Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

45. Bölüm Gerektiğinde Harekete Geçmek

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Han Shuo ölüm mezarlığından çıktıktan sonra gökyüzünün tamamen aydınlandığını gördü. Kamp alanına döndüğünde ise nekromansi öğrencilerinin çoktan ayrıldığını keşfetti.

Tam Han Shuo yüksek sesle sövmek üzereydi ki, birden çevresine dikkat etti. Kamp ateşinin olduğu küllerin pek de dün geceden kalma gibi gözükmediğini, aksine birkaç günlük küller olduklarını keşfetti.

Han Shuo çevreyi dikkatle incelediğinde çadırının kurulu yerde birkaç kayanın üçgen bir şekilde dizildiğini fark etti.

Han Shuo çabucak çadırının eski yerine ilerledi. Hançerini çıkardı ve taşların arasını açarak bir sarı kâğıt parçası çıkardı.

‘’Bryan, gidişinin ikinci gününde, yakınlarda iki insan yiyen canavarın izine rastladık. İnsan yiyen canavarların intikam aramasından endişelendik ve seni beklememeye karar verdik. Bu notu gördüğünde, asıl yoldan akademiye geri dön. Belki yarı yolda karşılaşırız. Umarım güvendesindir, Fanny.’’

Fanny not bırakmıştı. Han Shuo okuduktan sonra alnına bir tane geçirdi ve sessizce söylendi, ‘’Hay s..eyim.’’ Notu okuduktan sonra büyü çalışırken sadece bir gün değil, daha fazla zamanın geçtiğini anlamıştı.

Görünüşe göre iki insan yiyen canavar belirmiş ve Fanny’yle diğerlerini panikletmişti. Zaten Karanlık Orman’ın güney bölgesinin derinliklerinde oldukları ve Clark’ın korumasının olmadığı da eklenince, geri dönmekten başka seçenekleri yoktu.

Şu anda, Han Shuo’nun köle statüsü daha çözülmemişti ve arzuladığı kadın, öğrenmek istediği nekromansi büyü kitaplarının yanı sıra, Babil Büyücülük ve Savaşçılık Akademisi’ndeydi. Yakın gelecekte akademiden ayrılamazdı.

Altı büyü çubuğuyla istediği an ölüm mezarlığına gidip gelebilirdi. Akademiye döndükten sonra aktarım düzenini mezarlığı kişisel bölgesine çevirmek için kullanabilirdi. Karanlık Orman’ın güney kısmının tamamı gelecekte eğitim bölgesi olacaktı. İster büyü yuanı ister büyü çalışması olsun, böyle bir yerde normalde harcayacağı çabanın yarısıyla iki kat etki elde ederdi.

Bir süre mırıldanan genç adam Fanny’nin notta bıraktığı yönergeleri takip etti ve hızla Karanlık Orman’ın dış kısımlarına doğru yöneldi.

Bir gün dinlenmeden ilerlese de yorgun hissetmiyordu. Karanlık Orman’ın engebeli ve tepelik yollarında koşturan Han Shuo yıldırım gibi hızlıydı, adeta avını kovalayan bir büyülü yaratıktı.

Alacakaranlıkta rastgele dağıtılmış kayalar ve çalıların olduğu bir bölgeye yaklaştı. Burası daha önce kamp yapılmış bir yerdi. Uzaktan metalik çarpışma sesleri geliyordu.

Han Shuo şaşırdı ve içinden geçirdi, Acaba Fanny ve diğerleri insan yiyen canavarların saldırısı altında olabilir mi? Bu düşünce aklına girdiğinde, hızı yükseldi ve birden kayaların olduğu bölgeye fırladı.

Yol boyunca, parıldayan yeşil derileri, uzun bedenleri, çarpık yüzleriyle çok sayıda orman trolü bıçaklar veya çivili sopalar kullanarak devamlı Han Shuo’ya saldırdı. Genç adam hepsinden kolayca sıyrıldı.

Orman trolleri Karanlık Orman’da elflerin can düşmanı olan bir ırktı. Elfler trollere ormanın çapulcuları gibi davranıyor ve omlara devamlı saldırıyorlardı.

Karanlık Orman’da, orman trolleri insan yiyen canavarlardan bile daha dehşete verici soygunculardı. İnsan savaşçıların bulduğu yöntem gibi kendilerini savaşçılar, avcılar hatta basit büyü yapabilen rahipler şeklinde sınıflara ayırmışlardı.

Söylenene göre orman trolleri bitkiler ve ağaçlardan evrimleşmişti. İnsanlara benzer yüksek zekâları vardı ve Karanlık Orman’ın eşsiz avantajlarının keyfini çıkarıyorlardı. Bu avantajları diğer ırkların kaynaklarını, tüccarların malları da dahil, yağmalamak için kullanıyorlardı. İnsan yiyen canavarlar kadar ünlü soygunculardı.

Han Shuo savaş seslerini yakından dinledi ve hızlıca sesin geldiği yöne fırladı. Koştuğu esnada, bazı avcı troller ona uzun mızraklar fırlattılar. Genç adamın beş duyusu koştuğu esnada son derece hassastı. Kulakları titrerken, birkaç kez bedeninin yönünü değiştirdi ve kolayca fırlatılan mızraklardan kaçındı.

Birkaç savaşçı orman trolü ellerindeki büyük ve keskin baltalarla yüksek sesle bağırarak Han Shuo’ya doğru hücuma geçtiler ama genç adam çevikçe savaşçıları aştı ve olayın merkezine doğru ilerlemeyi sürdürdü.

Yaklaşık on saniyelik hızlı koşudan sonra sonunda savaşın merkezine ulaştı. Yaklaşık on kişinin uzun kılıçlar taşıyarak, kendilerini orman trollerinin saldırılarına karşı koruduğunu gördü. Kıyafetleri açıkça bir paralı asker grubunun parçası olduklarını gösteriyordu. Gruptakilerin tümü yaralıydı.

Çevrelerinde on civarı orman trolü vardı. Savaşçı troller önde yakın dövüşle meşgulken, yaklaşık on avcı trol de devamlı uzun mızraklar fırlatıyordu. Son beş rahip trolse basit iyileştirme büyüleri ve bedenlerinin sağlamlığını arttırmak için ruh ateşi büyüsü yapıyor, savaşçı ve avcıları iyileştirirken canlılıklarını arttırıyorlardı.

Manzaraya bakılırsa, savaş bir süredir devam ediyor gibiydi. On kişilik insan grubunun gücü de sıra dışıydı, lakin ne yazık ki orman trollerinin gücü sayılarında yatıyordu ayrıca avcı troller ve rahipleri de vardı. Orman trollerinin güç avantajı da eklenince açıkça mutlak avantaja sahip oldukları apaçık ortadaydı.

Paralı askerlerin arkasında korku dolu bir ifadeye sahip, kısa, bodur bir şişko vardı. Şişkonun küçük sarı gözleri yüksek sesle küfrettiği sırada fıldır fıldır dönüyordu. Görünüşe göre kurtulmak için bir yol arıyordu.

Demek bizimkiler değilmiş...görünüşe göre savaşın benimle alakası yok. Han Shuo’nun kargaşaya katılıp yardım etme gibi düşüncesi yoktu. Niyeti basitçe geçmek ve Karanlık Orman’dan çıkmaktı.

Ne var ki, Han Shuo’nın yardım eli uzatma niyeti olmasa da, orman trollerinin gitmesine izin vermek gibi bir niyetleri yoktu. Öndeki iki güçlü ve vahşi savaşçı trol, büyük savaş baltalarını kaldırmış ve Han Shuo’ya hücuma kalkmışlardı. Birkaç keskin mızrak da ikiliye eşlik ediyordu.

‘’Pardon, sadece geçiyordum ve hemen ayrılacağım. Soyguna devam edin. Benimle alakası yok!’’

Han Shuo yeni sorunlar yaşamak istemiyordu, dolayısıyla trol savaşçıların kendisine doğru atıldığını görünce, yüksek sesle bağırdı ve ayrılıp onlardan sıyrılmayı denedi.

‘’İnsanlar bütün ırklar arasında en şeytani ve adilerdir. Gebertin.’’ Rahip trollerin yanında duran ve bu operasyonun lideri gibi görünen trol birdenbire insan dilinde çığırdı.

Han Shuo’nun sözlerini duyan trol savaşçılar anlık olarak durmuşlardı ama liderlerinin sözünü duyduklarında tereddüt etmeyi bıraktılar ve kaldırdıkları baltalarıyla hücuma devam ettiler.

“Lanet olsun! Ölümünüzü arıyorsunuz!” Han Shuo da biraz sinirlemişti. Uzun ve iri trol savaşçılar baltalarla ona atıldığında fırlatılan uzun mızraklardan henüz kaçınmıştı. Belli ki diğerlerinin yanı sıra genç adamı da indirmeyi planlıyorlardı.

Yan tarafta duran uzun mızrağı kavradı. Havaya zıplamadan önce savaşçı orman trollerinin yaklaşmasını beklemedi. Elindeki mızrak o kadar hızlıydı ki havayı delip geçen bir yıldırım gibiydi. Mızrak ilk trol savaşçının göğsünü delip geçti ve arkasındaki savaşçıyı da yerine çiviledi.

İki trol savaşçı can vermeden önce sadece çığlık atacak zaman bulabilmişlerdi. Han Shuo birinden aldığı savaşçı baltasını umursamazca kavradı ve yüksek sesle bağırdı, ‘’Kendi ölümünüze susadıysanız beni suçlamayın.’’

İnsan yiyen canavarla yaptığı dövüşten sonra, konu birisini öldürmeye geldiğinde ne çekingen davranıyor ne de tereddüt ederek zaman kaybediyordu. Ayrıca belli belirsiz bir şekilde heyecanlı hissediyordu.

Genç adam yalvarmanın veya bu soyguncuların merhametine güvenmenin kesinkes işe yaramaz olduğunu farkındaydı. Sadece soğuk ve acımasız yöntemler onları şok edebilir ve korkuturdu. Ne kadar ürkek ve korkak olursan, o kadar üstüne gelirlerdi. Han Shuo bu yüzden az önce son derece acımasızca hareket etmiş, rakiplerini direkt vahşice katletmişti.

Gerçekten de, Han Shuo acımasızlığını sergiledikten sonra, hücuma geçen diğer dört orman trolünün parıldayan yeşil yüzlerinde paniklemiş ifadeler belirdi. O kadar paniklemişlerdi ki, gerilemeye başlamışlardı. Orman trollerinin lideri bile biraz korkuyla genç adama göz attı ve yüzünde endişeli bir ifade belirdi.

‘’Cesur savaşçı, lütfen kurtar beni!’’

Paralı askerlerin korumaya çalıştığı şişko, birden heyecanla haykırdı. Han Shuo’ya keyifli bir ifadeyle bakıyordu.

‘’İlgimi çekmiyor!’’ Han Shuo kararla yanıtladı. Soğuk bir homurtuyla savaş baltasını aldı ve ayrılmaya hazırlandı.

Şişko sakinliğini anında kaybetti ve Han Shuo’nun gitmek üzere olduğunu görünce vahşice haykırdı. ‘’Cesur savaşçı, beni kurtarırsan sana değerli ödüller vermeye razıyım. Tatmin olacağına söz veriyorum!’’

Han Shuo bu sözleri duyduğunda birkaç adım ilerlemişti bile. Birden durdu ve hafif bir gülümsemeyle dönerek şişkoya baktı, ‘’Soylu bayım, vereceğiniz ödül ne kadar büyük?’’

Şişko anlık olarak sersemledi ardından bir süre tereddüt ettikten sonra dişlerini sıktı ve ayağını yere vurarak haykırdı. ‘’Elli altın!’’

‘’Üzgünüm, lütfen başkasını bulun!’’ Han Shuo önceden olsa, muhtemelen elli altını kabul edeceğini düşündü. Ancak Karanlık Orman’a girip yeteneklerinin kesinlikle tek başına Rüzgarbıçağı Kurtlarını yakalamaya yeterli olduğunu bildiğinden dolayı, elli altının risk almak için yeterli olmadığını hissediyordu.

Şişko, Han Shuo’nun ayrılmak üzere olduğunu görünce endişelendi. Yine bağırdı. ‘’En fazla yetmiş altın!’’

‘’80. 100! 120, 150! 200! 200!!’’

Han Shuo birden durdu, arkasına baktı ve hızla geri dönerek seslendi, ‘’Pekâlâ, o zaman 200 altına anlaştık. Kaybımı kabul edeceğim ve arkadaş edinmek olarak sayacağım.’’

‘’Ah ahhh. İki yüz altın! Tıpkı onlar gibi beni soyuyorsun. İki yüz altın ondan fazla köle almaya yeter. Lanet olsun, çıkar beni buradan!’’ Şişko yüzünde acılı bir ifadeyle haykırdı.