Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

34. Bölüm Farkında Olunmayan Değişiklikler

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Han Shuo ve grup sekiz gün boyunca kuzeye yürüdü. Yol boyunca gittikçe daha da vahşi büyülü yaratıklarla karşılaşıyorlardı.

Tek boynuzlu hücum boğaları, devasa kertenkeleler, rüzgâr bıçakları gönderebilen büyülü kurtlar ve kar üfleyebilen kartallar. Başlangıçta kolayca hallediliyorlardı ama zaman ilerledikçe grup her şeyini ortaya koymasına rağmen yaratıkları zar zor halletmeye başlamıştı. Herkes artan baskıyı hissedebiliyordu.

Herkes getirdikleri yemekleri bitirmişti bu yüzden büyü yaratıklarının etini pişirmeye başlamışlardı.

Büyülü yaratıkların vahşiliği artıyordu fakat hepsinin eti yenilebilir değildi. Mesela, kertenkeleler, yutmayı zorlaştıran garip bir kokuya sahipti.

Ne var ki, büyülü yaratık ne kadar güçlüyse, değeri o kadar artıyordu, özellikle de basit büyü yapabilenler. Bu yaratıkların bedenlerinde büyü çekirdeği oluyordu. Bu çekirdekler son derece değerliydi ve seviyelerine göre yüksek fiyatlara satılabilirlerdi.

Grubun vurgunu da sıra dışıydı. Geçen birkaç günde üç tane Rüzgarbıçağı Kurdu’ndan ve bir tane Buz Kartalı’ndan, dört büyü çekirdeği elde etmişlerdi.

Büyülü yaratıkların çekirdekleri altı seviyeye bölünüyordu. Seviye altı çekirdekler en ucuz çekirdekler iken, seviye birler en pahalı ve denk gelmesi bile zor eşyalardı. Bu büyü çekirdekleri güçlü büyülü silahlar oluşturmak veya bir büyücünün gücünü arttırmak için kullanabiliyordu. Bazı özel seviye çekirdekler bir büyücünün zihinsel gücünü arttırmak için dahi kullanılabiliyordu, dolayısıyla fiyatları inanılmaz derecede yüksekti.

Rüzgarbıçağı Kurdu’nun büyü çekirdeği seviye beşti ve dükkânlarda yirmi altına satılabilirken, Buz Kartalı’ndan bir seviye dört çekirdek elde etmişlerdi ve bu çekirdek markette 150 altına satılabilirdi. Grup sadece çekirdekleri satsa bile, binek ödünç almak için verdikleri elli altından sonra yine de kârdaydılar.

Bu çekirdekler dışında, büyülü yaratıkların bedenlerinin de değerli olduğundan bahsetmeye gerek yoktu. Rüzgarbıçağı Kurdu’nun kürkü ve tek boynuzlu hücum boğasının boynuzu değerli eşyalardı. Bu eşyaların ederi Fanny ve Gene’nin asıl beklentilerini büyük ölçüde aşıyordu.

‘’Birkaç günlük eğitiminin ardından herkes gelişti artık büyülü yaratıklarla yüzleştiğinizde paniklemiyorsunuz. Bu gerçek savaşın en önemli noktasıdır. Ayrıca şansımız oldukça iyi. Bu seferki dış dünya eğitiminden iyi kazandık. Akademiye dönüp bu eşyaları sattıktan sonra kazancı bölüştüreceğiz.’’ Fanny iyi bir ruh halindeydi ve yumuşakça öğrencilerle konuşurken tatmin olmuş bir gülümseme takınmıştı.

Han Shuo yol boyuna her şeyi soğukça gözlemliyordu. Büyülü yaratıklarla ilk karşılaştıklarında panikleyen niteliksiz öğrenciler kayıtsızca halletme seviyesine ulaşmışlardı. Han Shuo yaşananları yakından gözlemlemişti.

Han Shuo’nun algıları büyü yuanı eğitimi sayesinde herkesten daha keskindi. Erken uyarıları son günlerde epey başarılıydı fakat kimse Han Shuo’nun neden böyle keskin algıları olduğunu anlayamıyordu. Hatta Fanny geçen günlerde Han Shuo’nun bedenini tepeden tırnağa kontrol etmişti ama bir şey bulamamıştı.

Fanny’nin kafası karışsa da, duruma bir açıklama getiremiyordu. Sadece Akademi’ye dönünce okulun büyü eşyalarıyla Han Shuo’yu bir kere daha detaylıca inceleyebileceği cevabını verebiliyordu. Birkaç gün erken uyarılarından ve ağız sulatan et pişirmelerinden sonra, Han Shuo’nun statüsü farkında olmadan bu gezide birkaç kademe artmıştı.

Her zaman pişmemiş bir parça yemek alan ve bunun için Han Shuo’ya son derece düşmanca davranmaya devam eden Bach, Bella ve birkaç diğer öğrenci dışında, diğer öğrenciler artık Han Shuo’ya emir vermiyordu. Hatta yemek konusunda daha seçici olan birkaç öğrenci, daha iyi yemek elde etme umuduyla Han Shuo’ya daha dostça davranmayı bile denemişti.

‘’Usta Fanny, ne zaman ölüm mezarlığına ulaşacağız?’’ Lisa Fanny’nin sözlerini duyduktan sonra hemen sordu.

Fanny bu soruyu duyunca kaşlarını çattı ve sessizleşti. Bir süre sonra zarifçe iç çekti. ‘’Sadece ölüm mezarlığının Karanlık Orman’ın güney kısmının derinliklerinde keşfedildiğini duydum fakat tam yerinden çok emin değilim. Karanlık Orman’a gelmemizin asıl amacı tehlikeyle karşılaştığınızda nekromansi büyüsünü doğru yöntemle kullanmanızı öğretmekti. Şu anki sonuçlarımıza bakarsak, bu seviyeye hepiniz ulaştınız.”

“Ölüm mezarlığının tam konumunu bilmiyorum. Belki siz de şimdiye dek fark etmişsinizdir, gittikçe daha güçlü büyülü yaratıklarla karşılaşıyoruz. Eğer geçen birkaç günde Bryan’ın erken uyarıları olmasa, bazılarınız yaralanırdı fakat tüm bunlara rağmen yine de, dün Buz Kartalı’yla karşılaştığımızda dişimizi tırnağımızı takarak yaratığı avladık. Eğer ilerlemeye devam edersek, aramızdan bazılarımızın sadece yaralanmakla kalmayacağını, belki öleceğinden endişeleniyorum. Bu yüzden, geri dönme zamanının geldiğini düşünüyorum.’’

Öğrenciler Fanny’nin sözlerinden dolayı afallarken Gene onayladı ve konuştu, ‘’Gerçekten. Sadece eğitime geldik. Ölüm mezarlığının konumu belirsiz ve gerçekten var mı bunu bile bilmiyoruz. Bulamamamız normal. Herkes dün durumu şahsen deneyimledi. Güneye ilerlemeye devam edersek, herkesin hayatının tehlikeye gireceğini düşünüyorum. Bu gezimiz zaten güzel ödüllerle sonuçlandı, dolayısıyla risk almaya devam etmenin gereği yok.’’

Böylece iki öğretmen durumu anlattı. Birkaç ürkek öğrenci son iki günde olanları düşündü ve onaylayarak kafalarını salladılar, ‘’Pekâlâ, hadi akademiye dönelim. Tehlikeler kötüleşiyor.’’

‘’Bach, seni korkak. Riske girmezsek nasıl kazanabiliriz? Dünkü tehlike olmasaydı, Buz Kartalı’nın çekirdeğini nasıl elde edebilirdik? Güneye ilerlemeye devam etmeliyiz, belki daha değerli eşyalar elde ederiz. Böylece, diğer bölümler akademiye döndüğümüzde bizi küçümseyemez.’’ Lisa küstah bir bakışla Bach’a baktı ve alayla kafasını çevirdi. Ardından yanda umursamaz bir ifadeyle et pişiren Han Shuo’ya bir bakış attı. ‘’Bryan, sen de onaylamıyor musun?’’

Normalde, kimse Bryan’a dikkat etmezdi, lakin geçen birkaç gün içinde performansı inanılmaz olduğundan, Lisa konuştuktan sonra öğrencilerin hepsi Han Shuo’ya baktı. Hatta Fanny ve Gene bile aynı durumdaydı adeta Han Shuo’nun kararı oldukça önemli gibiydi.

Han Shuo ne diyeceğini bilemedi. Duraksadı, ardından dürüstçe gülümsedi. ‘’Risk alma şansımız var. Daha kimse yaralanmadı. Neden devam etmiyoruz? Kim bilir, belki daha fazla kazanç sağlarız!’’

Fanny Han Shuo’ya garip garip baktı, bir an sessizleşti ardından şaşırtıcı bir şekilde kafa salladı. ‘’Pekâlâ, durum böyle olduğuna göre, o zaman birisi yaralanana kadar devam edelim ama birisi yaralandığında geri döneceğiz.’’

‘’Gelin gelin, yemek zamanı.’’ Han Shuo hafifçe güldü ve seslendi. Bu sözleri duyan Fanny ve Lisa normal zamanlardaki tavırlarını bir kenara bırakarak ileri atıldılar ve Han Shuo’nun uzattığı en büyük iki parçayı aldılar.

Gecenin derinliğinde, soğuk ay ışığı Karanlık Orman’ın üzerine düşünüyordu. Birkaç öğrenci kaba çadırlarında uyurken bazı öğrenciler uykuya direniyor ve nöbette uyumamaya çalışıyorlardı.

Han Shuo yavaşça çadırından çıktı ve heybetli ağaçların gölgelerinin yardımıyla uzaklaştı.

Han Shuo’nun dehşete düşürecek kadar güçlü olmayan bedeni ağaçların gölgelerinin arasındaki açıklıklarda görülebilirdi. Bir çita kadar hızlı ve çevikti, ağaçların arasında kolayca geçiş yaparken birden yönünü değiştirdi.

Bir süre sonra, Han Shuo aniden durdu ve iki avucunu yukarı doğru açıp bir iskelet çağırma büyüsü yaptı, ‘’Düşmüş askerlerin ruhları, karanlığın elçisinin çağrısına kulak verin ve varlığınızı gösterin!’’

Büyülü sözler tamamlandığı an bir kemik hançer taşıyan, cılız, mürekkep siyahı küçük bir iskelet belirdi. Küçük iskeletin bedeni öncesinden daha da siyahtı, tamamen gecenin karanlığıyla birleşiyordu. Tıpkı bir kara elf gibiydi.

Küçük iskelet Han Shuo’nun yüksek hızlı bedenini takip etmek için durmadan koşturuyordu fakat kemikleri artık ses çıkarmıyordu. Yedi kemik çıkıntısını bir kanat gibi çırpıyor, Han Shuo’nun yanında ilerliyordu.

Birdenbire Han Shuo ve iskeletin önünde iki Rüzgarbıçağı Kurdu belirdi. İki Rüzgarbıçağı Kurdu vahşi bir domuza benzeyen bir büyülü yaratığı yemekle meşgullerdi. Birisi havada çıkan sesleri fark etmişe benziyordu, zira keskin kulakları aniden dikeldi ve yeşil gözleri etrafı taradı.

Gecenin karanlığında soğuk, keskin bir ışıkla parıldayan bir kemik hançer beliriverdi. Kemik hançer havada şaşırtıcı bir kıvrım çizdi ve birdenbire, tetikte olan kurda doğru atıldı.

Aynı zamanda, Karanlık Orman’daki ağaçlardan çevik bir figür ansızın atıldı ve diğer Rüzgarbıçağı Kurdu’na yöneldi. Karanlık gökyüzünde aniden güzel bir mor ışık parıldadı.

İki Rüzgarbıçağı Kurdu’ndan inlemeler duyuldu. Kana susamış kurtlar tepki verme fırsatı bulamadan öldürülmüştü. Kurtlardan birisinin kafatası direkt kemik hançerle delinmişti, diğeri ise ağzından çıkan buz gibi bir nefesle birlikte hareketsizce yere düşmüştü.

‘’Heh heh, iki tane daha beşinci seviye çekirdek!’’ Han Shuo elini çektikten sonra kendi kendine konuştu. Diğer taraftan, küçük iskelet kemik hançeriyle Rüzgarbıçağı Kurdu’nun değerli derisini yüzmeye başlamıştı bile. Hareketlerine bakılırsa, bunu ilk defa yapmadığı belliydi.