Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

46. Bölüm Küçük İskelet Vahşileşir

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Han Shuo şişkonun arkasına geldiğinde, şişkoyu koruyan paralı askerlerden ikisinin kalfa savaşçı, altısının acemi savaşçı, geri kalanların ise savaşçı çırağı olduğunu gördü.

Hepsi yaralanmıştı. Öyle ki, en güçlü savaşçılardan biri neredeyse savaşma kabiliyetini kaybetme raddesine gelecek kadar ağır yaralıydı.

‘’Usta Fabian, sizi koruması gerekenler biziz!’’ Göğüs kafesinden hala kan akan kalfa savaşçı Han Shuo’nun yaklaştığını görünce endişelendi.

‘’Şu anki durum savaşma kabiliyetinizi kaybettiğinize ve bana etkili koruma sağlayamadığınıza göre oldukça kötü. Önceden paralı asker grubunuza paranın yarısını ödemiştim ama İmparatorluğa dönmemi sağlayamadığınızdan dolayı kalanını ödemeyeceğim.’’ Fabian tamamen vazgeçmiş bir ifadeyle söylendi ardından yüzüne sıcak, hafif bir gülümseme kondurdu. Hafifçe kafasını eğdi ve Han Shuo’ya doğru konuştu, ‘’Güçlü savaşçı, lütfen beni buradan çıkartın, ödülünüz olan iki yüz altını ödeyeceğim.’’

‘’Pekâlâ, şimdi yarısını ver ben de hemen işe başlayayım!’’ Han Shuo rahattı ve hafif bir gülümsemeyle karşılık verdi.

Han Shuo’nun gidecek gibi olmadığını gören lider trol sonunda şiddetli hiddetiyle bağırdı, ‘’Aşağılık ve hain insanlar, hepsini öldürün!’’

Liderin sözleri duyulduğunda, yerlerinde boş boş duran savaşçılar, avcılar ve rahipler orman trollerinin garip dilinde konuştular ve büyük adımlarla hücuma geçtiler.

‘’Pekâlâ, yüz altın burada. Güvenle beni buradan çıkardığınızda, kalan yüz altını da vereceğim. Lanet olsun, geliyorlar, harekete geç!’’ Fabian hızla bir altınları çıkardı ve orman trollerinin çirkin ifadeleri ve taşıdıkları silahlarla yaklaştıklarını gördüğünde Han Shuo’ya verdi.

Yüz altını alan Han Shuo Fabian’a gülümsedi. Fabian tepki verme fırsatı bulamadan, Han Shuo şişkoyu sırtına aldı ve açık bir cebinden birkaç parça kumaş yırttı. Başka bir şey demeden sıkıca Fabian’ı sırtına bağladı.

‘’Hadi gidelim, seni buradan güvenle çıkartacağım. Sıkı tutunmalısın, eğer yarı yolda düşersen sadece kendini suçlayabilirsin!’’ Han Shuo elindeki savaş baltasını fırlatırken aceleyle şişkoyu uyardı ardından yanından yerden yeni bir uzun mızrak kavradı ve birden ileri doğru fırladı.

Yedi trol savaşçı, arkalarında birkaç avcı ve rahiple birlikte, çoktan beridir yolu tutuyordu. Han Shuo’nun üstlerin geldiğini gördüklerinde uzun mızraklarını ve kargılarını fırlatmaya başladılar.

Han Shuo sırtındaki şişkoyla bile kolayca engebeli ve bozuk yollarda ilerliyordu. Çevikçe yönünü değiştirdi ve rahatça uzun mızraklar ve kargılardan kaçındı.

Han Shuo ileri atıldığında, çoktandır bekleyen savaşçılar baltalarını taşıyarak, hücuma geçtiler. Han Shuo hızla mesafeyi kapatırken uzun mızrağı sıkıca tuttu ve ilk trolün göğsüne sapladı.

Düşen savaşçı çok geçmeden titreyerek ayağa kalktı. Trol savaşçılar Ruh Ateşi büyüsüyle çevrelendikleri için zaten sert olan derilerine adeta metalik bir deri katmanı daha eklenmişti. Tenleri metalik bir parıltıyla ışıldarken, hızları ve güçleri artıyordu.

‘’Acele et! Acele et ve beni buradan çıkar!’’ Fabian deli gibi korkuyordu ve Han Shuo’nun sırtında panik içinde çığlık atmaya başlamıştı.

Genç adam Fabian’ın haykırışlarını ve bağırışlarını görmezden geldi. Aniden elindeki mızrağı fırlattı ve az önce titreyerek ayaklanan trol savaşçıyı boynundan şişledi ve yere sabitledi. Ardından yere saplanan mızrakları ve kargıları alarak birer birer, arkada saklanan rahiplere doğru fırlattı.

Rahiplerden birisi zamanında kaçınamadı ve anında delinerek can verdi. Diğer iki trol avcı da önden sıkıştırıldıklarından can vermişti. Bu esnada, Han Shuuo rastgele bir uzun mızrak alıp önündeki savaşçı trolle çarpışmaya başlamıştı.

Üzerinde Ruh Ateşi kullanıldığından, trol savaşçının bütün bedensel özellikleri görülür ölçüde artmıştı ama Han Shuo’nun bedeninin sertliği ve esnekliği de üst düzeydeydi. Han Shuo elindeki uzun mızrağı çevirdi ve savaş baltalarını birer birer savurdu.

Savaşçı troller baltaları fırlatırken, avcı troller de bir kargı veya uzun mızrakla genç adamın yolunu kapatıyor ve onu kısıtlıyorlardı. Altıya karşı tekti üstelik sırtında bir şişko vardı. Yüksek hızla kaçınsa bile, yine de tüm saldırılardan kurtulamıyordu.

Ne zaman tehlike yaklaşsa, Han Shuo epey şeytani bir şekilde sırtındaki Fabian’ı kalkan olarak kullanıyor, adamın yağlı ve bodur bedenini kendi bedenine gelecek zararı azaltmak için kullanıyordu.

‘’Lanet olsun, bunu yapamazsın, yoksa ödemenin kalanını almayı bekleme.’’ Fabian’ın kıçına uzun bir mızrak saplanmıştı ve sırtı birkaç kargı tarafından kan içinde bırakılmıştı. Bu nedenle sürekli şikâyet ediyordu.

Ne yazık ki, Han Shuo Fabian’ın bütün şikâyetlerini görmezden geliyordu. Bir savaşçı trolün göğsüne saplanmış mızrağı rahatça çekmesiyle birlikte üzerine büyük miktarda kan sıçradı. Han Shuo’nun ifadesi başından beri zaten soğuk ve vahşiydi.  Üzerini kaplayan onca kanla birlikte de bir iblisin reenkarnesi gibi gözüküyordu. Bu görüntü Fabian’ı şoke etti ve daha fazla saçmalamaya cüret edemeyerek sessizliğe büründü.

‘’Gebertin, gebertin, birlikte saldırın!’’ Lider trol Han Shuo’nun çok sayıda orman trolü öldürdüğünü görünce öfkeyle kükredi. Hatta arkasından bir savaş baltası çekti ve kendi de hücuma katıldı.

Han Shuo beş trole karşı mücadele ediyordu. Zor durumda olmasa da, yine de kaçması epey zordu. Lider trol konuşmayı bitirdiğinde, daha da fazla orman trolü hücuma geçti.  Han Shuo üzerine inen savaş baltasının ezici darbesinden kaçındı ve birkaç adım geriledi.

‘’Düşmüş askerlerin ruhları, karanlığın elçisinin çağırısına kulak verin ve varlığınızı gösterin!’’ Han Shuo ellerini açtı ve birdenbire nekromansi büyüsü yaptı.

‘’Aman tanrım! Bir büyücüsün de!’’ Fabian Han Shuo’nun büyülü sözler söylemeye başlamasıyla şoke oldu. Garip bir ifadeyle Han Shuo’ya baktı ve garip garip haykırdı.

Mesafedeki lider trol şaşırdı ama kısa sürede bu şaşkınlığı üzerinden attı ve hızını arttırarak yüksek sesle uludu, ‘’Gebertin, acele edin ve gebertin şunu.’’

Birdenbire Han Shuo’nun önünde kemik bir hançer tutan küçük bir iskelet belirdi. Küçük, ince bedeni olduğu yerde duruyor, boş gözleri biraz şaşkınlıkla bölgeyi tarıyordu.

‘’Hadi ama sadece küçük bir iskelet ayrıca ufak bir tane. Ne işe yarar ki?’’ Fabian Han Shuo’nun sadece bir iskelet çağırdığını görünce şaşkınlıkla söylenmeye başladı.

‘’Vahahahaha, demek sadece bir iskeletmiş. Korkmuştum ben de...hepsini gebertin!’’ Sadece küçük bir iskeletin ortaya çıktığını gören orman trollerinin lideri yüksek sesle alay etti ve trol savaşçıları çabucak yaklaşmaları için yönlendirdi.

Han Shuo’nun dudaklarında alaycı bir gülümseme belirdi ve lider konuşmasını sürdürürken küçük iskelete saldırma emri verdi.

Küçük iskelet saldırma emrini aldığında bacak kemiklerini eğdi ardından dikleşerek, elindeki hançeri keskin bir kılıç gibi ansızın fırlattı. Kemik hançer havada kara bir çizgi çiziyordu. Hücuma geçen ilk trol savaşçının alnı kâğıttanmışçasına direkt delindi ve savaşçı yere yığıldı.

Küçük kemik hançer ilk hedefinden sonra ilerlemeyi kesmedi. Tıpkı kan arayışına çıkmış bir hayalet gibi uğulduyordu. Kulak acıtan uğuldama sesine öngörülemez kavisler eşlik etti ve iki savaşçıyı daha hançerin saldırıları altında can verdi. Küçük iskelet trollere yaklaştığında, hançer otomatik olarak ellerine geri döndü.

Kemik hançeri anında üç orman trolünün canını almıştı. Az önce son derece hayal kırıklığına uğramış olan Fabian ve yüksek sesle alay eden lider küçük iskeletin tek saldırısından sonra sersemlemişlerdi. Küçük iskelete inanamayan ifadelerle bakmaya başladılar. Adeta bir kaplan kuzu sürüsünün arasına dalmıştı. Sıkıca elinde tuttuğu küçük kemik hançer orman trollerinin canlarını almaya devam ediyordu.

‘’Aman tanrım! Rüya mı görüyorum? Bu şey gerçekten sadece bir iskelet savaşçı mı?’’ Fabian sonunda kendini toparladı ve heyecanla bağırmaya başladı. Eğer Han Shuo'nun sırtına bağlı olmasa, belki de heyecandan yere inmiş olabilirdi.

‘’Yaklaşmayın, herkes iskeletten uzaklaşsın. Uzak mesafeden mızraklar, kargılar ve baltaları kullanarak iskeleti gebertin.’’ Lider ilk şoku atlattıktan sonra, korkulu bir bakışla emirler verdi. Daha önce savaşa atılan trol şimdi ürkekçe gerilemeye başlamıştı.

Küçük iskelete yakın olan bütün trol savaşçılar da aynı durumdalardı. Kısa bir süre sonra uzun mızraklar, kargılar hatta savaşçıların baltaları havayı doldurdu ve küçük iskeletin üzerine çöktü.

Han Shuo afalladı. Küçük iskelet ne kadar güçlü olursa olsun, böyle güçlü bir saldırı akıntısı altında büyük ihtimalle zarar görürdü. Ne var ki, şimdi diğer boyuta göndermek için büyülü sözlere söylemeye çalışsa bile artık çok geçti. Han Shuo endişelenmeye başladı ve gerçekten küçük iskelet için kaygılıydı.

Ancak, küçük iskeletin havalı ve inanılmaz performansı Han Shuo’nun anlayışını ve bilgisini bile aşan bir seviyedeydi.