Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

43. Bölüm Yeniden Doğuş

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Han Shuo geri dönüş yolunun tamamını koşarak aştı ve kamp alanına döndüğünde Gene’nin daha uyumadığını keşfetti. Gene çadırının dışında sıkılmış bir vaziyette oturuyordu.

‘’Eh, Bryan. Fanny veya Lisa’yı gördün mü?’’ Han Shuo’nun adımlarını duyduğunda Gene hemen ayaklanıp sordu.

Onaylayan genç adam hafifçe yanıtladı, ‘’Gördüm. Usta Fanny ve Lisa birazdan dönecektir. Usta Gene, neden daha yatmadınız?’’

‘’Oh, Clark birden bir iş için ayrıldığı için yatamadım. Fanny’e özürlerini iletmemi söyledi. Hah, bu Clark bir neden dahi vermeden gitti. Ne şaşırtıcı ama.’’

Gene’nin sözlerini duyduktan sonra Han Shuo’nun düşünceleri harekete geçti ve Clark’ın ani ayrılış sebebi olarak Fanny ve Lisa’ya gölde denk geldiğini açıklayamayacağını anladı.

‘’Anladım. Usta Gene, hâlâ toplamam gereken birkaç şey var. Usta Fanny ve Lisa döndüğünde, lütfen hava aydınlandığında döneceğimi söyleyin.’’ Han Shuo konuştuktan sonra Gene’nin onaylamasını beklemeden çabucak güneye yöneldi ve göz açıp kapayıncaya kadar kayboldu.

Han Shuo’nun bedeni uyuşuk ve tükenmiş olmasa da, zehrin etkilerini hâlâ hissediyordu. Bedeni gerçekten yara almıştı ve Fanny ile Lisa’nın döndüklerinde başının etini yiyeceklerinin farkındaydı. Eğer böyle bir davranışa maruz kalırsa büyü yuanını kullanamazdı. Bu yüzden sabaha kadar ayrılmaya karar verdi. Sabah olunca ikilinin tutumu büyük ihtimalle düzelirdi.

Han Shuo kalın dalları ve yaprakları olan haşmetli bir ağacın yüksek dallarının birine lotus pozisyonunda oturdu ve iyileşmek için büyü yuanını bedeni boyunca dolandırmaya başladı.

Bir süre sonra Han Shuo’nun bedenindeki hafif ağrılar büyü yuanının sayesinde kayboldular. Teninin, etinin, tendonlarının ve kemiklerinin her bir santimi adeta patlayan bir güçle kaplıydı.

Han Shuo hafif bir acı ipliği zihninden yayılıp yavaşça bütün bedenini çevrelediğinde pasif şeytani zihinsel duruma girdi. Ani bir acı zihinsel duruma eşlik ederek, ilk baştaki acısından on kat daha güçlü bir acı deneyimlemesine ve genç adamın ulumasına neden oldu.

Acı dolu ulumalarına bedeninden gelen patlayıcı sesler eşlik ediyordu. Bu seslerin yanı sıra bedeninden hafif, bulanık hava sütreleri yükselmeye başladı ve bedeninin yüzeyinde dalga katmanları yüzerek, adeta suya bir taş atılmış gibi dolaşmaya başladı. Gözenekleri bulanık havayı ve zararlı cisimleri bedeninden atmayı bitirdiğinde, siyah parıltılar saçan bir bulut hafifçe bedenini kapladı.

Bu durum uzun bir süre boyunca devam etti Han Shuo birdenbire bedenindeki acının kaybolduğunu hissetti ve on metre yükseklikteki daldan tiz bir çatırtıyla yere atıldı. Bedeni korkutucu derecede çevik ve esnekti.

Başarı! Sonunda başarıyla ilk şeytani âlem olan Vücut Âleminden atılım yapmıştı. Artık, bedeni yeniden doğmuştu. Gücü, esnekliği veya sertliği olsun, bedeni sıradan insanların çok ötesindeydi. İlk âlemi aştıktan sonra, Han Shuo’nun gelecekteki eğitimi yavaşlayacak, lakin iki kat etkili olacaktı.

Aniden aklına bir düşünce geldi ve büyü yuanı özgürce, bir engelle karşılaşmadan bedeni boyunca dolandı. Büyü yuanını artık kolayca kafasında da dolandırabiliyordu. Han Shuo çıplak tenine baktı ve yarayla kaplı bedeninden tek bir yara izinin dahi kalmadığını gördü. Derisi parıldıyordu ve hareket ettiğinde boyunun birkaç santim daha arttığını açıkça hissedebiliyordu.

Gökyüzüne bakmak için kafasını kaldırdığında vaktin hâlâ gece olduğunu fark etti. Han Shuo büyü yuanını bedeninin her yanında dolaştırırken yeni hayatının keyfini yaşıyor, değişimi hissediyordu.

Aniden, yanında taşıdığı çantayı ve yeşim kutuyu hatırlarken düşünceleri hızlandı. Geçen sefer yeşim kutunun içindeki garip nesneyi meditasyon yapıp zihinsel gücünü geliştirmek için kullandığında, neredeyse bütün zihinsel gücü çekilmişti. Ancak büyü yuanı beynine aktığında tehlikeden kurtulmuş ve büyük bir yarar elde etmişti.

Şimdi atılım yaptığına göre, büyü yuanını özgürce kontrol edebiliyor ve ulaşması en zor kısım olan beyni de dahil olmak üzere vücudunun her kısmına yönlendirebiliyordu. Daha önce kazandığı muazzam fırsatı hatırlayan Han Shuo içindeki arzuları bastırmayı zor buldu. Hemen oturdu, lotus pozisyonuna geçti ve her zaman üzerinde taşıdığı çantayı çıkardı.

Göz küresine benzeyen küre hala hatırladığı kadar sinsi ve garipti. Zihinsel gücünü yavaşça küreye aktardığında, geçen sefer meydana gelen durumun aynısı yine yaşandı. Küre anında yeşil bir aura yaydı ve içindeki kandamlası ağır, rahatsız edici bir hissiyat verdi.

Han Shuo’nun zihinsel gücü adeta su içiyormuşçasına emildi ve hızlıca yeşim kutudaki küreye aktı. Zihinsel gücü çekilmeye devam ederken genç adamın zihnindeki acı arttı.

Sonunda, tam zihninin patlayacağını düşündüğünde, karnının altındaki büyü yuanı birdenbire kafasına fırladı. Artan acı ıstırapla ulumasına neden olurken zihninde yüksek bir kükreme sesi yankılandı. Aynı zamanda, kabaran zihinsel gücü dağları ezebilecek ve denizleri kurutabilecek bir kuvvetle geri dönerken Han Shuo yere yığıldı.

Zihni tamamen uyuşmuştu ve bu durum bir süre devam etti. Yavaşça normale döndü ve ancak o zaman zihinsel gücünün önemli ölçüde arttığını hissetti. Han Shuo küreye keyifle baktı.

Aniden, Han Shuo yeşil ışık huzmelerinin küre boyunca dalgalanmaya başladığını gördü. Bu ışık huzmeleri durmadan bir araya geliyordu, sanki bir kalemle resim yapılıyor gibiydi. Bir süre sonra kürenin ortasında bir resim oluştu. Bu resim garip, gri bir kaleye aitti.

Yeşil huzmeler bir anlığına kaleyi gösterdi, ardından iz bırakmadan kaybolarak geriye sadece ışıldayan kandamlasını bıraktı. Kandamlası ise aniden kırmızı bir ok şeklini aldı. Ok güneyi işaret ediyordu.

Bunun anlamı da neydi? Güneyi işaret ederek ne demeye çalışıyordu?

Han Shuo kürenin ortasındaki oka bakarken anlık olarak sersemledi ve düşüncelere daldı. Bir süre sonra sonunda bir şeye karar verdi. Kırmızı ok bir yönü işaret ediyordu, tıpkı nereye gideceğini gösteren bir cihazdı.

Tereddüt etti ve tamamen meraklı bir şekilde gökyüzüne baktı. Sonunda yeşim kutuyu aldı ve güneye doğru hızlıca ilerledi.

Güneye ilerledikçe daha fazla büyülü yaratık sesi duyuluyordu. Yol boyunca tehlikeler kol geziyordu bu yüzden Han Shuo oldukça tetikteydi. Ara sıra gözleri küreye kayıyor ve okun gösterdiği yöne göre yönünü ayarlıyordu.

Bir süre ilerledikten sonra küredeki kırmızı ok aniden kayboldu. Kırmızı kandamlası yeniden belirdi ve kürenin yaydığı yeşil ışık güçlendi. Küreden güçlü büyü dalgaları saçılıyordu.

Han Shuo duraksadı, çevresini taradı ve buranın otlar, çalılar ve haşmetli ağaçlarla kaplı sıradan bir yer olduğunu fark etti. Yakınlarda bükülmüş, birbirlerine sarılmış türünü bilmediği devasa bir ağaç vardı. Ağacın gölgesi bir garipti, adeta devasa bir yaratığa benziyordu.

Han Shuo bu garipliği fark etmişti. Karanlık Orman’ın her kısmında böcek sesleri duyulurdu ama bu burası neredeyse ıssız denecek kadar sessizdi. Tek bir böcek sesi dahi yoktu ve bir hayat belirtisi bulunamazdı.

Han Shuo bölgenin sıradanlığın altında garip bir aurayla çevrili olduğunu hissetti. Bu aura tanıdık ve dost canlısıydı, sanki uzun süredir buna alışkın gibiydi. Han Shuo dikkatle düşündükten sonra bile bu auraya nereden aşina olduğunu çözemedi.

Tam Han Shuo tamamen derin düşüncelere dalmıştı ki, yeşim kutudaki küre birden havalandı ve yüzeyindeki yeşil ışıklar havada büyü huzmeleri oluşturmaya başladı. Han Shuo havadaki güçlü büyü dalgalarını hissedebiliyordu. Kürenin yeşil ışığı ne kadar parıldarsa büyü dalgaları o kadar güçleniyorlardı.

Han Shuo birdenbire yeşil ışıkla boyanmış bölgenin gözlerinin fırlamasına ve dilinin tutulmasına neden olan değişimler geçirdiğini fark etti. Yeşil ışık nereye temas ederse oradaki bitkiler ve çalılar iz bırakmadan kayboluyor ve beyaz, parıltılı kemik yığınlarıyla dolu gri, kuru ve tozlu toprakla yer değiştiriyordu.

Yandaki haşmetli ağaçlar da yeşil ışığın altında garip değişimler geçirerek ölü yaratıkların iskeletlerine dönüştüler. Han Shuo’nun hafızası onu yanıltmıyorsa, bu devasa iskeletler efsanevi kemik ejderhalarına aitlerdi. Bu ejderhalar en dehşet verici gecenin yaratıkları arasında gösterilirlerdi.

Ölüm. Yeşil ışığın altında boş ve ıssız bölge ebedi bir ölüm bölgesi halini almıştı.

Yarı havada süzülen, yarı yeraltına gömülü devasa gri bir kale önünde belirmişti. Kale duvarlarına sayısız gecenin yaratığı resimlerinin kazınmıştı ayrıca keskin dikenler kaleyi çevreliyordu.

Han Shuo bir süre bakındı, tamamen sersemlemişti. Sonunda hayretle kendi kendine mırıldandı. ‘’Bu...bu efsanevi ölüm mezarlığı mı?’’