Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

44. Bölüm Ölüm Mezarlığı

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Ölüm mezarlığı ruh çağıranların kutsal bölgesiydi ve Karanlık Orman’a gelen grubun büyük umuduydu. Han Shuo çevresini tamamen gözlemleyerek, Fanny’nin önceki açıklamalarını hatırladı. Burasının efsanevi ölüm mezarlığı olabileceğine emindi.

Bu yerin böyle tanıdık gelmesine şaşırmamak lazımdı. Bunun nedeni Han Shuo’nun da nekromansi çalışmasıydı. Bu bölgede beyaz kemiklerin verdiği koku dahil, güçlü ölüm büyüsü dalgaları Han Shuo’nun son derece tanıdık olduğu şeylerdi.

Çevresine göz atarak, her şeyi inceleyen Han Shuo düşünmeye başladı, Ölüm mezarlığına girenlerin öldüğü söyleniyor. Şimdi içeri girmeli miyim, girmemeli miyim?

Ölüm mezarlığı, Nekromansi büyü dalı zirvesindeyken güçlü ruh çağıranların çalışma bölgesiydi. Ne var ki, bütün güçlü ruh çağıranlar ölmüş ve ölüm mezarlığı da iz bırakmadan kaybolmuştu.

Ölüm mezarlığı ruh çağıranların araştırma bölgesi olduğuna göre, bazı gizli nekromansi sırları kesinlikle burada olmalıydı. Bu sırlar, Han Shuo gibi, büyü dünyasına henüz adım atmış bir çaylak için çok çekici gelen şeylerdi.

Bir süre sonra, Han Shuo mezarlığa doğru yürüdü ve bembeyaz kemik yığınlarına adımını attı, yüzünde sağlam bir kararlılık vardı. Birkaç adım ilerleyip bölgenin iç kısmına girdiğinde, havada süzülen koyu yeşil küre birden yeşim kutuya geri döndü ve çevreyi boyayan yeşil ışık iz bırakmadan kayboldu.

Han Shuo etrafına bakınırken afalladı. Çevre yine değişmişti. İlk gördüğü manzara geri dönmüştü. Sadece Han Shuo’nun ayaklarının altındaki mezarlık değişmeden kalmıştı.

Elindeki küreye bakan genç adam bu kürenin ölüm mezarlığına girmek için gereken ana eşya olduğunu anlamıştı. Görünüşe göre bu küre mezarlığın kapılarını açabiliyordu. Mezarlığın tamamı bir gizleme bölgesiyle çevriliydi. Bu bölge anahtara sahip olmayan insanların dikkatini asla çekmezdi.

Kişi sadece bu küreyle mezarlığın gerçek doğasını açığa çıkartabilir ve bir ıssızlık perdesinin altındaki mezarlığı bulabilirdi.

Han Shuo’nun ayaklarının altındaki beyaz kemikler çatırdadı. Ses birdenbire hareketsiz ve ıssız havada yayılarak, Han Shuo’yu ürküttü. Neyse ki başarıyla Vücut Âleminden atılım yapmış ve kim bilir nereden bulduğu bir cesarete sahipti.

Bir süre sonra, nihayet mezarlığın önüne geldi. Kapının önünde dairesel bir hendek vardı ve hendeğin içinde mürekkep siyahı su akıyordu. Hendeğin üzerinde ise siyah çizgilere sahip beyaz kemiklerden yapılma bir köprü vardı.

Han Shuo kürenin içinde olduğu yeşim kutuyu tutan ellerini sıkılaştırdı ve hafifçe sallanan kemik köprüye adım atarak, yavaşça ölüm mezarlığının kapılarına doğru yürüdü. Köprü sallanıyor, bu da Han Shuo’nun dengesini bozuyordu. Altındaki hendekte ne olduğunu bilmiyordu, lakin tek bir bakış bile tüylerini diken diken etmeye yeterdi. Hendekteki suyun son derece tehlikeli olduğunu hissedebiliyordu.

Han Shuo köprüye adım attığında, yeşim kutunun içindeki küre yine garip yeşil ışığı saçmaya başladı. Yeşil ışık ortaya çıkar çıkmaz dengesiz köprü sallanmayı bıraktı. Ayrıca kemiklerin arasındaki boşluklar hızla kapandı.

Han Shuo sonunda kapıya ulaşmıştı. Bilmediği bir malzemeden yapılma iki muazzam, gri kapının önünde binekleri üstünde oturan iki şeytani şövalyenin devasa heykelleri vardı.

Şeytani şövalyeler son derece güçlü gecenin yaratıklarıydı. Baş büyücü seviyesindeki ruh çağıranlar şeytani şövalyeleri çağırma fikrine girişmemeliydi bile. Kapıların önündeki iki şeytani şövalyeye bakan Han Shuo bu iki şeytani şövalyenin pastanın üzerindeki krema olduğunu belli belirsiz anlayabiliyordu.

İki gri kapının üzerinde karışık ve detaylı büyü dizileri vardı. İki kapının temas ettiği noktanın merkezinde ise yuvarlak bir oyuk vardı. Bu oyuk kapıları açacak anahtarın yuvası olmalıydı.

Han Shuo’nun ellerinde tuttuğu koyu yeşil küreden çıkan yeşil bir ışık birdenbire kapıların ortasındaki yuvarlak oyuğa girdi. Han Shuo anında neler olduğunu anladı. Tereddüt etmeden yeşim kutuyu kaldırdı ve küreyi oyuğa yaklaştırıp, yavaşça içine oturttu.

Bütün süreç boyunca, Han Shuo ellerinin küreye dokunmadığına emin olmak için epey acı çekti, zira kürenin basit bir nesne olmadığının farkındaydı. Küreye temas ederse istenmeyen olayların yaşanmasından korkuyordu, dolayısıyla mümkün oldukça çıplak elleriyle dokunmaktan kaçındı.

Küre yuvaya oturduğunda, bir kükreme yankılandı ve kapılar birden gıcırtıyla açıldı. Küre ise yeşim kutuda geri döndü.

İçerideki toz, Han Shuo’nun içeriyi gözlemlemeden önce birkaç kez öksürmesine sebebiyet verdi.

Ölüm mezarlığının içinde büyük bir salon ve salonun etrafında kapıları kapalı olan altı oda bulunuyordu. Salon oldukça genişti ve tavan son derece yüksekti. Yaklaşık bir basketbol sahası boyutundaydı ve ortasında büyük, altı noktalı, yıldız şeklinde bir büyü düzeni bulunuyordu. Bu düzen Han Shuo’nun akademiden Zajoski şehrine gelmek için kullandığı düzene yaklaşık %80 - %90 benziyordu. Ayrıca düzenin ortasında antik, garip büyü sembolleri vardı.

Altı noktalı yıldız düzeni dışında, salonda başka bir şey yoktu. Binayı destekleyen birkaç büyü sütunu vardı ve köşede birkaç kırık kemik parçası bulunuyordu.

Havada ağır bir çürük kokusu vardı ve Han Shuo bir süre kapıda bekledi, ancak koku yavaşça dağılmaya başladıktan sonra içeri girebildi.

Salona girdikten sonra ilk olarak salonu inceledi ama değerli bir şey bulamadı. Ardından dikkatini kapalı kapıları olan altı odaya çevirdi.

Bir, iki, üç....

Genç adamın elleri altı odayı da inceledikten sonra bile hâlâ boştu. Altı odanın içinde hiçbir şey yoktu.

Büyük salona döndü ve Fanny’nin dediklerini düşünmeye başladı. Han Shuo ölüm mezarlığının sadece küçük bir kısmının zeminin üzerinde olduğunu hatırladı. Çoğu yeraltının derinliklerine gömülüydü ve burasının gerçek sırrı mutlaka mezarlığın derinliklerinde yatıyor olmalıydı.

Ne var ki, Han Shuo büyük salon ve altı odayı inceledikten sonra bile bir tünel veya merdiven görememişti. Bu durum kafasını karıştırdı ve yine derin düşüncelere daldı.

Bir süre sonra, Han Shuo tekrardan ellerindeki kürenin anahtar olduğunu hissetti. Hemen tekrardan ayaklandı ve bir kere daha salonu ve altı odayı incelemeye başladı.

En sonunda, Han Shuo odalardan birinin köşesinde başka bir oyuk keşfetti. Keyiflendi ve oyuğa küreyi yerleştirdiğinde bir dizi gümbürtü sesi daha duyuldu. Odanın duvarlarında birdenbire karanlık bir tünel açıldı. Tünelin girişinde garip malzemeden yapılma, altı gümüş çubuk duruyordu. Görünüşe göre her çubuğun sonunda eklenme noktası vardı, sanki altı çubuk birleştirilebilir gibiydi.

Altı çubuğun yanında ince bir kâğıt parçası vardı. Kâğıt birkaç antik büyü sembolünü aceleyle karalamak için kullanılmıştı. Han Shuo ince kâğıt parçasını aldı.

Han Shuo dikkatle büyü sözlerini okuduğunda, bu altı çubuğun altı kenarlı bir yıldız düzeni oluşturabildiğini ve salondaki büyü düzenine direkt ışınlanmak için kullanılabildiğini keşfetti. Ayrıca kişinin zihinsel gücü yetersiz olduğu takdirde, mezarlığın derinlere inemeyeceğini de açıkça anladı.

Han Shuo ince kâğıt parçasından başka işe yarar bilgi elde edemedi.

Bir an düşünen genç adam altı büyü çubuğunu çantasına attı ve tünelden inmeye başladığı sırada kaşlarını çattı. Yeşil ışık dalgalandığı sırada aniden görünmez bir alan belirerek, kendisini geriye savurdu. Han Shuo sadece zihninin anormal şekilde acıdığını hissetti ve içinden kâğıttaki sözlerin doğru olduğunu düşündü. Zihinsel gücü çok zayıf olduğu için kalenin derinliklerine inmesine izin verilmiyor olmalıydı.

Kısık sesle söverek odaya geri döndü ardından kâğıttaki yönergelere göre altı büyü çubuğunu birleştirdi ve zeminde altı kenarlı bir yıldız oluşturdu. Daha sonra bu küçük düzenin ortasında durdu, zihinsel gücüyle düzeni aktifleştirdi. Han Shuo beyaz bir ışık parıltısıyla salondaki büyük düzende belirdi.

Aynı yöntemi tekrar ederek küçük, altı noktalı düzende geri belirdi.

Derin düşünceler içinde kaşları çatıldı. Han Shuo tünele giremeyeceğinin ve şimdilik ölüm mezarlığını keşfedemeyeceğinin farkındaydı. Altı büyü çubuğunu ve buraya nerede olursa olsun gelmesini sağlayacak küreyi kazanması iyiydi. Çoktan bu yeri gizli merkezi olarak düşünmeye başlamıştı ve durum içinin keyifle dolmasına sebebiyet veriyordu.

Şimdilik buranın sırlarını keşfedemeyeceğine göre, burada daha fazla kalmasına yoktu. Bir süre düşündükten sonra, altı büyü çubuğunu toparladı ve sırtına yerleştirdi ardından kâğıt parçasını cebine koydu ve yeşim kutuyu tutarak aynı şekilde ölüm mezarlığından çıktı.

Han Suho güvenle ölüm mezarlığından ayrıldıktan sonra, arkasına baktı ve manzaranın ilk gördüğü manzarayla aynı olduğunu keşfetti. Uzun otların, çalıların ve haşmetli ağaçların boyutu değişmemişti. Çevresi hala sessiz ve ıssızdı.

Yüzünde ufak ve tatmin dolu bir gülümseme belirdi. Han Shuo Karanlık Orman’a yaptığı bu gezinin burada sona erdiğini biliyordu.

Saf aptal şansıyla efsanevi ölüm mezarlığına denk gelmişti. Bu mezarlığın sırları da nekromansi öğrencileri ve öğretmenleri dahil, kimseye değil sadece ona aitti.

 

Çevirmen notu
Ölüm Mezarlığı'nın nasıl göründüğünü merak edenler, discord grubumuzda bir resmini paylaşacağım, bakmayı unutmayın :D