Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm Kültürsüzler Korkutucudur

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Babil Büyü ve Kudret Akademisi Lancelot İmparatorluğu’ndaki toprağın çoğuna sahipti ve imparatorluktaki en yüksek şöhreti elinde tutuyordu. Ayrıca imparatorluktaki en önemli büyücü ve şövalyelik okuluydu.

Akademi bölümlere ayrılmıştı. Bunlar; Işık, Karanlık, Ateş, Su, Rüzgâr, Toprak, Yıldırım, Çağırıcılık ve Uzay olarak geçiyordu. Her bölümün kendine ayrı sınıf binası, kütüphanesi, laboratuvarı, eğitim alanı ve adeta küçük şehirler gibi olan yaşam alanları vardı.

Bryan Kara Büyü bölümün yan kategorilerinden biri olan Nekromansi bölümünün bir kölesiydi. Nekromansi bölümünün iskeletlerle, zombilerle ve o tarz varlıklarla çalışmak zorunda oluşu, ayrıca bu bölümün yıllardır gözden düştüğü gerçeğini de düşünülürse, sadece en tutulmayan bölüm olmakla kalmıyor, ayrıca okulun en zayıf bölümü unvanını da taşıyordu. Diğer kara büyü öğrencileri bile Nekromansi bölümüyle alay ediyor ve onlarla takım oluşturmuyordu.

Bryan altı yıldır akademideki en zayıf ve en aşağılanan bölümün işlerine bakıyordu. Buna ek olarak, cesetleri ve iskeletleri taşımakla alakalı özel görevleri de vardı...ayrıca sonu bitmek bilmeyen göz devirmelere ve soğuk hareketlerin de hedefiydi. Her gün onun için cehennemde yaşamak gibiydi.

Han Shuo Bryan’ın anılarını takip etti ve akademinin arkasındaki dağlardaki küçük bir yola geldi. Ardından özellikle gece yarısı dönen kölelere ayarlanmış küçük bir kapıdan geçti.

Diğer öğrenciler çoktan yatmıştı, zira saat gece yarısıydı. Han Shuo ıssız yoldan geldiği için geri dönüş yolunda kimseye rastlamamıştı. Yol boyunca çevresini inceledi ve Babil Akademisi’nin Dünya’daki bazı batı Avrupa ülkelerinin mimari yapısına benzediğini fark etti.

Nihayetinde çabayla Nekromansi bölümünün bölgesine geri döndü. Bryan konumuna uyan bir yerde, bir depoda yaşıyordu.

Depo rastgele çevreye saçılmış eşyalarla doluydu. Bunların çoğu işe yaramayan hurdalar ve deneylerden kalan malzemelerdi.

Bryan bu eşyaların çoğunu düzenleyip gereksiz olanları atmak zorundaydı. Nekromansi öğrencileri istemedikleri eşyaları sık sık Bryan’ın halletmesi için deponun penceresinden atarlardı.

Depo pek büyük değildi. Bütün eşyaların dışında odada yalnızca küçük bir tahta yatak bulunuyordu. Bu yatak bile bazen bir çöp dağıyla kaplanırdı, zira öğrenciler istemedikleri eşyaları nereye attıklarına asla dikkat etmezdi.

Bryan ne zaman işini gece vakitlerinde bitirse ilk olarak yatağının üzerindeki çöpü temizlerdi. Sonraki sabah kimse uyanmadan önce bu eşyaları düzenlemeyi bitirmeli ve ardından dikkatini diğer işlere yönlendirmeliydi.

Han Shuo daha çok çöplüğü andıran evine döndüğünde, gözleri sulandı ve şanssız genç için derin bir sempati hissetti. Bryan bu 6 yılda nasıl hayatta kalabilmişti ki!

Depodaki hava akıl almaz derecede iğrençti. Pencereleri açmanın bile bu koku üzerinde bir etkisi yoktu, zira koku içerideki çöp yığınından geliyordu. Küçük yatağın üzerinde aşırı fazla eşya birikmişti. Görünüşe göre Bryan’ın ölümünden sonra bile bazıları buraya çöplerini dökme alışkanlığını sürdürmüştü.

Han Shuo ayaklarını sürüyerek ilerliyordu, zira onun için şu an birkaç adım atmanın dahi aşırı zor olduğu söylenebilirdi. Sonunda yatağına ulaştı ve tıpkı Bryan’ın her zaman yaptığı gibi, yatağı temizlemeye başladı.

Ne var ki Han Shuo Bryan değildi. Çöplerin yarısını hallettiğinde bir öfke patlaması hissetmeye başladı. Başlangıçta, bu öfkesi sadece üstünkörüydü ama bedenindeki büyü yuanı öfkesine tepki gösterdi ve hızla harekete geçerek hiddetini besledi.

Nihayetinde, Han Shuo ansızın hareket etmeyi kesti ve öfkeyle haykırdı, ‘’Ben Bryan değilim! Buna sessiz kalmayacağım! Bryan oh Bryan, bedenini aldığıma göre, bırak şu Lisa’yı cezalandırayım!’’

Han Shuo normalde düşüncelerini uygulamaya döken birisi değildi. Önceki hayatında sadece şeytani düşüncelere sahip olmaya cüret ediyordu ama harekete geçmeye cesareti yoktu.

Depodan uzun adımlarla çıktı ve kızların kaldığı bölüme yöneldi. Gecenin sessizliğinde, gizlice Lisa’nın kaldığı yere doğru ilerliyordu. Bryan sık sık burayı temizlerdi, dolayısıyla etrafı epey iyi biliyordu. Tabii ki Lisa’nın nerede kaldığını da biliyordu.

Nekromansi bölümünün diğer bölümlere kıyasla çok daha az öğrencisi vardı. Bu nedenle her kız öğrencinin kendi odası vardı. Odalar genişti ve kızların bütün gereksinimlerini karşılıyordu. Burası Bryan’ın çöp içindeki evine kıyasla cennetti.

Lisa ikinci katta kalıyordu ve Han Shuo geceleyin içeri giremezdi. Neyse ki penceresinin yanında büyük bir ağaç vardı. Han Shuo bedenini düzeltti ve cılız bir maymun gibi ağacın gövdesine tırmanmaya başladı. Parmak uçlarında durursa pencereye göz atabilirdi.

Han Shuo pencerenin açık olduğunu gördüğünde içten içe keyiflendi. İleri uzandı ve içeri göz attı. Küçük cadı Lisa’nın odasında pembenin tonları hakimdi ve aslında masanın üzerindeki tüylü oyuncaklarla birlikte, oda oldukça şirin görünüyordu.

Han Shuo’nun burnuna hafif bir parfüm kokusu geldi, bu da kaşlarını çatılmasına neden oldu. Soğuk kalpli Lisa’nın odasını böyle şirin bir şekilde düzenleyeceğini hiç beklemezdi.

Bir savaşta ona karşı şansının olmadığının farkındaydı. İçeriye bir bakış daha attı ve odanın köşesindeki pembe battaniyeli yatağı fark etti. Bu Lisa’nın yatağı olmalıydı.

Çantasından küçük bir şişe çıkardı ve gözleriyle ağzının kenarlarına genellikle deneylerde kullanan şişenin içindeki kandan sürdü. Daha önce aldığı kırık bir aynada yüzünü kontrol ettikten sonra kahverengi saçını dağıttı. Tekrardan aynaya baktığında kan izleriyle kaplı dehşet verici bir yüzün yansımasını gördü.

‘’Heh heh, eğer seni dövemiyorsam, o zaman ölümüne korkuturum!’’

Han Shuo şu anki makyajından oldukça tatmin olmuştu ve hafif bir kıkırtıyla birlikte kafasını salladı. Her şey hazır olduğunda, bir dalın üzerine çıktı ve kendisini Lisa’nın penceresine yakınlaştırarak, dalda ileri geri sallanmaya başladı. Kemikli ince eliyle uzandı ve Lisa’nın camına tıklattı.

Tık..... Tık.....

Lisa pencereden gelen ‘’tık tık’’ sesleriyle uyandı ardından sersem sersem pembe battaniyesini kaldırdı ve yalınayak yataktan indi.

Yeşim kadar beyaz olan küçük ayaklarıyla pembe halıya bastı. Ayın huzur veren huzmeleri eşliğinde, tırnaklarına pembe renkli oje sürdüğü ayakları aslında oldukça hoştu.

Lisa Bryan’dan biraz daha küçüktü ve soylu bir ailenin genç efendisiydi. Uzun, yumuşak sarı saçları, kendisini Bryan’dan sadece birazcık uzun yapan 162 santimetrelik boyu, incelikle kıvrılan kaşları, zarif gözüken uzun burnu ve çekici kırmızı dudaklarıyla oldukça güzeldi.

Pembe gecelikler içindeki Lisa daha tamamen uyanmamıştı. Pembe yatağından çıktıktan sonra içgüdüsel olarak sesin kaynağına baktı.

Kan içinde kalmış, dehşet verici tanıdık bir yüz ve pencerede ileri geri sallanan bir beden, boş boş kıza hayat belirtisi olmadan bakıyordu.

‘’Vahhhhhhhhh.....’’

Dehşete düşmüş bir çığlık kızların kaldığı bölümün yarısında yankılandı.

Han Shuo içten içe şeytanice sırıttı ve kendi kendine mırıldandı, “Bu kez seni ölümüne korkutamasam da korkudan bayıltacağım.” Mırıldanmaya devam ederken ifadesi daha da soğuklaştı. Bir süre boş boş baktıktan sonra gözbebeklerini kaldırdı ve daha da şiddetle sallandı.

Gözbebeklerini olabildiğince yukarı kaldırdığı için artık Lisa’yı göremiyordu. İlk çığlıktan sonra Lisa’dan hiç ses çıkmamıştı ama Han Shuo ifadesini korkunç tutmaya devam etti.

Muhtemelen bayıldı. Han Shuo diğer kız öğrencilerin seslerini duyarken böyle düşünüyordu. En iyisi ayrılabiliyorken ayrılmaktı, zira yakalandığı taktirde kim bilir ne acılar çekerdi.

Tam gözlerini düzeltmek üzereyken burnuna inanılmaz bir acı yayıldı. Kafasının üstünde de başka bir yoğun acı belirerek, ağaçtan düşmesine neden oldu.

Düşmesi bütün ağrılarını ve acılarını tetikleyip kafasının üzerinde dört dönen yıldızları görmesine sebebiyet verdi.

Kısa süre sonra üzerine yağmur misali saldırılar yağmaya başladı. Bu sırada biri bağırıyordu, ‘’Bryan, görünüşe göre sonunda cesaretini toplamışsın! Geçen sefer ölümden kurtuldun ama görünüşe göre beynin çürümüş! Ben nekromansi’ye çalışıyorum ve günlerimi iskeletler ve cesetlerle geçiriyorum. Ceset gibi davranarak beni korkutmaya çalışacak kadar aptalsın; gerçekten aptallığına hayran kaldım. Geleceğin büyük büyücüsü Lisa bir bedenin ruha sahip olup olmadığını anlayamaz mı?"

Han Shuo'nun bedeni acı içinde kalsa da aslında ruhu daha çok acı çekiyordu. Aptal Bryan Nekromansi bölümünde altı yıl kölelik yapmıştı ama bu ufacık mantığı bile çözememişti. İlk defa kötü bir hareket yapmaya cesaretini toplandığında ise beklenmedik bir sonuçla karşılaşmıştı.

Nekromansi? Bu gizemli büyü dalı ruhumun olup olmadığına bile karar verebiliyor mu? Kesinlikle değerli. Görünüşe göre bu dünyada hayatta kalmak istiyorsam öğrenmem gereken çok sayıda bilgi var, aksi halde bugün yaşananlar gibi şanssız durumlar büyük ihtimalle kendini tekrar eder.

Bedenindeki acı artarken, Han Shuo hızla düşünüyordu. Chu Cang Lan’ın büyüsü iblis sözcüğüyle taçlandırılmış karanlık bir yol iken, Nekromansi de büyük bir yol gibi duruyordu. Eğer bu ikisine aynı anda çalışırsa, aralarında bir zıtlık olur muydu? Yoksa birlikte daha mı güçlü olurlardı?

 

 

Çevirmen notu
[2/50]