Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

15. Bölüm Zenginim, Zengin!

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Han Shuo Erik’in hızını arttırdığını ve tıpkı Dylan’ı öldürdüğü gibi, kendisini de öldürmek için atıldığının farkındaydı, zira arkasından yavaş yavaş yaklaşan öldürme arzusunu hissedebiliyordu.

O anda, Han Shuo hayatında ilk defa tüm odağını bir şeye verdi. Belki de eğitimin yorgunluğu yüzünden çok da çevik değildi. Ne var ki, hayatında daha önce hiç bu kadar cüretkâr olmamıştı. Eğer böyle bir şey eski hayatında başına gelmiş olsaydı, kalbi tamamen korkuyla kaplı olurdu.

Han Shuo’nun bedenindeki büyü yuanı o anda normalden çok daha hızlı dolanıyordu. Koşarken, bedenindeki tükenmez enerjiyi hissetti. Bölgeyi çok iyi bildiği gerçeği de eklenince, koşarken sağa sola atılarak Erick’le arasındaki mesafeyi açtı.

‘’Eh!’’ Erich Han Shuo’nun bu kadar hızlı olabileceğini düşünmediği için şaşırmıştı. Çocuk sadece hızlı bir koşucu değildi, ayrıca belli etmeden yön değiştirip duruyordu. Han Shuo görüşünden kaybolmak üzere olduğunu gören Erick’in yüzü kasvetlendi ve elindeki uzun kılıç koyu yeşil bir parıltıyla ışıldamaya başladı. Önündeki kayaları kesip kendine yol açmaya başlamıştı.

Han Shuo koştuğu esnada iyi durumda olduğunu hissetmeye başlamıştı. Erick’in aurasını arkada bıraktığını fark ettiğinde, içinde bir felaketten kurtulmanın keyfi belirmişti.

O anda havada iki ses dalgası patladı. Han Shuo sadece iki ayağının ağır bir darbe aldığının farkındaydı. Anında dizlerinin üstüne çöktü ve yüz üstü yere yapıştı.

‘’Küçük dostum, bunun için üzgünüm!’’

Erich elindeki uzun kılıcı sallarken hafifçe özür diledi. Koyu yeşil bir ışık küresi materyalleşti ve hızla Han Shuo’ya doğru uçtu.

Han Shuo’nun zihni öncesinden daha berraktı ve bedenindeki büyü yuanının deli gibi döndüğünü hissetti. Az önce akıl almaz derecede uyuşuk olan bacakları, artık o kadar da kötü bir şekilde ağrımıyordu. Han Shuo ölümcül darbe ona ulaşmadan hemen önce, hem elleriyle hem de ayaklarıyla yeri ittirdi ve sola yuvarlandı.

Clang!

Erick’in uzun kılıcından gelen koyu yeşil ışık küresi Han Shuo’nun az önce yattığı yere çarptı. Sert zemin darbe nedeniyle çatlamıştı. Her çatlak birkaç metre derinliğindeydi. Han Suho eğer darbeyi yeseydi, muhtemelen parçalara ayrılırdı.

‘’Gerçekten bir şey görmedim, canımı almayın!’’ Han Shuo darbeden kaçındıktan sonra deli gibi bağırmaya başlamıştı. Aceleyle ayaklandı ve tekrardan hayatı için kaçmaya başladı.

‘’Küçük dostum, bu kadar cılız birisi için oldukça çeviksin ama bugün görmemen gereken bir manzara gördün. Özürlerimi sunuyorum, canını almalıyım!’’ Erick omuz silkti ve özürle gülümsedi.

İnsan kafası boyutunda birkaç kaya kılıcının hareketiyle uçtu ve Han Shuo’ya doğru fırladı. Han Shuo biraz kontrolünü kaybetti ve endişeyle kayalardan kaçındı. O kaçınırken, Erick sessizce Han Shuo’nun arkasında belirdi ve uzun kılıcının bir hareketiyle koyu yeşil bir ışık bedenine gömüldü.

Birdenbire, Han Shuo savruldu ve bir kere daha yeri öptü. Omurgasındaki acı delirtecek derecedeydi ve bedenindeki büyü yuanı hiddetle sırtında yoğunlaşarak, bedenindeki koyu yeşil aurayı sıkıca çevreliyordu.

‘’Hoo...neden savaşçı auramdan birazını kaybetmişim gibi hissediyorum? Bu biraz garip. Kendimi çok mu zorladım? Hmm. Evet, öyle olmalı. Bu velet hızlı koşuyor, neyse ki sonunda halloldu!’’

Erick’in kendi kendine mırıldandığını duyan Han Shuo kaçmaya hazırlanıyordu. Şu an durum Claude’nin savaşçı aurasıyla kendisine saldırdığıyla aynıydı, aradaki tek fark, Erick’in koyu yeşil aurasının daha güçlü olmasıydı. Büyü yuanı aurayı tamamen çevreleyemiyordu, dolayısıyla bir kan ve et yığını halini almıştı ve oldukça dehşetengiz görünüyordu.

Aniden kafasına bir düşünce dank etti ve nefesini tutarak orada yatmayı sürdürdü. Bir kaşını dahi oynatmaya cüret edemiyordu. Ne var ki o anda, küçük iskelet Han Shuo’nun içinde olduğu tehlikeyi hissetmiş ve ustasını korumak adına harekete geçmiş gibi duruyordu. Belki de şu an çektiği olağanüstü acıdan dolayı, Han Shuo’nun zihinsel gücü hiç olmadığı kadar keskindi ve küçük iskelete olduğu yerde kalma emri verdi.

Küçük iskeletin içinde olduğu mezar Dük’ten biraz daha uzaktı. Eğer küçük iskelet mezardan dışarı tırmanır ve buraya koşturursa, Dük kesinlikle onu fark ederdi. Han Shuo Dük’ün kıdemini bilmese de, az önce olanlardan sonra son derece güçlü olduğunu söyleyebilirdi. Küçük iskeletin ölüme atılmasını istemiyordu.

Erick birkaç kez soluyup, biraz daha kendi kendine mırıldandı, ardından Han Shuo’yu yakasından kaldırdı ve yakındaki çökmüş bir mezara getirdi. Han Shuo’nun bedenini özgüvenle mezara fırlatırken durumunu kontrol etmekle uğraşmadı bile, sanki Han Shuo çoktan ölmüş gibi davranıyordu.

Han Shuo’nun sadece sıradan bir ayakçı olduğu düşünülürse, bu durum anlaşılabilirdi. Bir kıdemli şövalyeden darbe aldıktan sonra doğal olarak ölü olmalıydı.

Erick Han Shuo’yu mezara fırlattıktan sonra oyalanmadı ve hemen yoluna devam etti. Bir süre sonra her şey yine sessizliğe büründü.

Han Shuo’nun sırtı deli gibi acıyordu ve içinden Erick ve Dük’ün soyuna sövmekle meşguldü. Bir saat geçmesine rağmen mezardan ayrılmaya cesaret edememişti. Uzun zaman sonra sırtındaki acı nedeniyle dişlerini sıktı ve yavaşça mezardan dışarı sürünmeye başladı.

Sırtına dokunmak için biraz uğraştı ve yapış yapış olduğunu hissetti. Elindeki kanı gördüğünde, bu olayı zihnine kaydetti. İleride bir fırsatı olursa, bu ilginin karşılığını kesinlikle ödeyecekti. Acıdan yüzünü ekşiterek, dikkatle önceki bulunduğu yere doğru süründü. Bütün yolu sürünerek almıştı, zira ikisinin hâlâ burada olmasından deli gibi korkuyordu.

Han Shuo nihayet geri döndüğünde Dylan’ın cesedinin bile kaybolduğunu fark etti. Görünüşe göre cesedi rastgele bir mezarın içine atmışlardı. Küçük iskeleti saklandığı yerden çağırdı ve ayrılmaya hazırlandı. Bu esnada düşünüp duruyordu, lanet olsun şanssızın tekiyim. Görünüşe göre burada önümüzdeki birkaç gün çalışmaktan kaçınmalıyım.

Bir yeri geçerken aniden durdu ve ayaklarının altındaki toprağa baktı. Han Shuo Dylan’ın hayatı için kaçarken tam bu noktada düştüğünü ve buraya gri bir çanta gömdüğünü hatırladı. Dük ve Erick Dylan’ı bir şey için arıyor gibiydiler, acaba az önce Dylan’ın gömdüğü çantayı arıyor olabilirler miydi?

Acıyla dişini sıktı ve eğilerek, yerdeki yumuşak toprağı yavaşça kazdı ve gri el çantasını aldı. Çanta oldukça ağırdı ve salladığında şıngırdıyordu. Bu çantanın malzemesi ve tarzı, şu an kullandığından çok daha iyiydi. İpini açtı ve içindekileri döktüğünde bağırmaya başladı, ‘’Zenginim, zengin!’’

Han Shuo bu dünyada gümüş sikkelerin kullanıldığını biliyordu. Bryan daha önce kölelik yaptığı yıllarda tek bir gümüş sikke dahi eline alamamıştı. Han Shuo şu an elindeki sikkelere bakarken, kahkahasını tutamadı. Sırtı bile önceki gibi acımıyordu.

Svooosh!

Çantanın içinden düşenler arasında avuç boyutunda koyu yeşil bir kutu da vardı. Oldukça ağırdı ve dokununca soğuk hissettiriyordu. Bir anahtar deliği var gibiydi ve kutunun yanında yeşil bir anahtar da bulunuyordu.

Ne var ki, Han Shuo’nun dikkati bunlarda değildi. Gözleri önündeki sikkelere odaklanmıştı ve şapşalca gülerek,‘’Zenginim, zengin!’’ sözlerini tekrar etmeye devam ediyordu.

3 altın sikke, 12 gümüş sikke ve 56 bronz sikke. Çantanın içindeki para bu kadardı. Bir altın sikke 100 gümüşle değiştirilebilirdi ve bir gümüş sikke 100 bronz sikke ediyordu. Han Shuo’nun arttırılmış besini olan ekmek, süt ve haşlanmış yumurtanın değeri bile 10 bronzdan azdı. Bu parayla yemek alırsa, iki yıl aç kalmazdı.

Bryan Babil Büyücülük ve Savaşçılık akademisine 5 altın sikkeye satılmıştı. Buradaki para hayatının yarısı demekti.

Han Shuo parayı çantaya geri koyarken ağzı kulaklarına varmıştı. Ardından gözleri koyu yeşil yeşim kutu ve yeşil anahtara kaydı. Dük ve Erick’in giyimi aklına geldiğinde kaşlarını çattı. Bu ikisi soylu gibi görünüyorlardı, özellikle Dük’ün cübbesi ve asası paha biçilemezdi.

Bu paralar kendisi için çok büyük bir miktar olsa da, Dük gibi için hiçbir şeydi. Dylan’ı parası için avlamazlardı ve sırf bundan dolayı bir de Han Shuo’yu öldürmezlerdi.

Acaba bu yeşim kutunun peşinde miydiler?

Düşünceleri derinleşirken Han Shuo’nun bakışları koyu yeşil yeşim kutuya odaklandı. Yeşim kutuya dikkatlice bakıldığında, hafif bir yeşil parıltı yaydığı görülürdü. Yeşil parıltı son derece hafifti ve bu dünyaya ait değil gibiydi.

Han Shuo yeşim kutuya alışılmadık bir berraklıkla odaklandı ve ansızın kutudan sinsi soğuk bir şeyin varlığını hissetti. Kutu Han Shuo’nun zihinsel gücüyle süzülmeye başladı ve neredeyse kemiklerine gömülüyordu. Han Shuo istemsizce titredi ve gözlerini sıkıca kapattı.

Bu kutu biraz garip!

Derin bir nefes aldı, kendisini sakinleştirdi ardından paranoya k biri gibi etrafına bakındı. Daha sonra, hızla yeşim kutu ve anahtarı gri el çantasına tıkıştırdı ve tökezleyerek depoya doğru döndü.

Han Shuo depoda yeşim kutuyu daha fazla incelemedi hatta geçici olarak paraya da el sürmemeye karar verdi. El çantasını yatağın altına sakladı, ardından küçük iskelete sırtını yıkayıp bandajlamasını emretti. Her şey bittikten sonra da derin bir uykuya daldı.