Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

9. Bölüm Bu Sefer Gerçekten Hapı Yuttu

Çevirmen: Zakowske / Editor: Valheru

Irene’nin cübbesi kesilerek açılmış, kar beyazı tenini hatta dolgun sağ göğsünün küçük bir kısmını açığa çıkarmıştı. Genç kız bu nedenle panikledi ve dehşet içinde ciyakladı. Açığa çıkan beyaz ten çevredeki bütün erkek öğrencilerinin mest olmuş bakışlarını üstüne çekti.

Irene zaten güzel kıvrımlara sahip bir kızdı. Yakınında duran erkek öğrenciler ise kızları en çok merak ettikleri zamanlarındaydılar, dolayısıyla yardım etmek için öne çıkmayı unutuverdiler.

Küçük iskeletin bir hamle daha yapmak üzere olduğunu fark ettiklerinde ise artık çok geçti. Küçük iskelet elindeki parlayan kemik hançeriyle Irene’nin dibine kadar sokulmuştu bile. Çevrede bulunanlar Irene’yi ışık büyüleriyle yaralama korkusundan dolayı harekete dahi geçememişlerdi.

İskeletin gri, oyuk göz deliklerine baktığında, Irene’nin içinde umutsuz ve çaresiz bir hissiyat oluştu. Dehşet içindeydi ve donakalmıştı.

Irene yüzünde hüzünlü bir ifadeyle küçük iskeletin kaldırdığı hançeriyle birlikte mesafeyi kapatmasını izledi. Kim sonunun aşağılık bir gecenin yaratığının, üstelikte en zayıflarından birinin elinden geleceğini düşünürdü ki! Durumu gerçekten acınasıydı.

Slash…

Irene belinin sağında bir soğukluk hissetti ve hançerin etini kestiğini düşündü ama bakışlarını aşağı çevirdiğinde zarar görmediğini fark etti. Aksine, cübbesi belinin sağından kalçasına kadar kesilmiş, teninin bir kısmı daha açığa çıkmıştı.

Sıkı ve pürüzsüz bir bel, esnek ve pırıl pırıl güçlü bacaklar, bu kez hepsi açıktaydı. Hatta genç kızın açık yeşil, ipek iç çamaşırının bir kısmı dahi gözler önündeydi. Irene çevredeki erkek öğrencilerinin yüksek sesle yutkunduğunu, kız öğrencilerin ise kıkırdamalarını duyabiliyordu.

‘’Ah...’’

İskeletin tek saldırıyla hayatını sonlandırması bu duruma düşmesinden daha iyiydi. Nereye gittiğini bilmeyip, umutsuzca üstünü saklamaya çalışırken ağzından keskin bir çığlık kaçtı.

‘’Bu...bu iskeletin sorunu ne? Neden sadece Irene’nin kıyafetlerini yok etmeye çalışıyor?’’

‘’Bakmayı kes! Acele et ve iskeleti yok et!’’

Işık bölümü öğrencileri kendilerine gelmiş ve kollarını kaldırarak, küçük iskelete saldırmak için hazırlanmaya başlamışlardı.

İskelet saldırıdan sonra yine durmuş ve şapşal şapşal beklemeye başlamıştı. Görünüşe göre Han Shuo’dan devamlı emir alması gerekiyordu. Han Shuo öylece duran iskelete bakarken içten içe gerilmeye başladı. Ne yapması gerektiğini bilmiyordu.

Yanda duran Lisa bir şey söylemek üzereydi ama Irene’nin cübbesinin kesildiğini görünce tereddüt etti ve konuşmamaya karar verdi.

‘’Gecenin lanet yaratığı, güzel hanım Irene’ye nasıl saldırmaya cüret edersin! Hareketlerinin bedelini bendeniz, çavuş şövalye Claude ödetecek!’’ Aniden bir figür olay yerine doğru koşturmaya başladı. Hızı çok yüksek olduğundan dolayı, konuşması biter bitmez küçük iskeletin yanında belirmişti.

Claude gelir gelmez çevikçe küçük iskelete atıldı. Sağ yumruğuyla birlikte soluk-yeşil bir ışık huzmesi uçtu ve ne olduğunun farkında olmayan iskelete sertçe vurdu. İskelet bu darbeyi aldıktan sonra uçmuş, bir süre sonra da bir çatırtıyla birlikte yere yığılmıştı.

‘’Güzel Irene Hanım, geç kaldığımdan dolayı acı çektiniz!’’ Claude mütevazıca konuştu ve iskeleti savurduktan sonra kibarca kafasını eğerek Irene’ye selam verdi.

Claude 18 aşındaydı ve gümüş renkli saçını atkuyruğu şeklinde bağlamıştı. Tamamen beyaz renkli bir eğitim cübbesi giyiyordu ve olağanüstü derecede yakışıklıydı. Onu gören birçok kız öğrenci aralarında fısıldamaya başlamışlardı.

‘’Vov! Claude! Sadece 18 yaşında ama çoktan bir çavuş seviye şövalye olmuş. Üstelik imparatorluğun Grifon Birliği şefinin küçük oğlu. Çok muhteşem!’’

‘’Çok oğlan delisisin, Claude Irene’den hoşlanıyor. Sen küçük bir aileden geliyorsun ve Irene kadar güzel bile değilsin, seninle asla ilgilenmez.’’

Işık bölümü öğrencileri kendi aralarında konuşuyorlar, gizliden gizliye de Claude’ye utangaç bakışlar atıyorlardı. Claude onların beyaz atlı prensiydi. Diğer taraftan, erkek öğrenciler ise Claude’ye nefret ve korku dolu bakışlar atıyorlardı.

Çevredeki kalabalık fısıldayarak konuşurken, küçük iskelet titreyerek ayağa kalktı.

Irene tamamen acınası durumdaydı ve umutsuz bir şekilde açıktaki tenini kapamaya çalışıyordu. Utancından yüzü kızarmıştı ama Claude’nin geldiğini görünce rahat bir nefes verdi. Tam genç adamın selamına karşılık vermek üzereydi ki Claude’nin omzunun ardına baktı ve iskeletin yavaşça ayaklandığını gördü. Panik dolu bir sesle Claude’nin arkasını işaret etti ve aceleyle konuştu, ‘’Cluade, o çirkin yaratığı yok edersen seninle bir yemeğe çıkmayı kabul edeceğim.’’

Claude Irene’nin sözlerini duyunca kafasını çevirdi ve sessizce bir ‘’eh?’’ tepkisiyle şaşkınlığını gösterdi. Görünüşe göre iskeletin hala hayatta olacağını düşünmemişti. Döndü, küçük, parıltı saçan bir gülümseme takındı ve başını eğdi, ‘’Size hizmet etmekten onur duyarım.’’

Arkasını döndüğünde ise mizacı birden değişmişti. Az önce gösterdiği nezaket kaybolmuş, yerini keskin, sert bir bakışa bırakmıştı. Tekrardan sağ eliyle bir yumruk savurdu ve soluk-yeşil ışık bir kere daha küçük iskelete doğru fırladı.

Ne var ki kim ince, cılız bir bedenin birdenbire iskeletin önüne atılacağını tahmin ederdi ki? Claude’nin yumruğundan çıkan soluk-yeşil ışık sertçe zayıf bedene indi.

Bam! Cılız beden birkaç adım geriye sendeledi, kafası geriye düştü ardından yere yığıldı.

‘’Eh? Bu kimin kölesi? Neden birden atıldı?’’ Her yönden afallamış haykırışlar duyuluyordu.

‘’Lanet olsun, Bryan deli misin?’’Jack afalladı ve tamamen acı dolu bir ifadeyle haykırdı.

Lisa da ansızın atılan ve iskelet yerine saldırıyı alan Han Shuo’ya bakarken son derece şaşırdı.

Ne var ki çok daha şaşırtıcı bir olay meydana geldi. Soluk-yeşil ışık ile doğrudan çarpışan Han Shuo kan kusup olduğu yerde can vermemiş, aksine, o da tıpkı iskelet gibi, titreyerek kalmış ve şapşalca bir ifade takınmıştı.

Küçük iskelet ise birdenbire kendine gelmişti. Bir süre İleri geri sallandı ardından aniden döndü ve kimse tepki veremeden Nekromansi bölümüne doğru koşturdu.

Claude ise aniden diz çöktü ve nedensizce yere oturdu. Ayaklanmadan önce birkaç kez ağır ağır soludu, sanki az önce gücünü aşırı kullanmış gibiydi. Kalkmayı başardıktan sonra ise, yüzünde şoke olmuş bir ifade vardı. Hâlâ kendine gelmemiş olan Han Shuo’ya garip garip bakıyordu.

Han Shuo’nun yüzünde de kafa karışıklığını gösteren bir ifade vardı ve bu bir numara değildi. Claude’nin soluk-yeşil ışık huzmesi göğsünden vücuduna girdiğinde adeta kalbi deliniyor gibi bir acı hissetmişti. Hatta öleceğini bile düşünmüştü.

Han Shuo darbeyi almadan hemen önce küçük iskeletle zihinsel bir bağ kurabilmiş ve ona ‘’Ne olursa olsun geri çekil’’ emri vermişti. Bulunmaması için, iskelete akademinin çöplüğünde saklanmasını söylemişti.

Han Shuo’yu bu kadar şaşırtan şey ise büyü yuanının bedenine giren soluk-yeşil ışığı çevreleyip kıstırmasıydı. Büyü yuanı ışığı tamamen hareketsiz bırakarak onun içinde kargaşa çıkarmasını engellemişti.

‘’Bryan, burada ne yapıyorsun?’’ Lisa sonunda sesini buldu ve Han Shuo’ya doğru bağırdı.

Han Shuo bedeninde neler döndüğü hakkında hiçbir fikre sahip değildi. Büyü yuanı soluk yeşil ışığı çevrelerken göğsünde sadece bir ağırlık hissediyordu. Hissettiği ilk acıdan sonra, aslında pek fazla acı duymamıştı.

Diğer insanların gözünde, Han Shuo tamamen deliydi. Soruları bile duyamayan bir deli. Yüzündeki boş ifade ve toy gülümseme deli olarak kimliğini daha da ilerletiyordu.

‘’Oh, Nekromansi bölümünün deli kölesi. Böyle bir aptal olduğuna şaşırmamak gerek!’’

‘’Evet, gerçekten, sadece bir aptal o anda Claude’nin saldırısının önüne atılır!’’

Küçük şişko Jack’in ayakları deli gibi titriyordu ama nihayetinde Han Shuo’nun yanına geldi ve kolundan tutarak genci sürüklemeye başladı, ‘’Bryan, burada ne yapıyorsun? Burası eğlenceli değil. Hadi, geri dönelim.’’

‘’Bir saniye durun bakayım!’’ O anda Claude birden konuştu, gözleri Han Shuo’ya kilitliydi. Küçük iskeletin nereye kaçtığından ziyade savaşçı aurasının neden birden kaybolduğunu merak ediyordu. Neler dönüyordu? Hata mı yapmıştı?

Saldırısı esnasında birazcık savaşçı aurasını kullanmıştı. Bu kadarcık bir şey yüzünden yorulmamış olmalıydı. Ne var ki yorulmakla kalmamış, üstüne üstelik yere bile yığılmıştı, bu gerçekten aşırı garipti. Bu kölenin şeytani büyüsü falan mıydı? Mümkün olamazdı, karşısındaki sadece bir köleydi. Böyle bir şeyi düşünmek bile çılgıncaydı. Başka bir yerde hata yapmış olmalıydı.

‘’Soylu ve yüce şövalye Claude, bir köleyle kavga edecek değilsiniz, değil mi? Bu kölenin deli olduğundan bahsetmeye gerek bile yok, bu soylu kişiliğinize uygun durmuyor yanlış mıyım?’’ Şaşırtıcı şekilde, Bryan adına konuşan kişi Lisa’ydı.

Claude sözleri duyunca uzaktan Lisa’ya baş sallayarak selam verdi, ardından Han Shuo’ya derin bir bakış attı ve ‘’Ayrılabilirsiniz!’’ dedi.

‘’Bu iki köle gidebilir, ama Lisa, bu aşağılık iskelet savaşçıyı sen çağırdın ve o da kıyafetlerimi yok etti. Bana bir açıklama borçlusun.’’ Irene dalgalanan bir beyaz cübbe bularak üstüne sarmıştı. Az önceki panik ve şoku atlatmış, Lisa’yı soğuk bir şe süzüyordu.

‘’Bunun benimle alakası ne? O garip kara iskeleti ben çağırmadım, yoksa neden kontrol edemeyeyim? O iskelet gece odama sızdı ve beni iki kez tekmeledi. Burada ben de kurbanım.’’ Lisa hafifçe homurdandı ve de soğukça yanıtladı.

‘’Bu nasıl mümkün olabilir? Sen değilsen, o zaman kim? Sizin Nekromansi bölümünüzden biri olmalı. Kimse, onu bulup bedelini ödeteceğim!’’ Irene öfkeden patlıyordu.

‘’Hoo...ah...Bach, çöpü....çöpü atarken, odasından....Bach’ın odasından çıktığını gördüm.’’ Han Shuo dalgın dalgın gülümsedi ve birkaç söz söylerken iletişim kurma sorunu yaşıyor gibiydi ama diğerleri ne demeye çalıştığını anlamıştı.

‘’Huh. Demek o ha? Onu dövdüğüm için benden intikamını almaya çalışıyor olmalı!’’ Lisa’nın yüzü karardı ve sinirle konuştu.

Diğer taraftan, dişlerini sıkan Irene’nin yüzünde de aşırı hiddetli bir ifade vardı. Tam ikili Bach’in peşine düşüp ona yaşananların hesabını ödetmek üzereyken, ders çanları çalmaya başladı. Toplanan öğrenciler çan seslerini duyunca sınıflarına gitmeye başladılar.

Geride sadece Han Shuo ve Jack kalmıştı ve ikili oldukları yerde sersemce bekliyorlardı. Han Shuo şapşalca gülümsedi ve Jack’e seslendi, ‘’Bach sıçtı.’’

Jack kesinlikle anlamında kafasını salladı, ‘’Evet, bu sefer gerçekten hapı yuttu!’’

 

Çevirmen notu
[9/50]