.

Han Shuo kafasını salladı ve teoriyle pratiğin birbirinden çok farklı olduğunu düşünürken iç çekti. Bu en düşük seviye kemik oku büyüsünü bu günlerde mezarlığın yakınlarında çalışıyordu ama şimdiye dek hiç başarılı olamamıştı. Ya oku çağıramıyordu, ya da okun yönü çok sapıyor ve yarı yolda patlıyordu.

Han Shuo başarıyla nekromansi büyüleri yapabilmek için devamlı pratiğin gerekli olduğunu anlıyordu. Sadece devamlı pratik yaparak bir büyünün inceliklerini tamamen kavrayabilir ve onu başarıyla kullanabilirdi.

Bu günlerde, ne zaman gece çökse, önce bir süre büyü yuanını çalışıyor, ardından nekromansi büyülerini çalışmak için daha önce ceset olarak atıldığı mezarlığa gizlice geliyordu. Küçük iskelet iki torba çöpü sürükleyip attıktan sonra orada kıpırdamadan duruyordu.

Tam Han Shuo az önce kullandığı büyülü sözleri ve el mühürlerini tekrarlayıp nerede hata yaptığını bulmaya çalışacaktı ki, birden mesafeden koşuşturma sesleri duydu. Şaşırdı ve hızla mezarlığın yanında rastgele dağılmış olan kayalıkların arasına saklandı.

Mezarlık genişti ve geceleyin tamamen sessizdi. Bozulmuş büyü malzemelerini atmak için uğrayan Han Shuo dışında sadece birkaç kişi gelir giderdi. Han Shuo keşfedilmek istemediğinden dolayı buraya gizlice geliyor ve büyü çalışıyordu. Koşuşturma seslerini duyunca doğal olarak saklandı.

Bir süre sonra, kandan boyanmış kıyafetleri ve ağzından sızan kanla birlikte, uzun, yapılı, mavi saçlı orta yaşlı bir adam Han Shuo’nun görüşüne girdi. Bir pala tutuyordu ve sık sık tökezlemesine rağmen koşmaya devam ediyordu. Nereye gideceğini bilmeden koşarken arkasını kontrol etmeyi ihmal etmiyordu.

Genç adamın az önce pratik yaptığı yere geldiğinde bedeni titredi ve ayakları birbirine dolandığı için yere yığıldı. Düştükten sonra göğsünün iç cebinden gri bir el çantası çıkardı, ardından toprağı kazdı ve çantayı kazdığı çukurun içine attı. Toprağı düzelttikten sonra ayaklandı ve koşmaya devam etti.

‘’Dylan, şimdi nereye kaçacaksın?’’ İnce, cılız bir yaşlı adam, kara bir ışık parıltısıyla birlikte orta yaşlı adamın arkasında belirirken hiddetli bir ses duyuldu. Yaşlı adamın yüzünde merhametli bir gülümseme vardı ve altın renkli parıltılar saçan bir cübbe giyiyordu. Elinde ise yakut ve safirlerle bezenmiş değerli bir asa taşıyordu.

Yaşlı büyücüden sonra, koyu yeşil bir ışık küresi hızla yaklaşmaya başladı. Küre yakınlaştığında koyu yeşil ışık birden kayboldu ve iri yapılı, uzun kılıç taşıyan bir kılıç ustası belirdi.

‘’Efendi Dük, Dylan’la nasıl ilgilenmeliyiz?’’ Kılıç ustası büyücünün yanında saygıyla durdu ve mütevazıce sordu.

Merhametli yaşlı büyücü seyrek kaşlarını çattı ve ağzından sızan kanla birlikte yere çökmüş olan figüre baktı. ‘’Zavallı Dylan...muhtemelen hayatının son demlerinde. Böyle acı çekmemeli. Erich, onu ait olduğu yere gönder!’’

‘’Efendim çok naziksiniz!’’ Kılıç ustası Erich’in yüzünde bir övgü ifadesi belirdi ardından Dylan’a doğru yıldırım misali atıldı. Dylan sırtından kan fışkırıp kıpırtısızca yere düşerken, Han Shuo göz ucuyla koyu yeşil bir ışık huzmesi gördü.

Erick uzun kılıcını kınına koydu ve Dylan’ın bedenini aramak için çömeldi. Bir süre sonra ifadesi gittikçe çirkinleşmeye başladı ve ayaklandıktan sonra seslendi, ‘’Efendi Dük, üzerinde değil!’’

‘’Bu nasıl mümkün olabilir?’’ Dük şoke oldu ve ifadesi değişti. Asasını sallayarak Dylan’ın cesedini kendine çağırdı, ardından bir rüzgâr büyüsü oluşturarak cesedin kıyafetlerini parçalamaya başladı.

Han Shuo kaya yığının arkasında saklanırken yaşananları izliyordu. Erick’in kılıcından saçılan koyu yeşil ışık, onun bir kıdemli şövalye olduğunu gösteriyordu.

Böyle bir kıdemli şövalyenin Dük’e bu kadar saygılı olması, bu kişinin kimliğinin veya niteliklerinin kendisinden çok daha yüksek olduğunu gösteriyordu. Han Shuo ilk defa bir cinayet görüyordu ve kalbi panikle hızlanmıştı.

‘’Gerçekten üzerinde değil!’’ Dük kendi kendine mırıldandı ve asasını bir kere daha sallayarak Dylan’ın çıplak bedenini çöp gibi yere fırlattı.

Dük tekrardan asasını salladı ve Han Shuo’ya doğru güçlü bir zihinsel güç dalgası atıldı. Han Shuo’nun bedeni bilinçsizce uçtu ve Dük’ün önüne indi.

‘’Eh? Orada olduğumu nasıl öğrendin?’’ Han Shuo sadece içten içe paniklemiyordu, aksine çenesi de panik içindeydi. Havada kollarını salladı ve inanamayarak haykırdı.

‘’Heh, ne kadar tatlı ve masum bir küçük! Kıyafetlerine bakılırsa Babil Büyücülük ve Savaşçılık Akademisi’nden olmalısın, değil mi?’’ Dük nazikçe Han Shuo’ya baktı ve bu cümleleri söyledikten sonra genci yere bıraktı.

‘’Evet, Babil Akademisi’nden bir ayakçıyım. Buraya çöpü atmaya gelmiştim. Az önce hiçbir şey görmedim. Eh, geç oluyor. Sohbetinize devam edin, ben geri dönüyorum.’’

Han Shuo yerden kalktı ve tamamen toy bir ifadeyle akademiye doğru iki uzun adım attı, ardından hızını arttırdı ve bütün gücüyle koşmaya başladı, “Bu iki garip herif bana kötü şeyler yapabilir, en iyisi mümkün olduğunca çabuk uzaklaşayım.”

‘’Heh, bu dostumuz biraz kurnaz çıktı. Erick, neden ait olduğu yere dönmesini sağlamıyorsun!’’ Dük yardımsever bir şekilde konuştu ve Han Shuo’nun arkasından hafifçe güldü.

Dük konuşmayı bitirdiği an, Han Shuo güçlü bir hava akımının hızla kendisine yaklaştığını hissetti.