Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

12. Bölüm Simyacı

Çevirmen: T4icho / Editor: T4icho

 

 Ertesi günün sabahı erkenden kalktım, ancak yapacağım ilk iş oyuna girmekten ziyade görevlerimi yerine getirmekti. Giyinip dişlerimi fırçaladıktan sonra çıktım.

  İlk görevim üç kişiye yetecek kadar kahvaltılık almaktı. Kahvaltılıkları aldıktan sonra kız yurduna gittim ve Wan Er’i çağırdım. Birkaç dakika geçtikten sonra aşağı indi, üstünde gök mavisi kısa bir etek ve düz bir gömlek vardı. Önündeki ikiz tepecikleri gömleğin düğmeleriyle kıyasıya bir mücadeleye tutuşmuştu. Gömleğin sıkıntı yaratacağını önceden hesaplamış olacak ki içine bir de tişört giymişti.

  Kapının önünde beklerken ona bir bakış fırlattım sonra başımı çevirdim ve danayamayıp tekrar baktım. Cidden acayip güzeldi, ancak ne yazık ki kendisi benden nefret ediyordu.

  Önceki gün olduğu gibi Lin Wan Er bana ölümcül bir bakış fırlattı: ‘’Daha ne kadar bana bakmayı sürdüreceksin? Hadi şu kahvaltılıkları ver de git biraz seviye kas. Sonuçta…sonuçta benim için çalışıyorsun…Eğer seviyen düşük olursa, millet benimle dalga geçer.’’

  Derin bir nefes aldıktan sonra yanıtladım: ‘’Sizi utandırmayacağıma söz veriyorum, şimdilik odama geri döneceğim.’’

  ‘’Dur…’’ Lin Wan Er bir anda bana seslendi, konuşmaya devam etmeden önce biraz duraksamıştı: ‘’Li Xiao Yao, sana bir şey sormak istiyorum… eskiden gerçekten Özel Harekat’ta mıydın?’’

    Bu soru beni şaşırtmıştı: ‘’Bunu neden soruyorsunuz?’’

  ‘’Yalnızca durumu öğrenmeye çalışıyorum, Wang Xin’in dediklerine güvenmiyorum. Özel Harekat’ta daha önce adam öldürmüş biri nasıl olur da senin kadar utanmaz olabilir ki? Her gün yaptığın tek şey yemek yiyip, oyun oynamak…’’

  Konuşurken suratıma bakıp duruyordu, başımı alçaltınca yüzündeki gülümseme genişlemişti. Gerçekten de benimle dalga geçmek onu mutlu ediyordu.

   Cevap vermeden önce yumruklarımı sıktım: ‘’Wang Xin’in dediklerine inanıp inanmamak size kalmış. Önemli olan tek şey benim sizi koruyabilecek yeteneğe sahip olmam, görüşmek üzere.’’

  Lin Wan Er’e bakmadan yürümeye koyuldum.

‘’Oh, kızdın mı? Bu kadarcık şeyden sinirlenmiş olamazsın, değil mi?’’

 Anında arkamı döndüm ve olabildiğince gülümsemeye uğraştım: ‘’Hanımefendi, cidden her şeyi biliyorsunuz! Değil mi?’’

  Söylediklerimdeki iğneleyici tavrı fark edince, beni ele geçiremediğini anlamıştı. Daha birkaç dakika önce zafer elde ettiğini sanan hanımefendinin suratı bir anda kaskatı kesildi: ‘’Hmph, bu kadarı yeterli. Odama gidip, seviye kasacağım.’’

 ‘’Tamamdır, keyifli oyunlar!’’

Odama geri dönmeye koyulduğum sırada ağzıma bir çörek attım ve oyunda neler yapacağımı düşünmeye başladım. Hmm, bugün Ba Huang Şehri’ne gitmem lazımdı. Böylece oyundaki insanlara ayak uydurmam daha kolay olacaktı. İlk olarak başlangıç köyünden ayrılmam şarttı. Orada olduğum sürece bir ezikten fazlası olmayacaktım.

  Odaya döner dönmez oyuna girdim.

 ‘’Shuaa!’’

   Parlak ışık göz bebeklerime doğru hızla ilerledi. Görüşüm açıldığında hala Vahşi Ayı Ormanı’nda olduğumu gördüm. Dikkatlice etrafı inceledim. Güzel, Batılı Diktatör ve arkadaşları çoktan mekanı terk etmişti. Muhtemelen benim dirilmemi beklemelerinin ne kadar saçma olduğunu anlamışlardı. Sonuçta onlar da benim gibi Ba Huan Şehri’ne gideceklerdi. Yani orada tekrar karşılaşmamız kuvvetle muhtemeldi.

  Rahat rahat dirildim ve son bir kez daha etrafı inceledim.

  Vücudumu altın bir ışık sarmaladıktan sonra tekrar bedenimin kontrolü elime geçmişti. Boş ormanda envanterimi açtım. Şans bu ki öldüğümde yalnızca üstümdeki iksirlerden birkaçını kaybetmiştim o kadar. Envanterimden Orman Kılıcı’nı çıkardım.

  Kılıç ışığı görür görmez parıldamaya başladı.

 [Orman Kılıcı] (Siyah Demir)

 Saldırı: 21-35

 Güç: +3

 Kullanılması İçin Gerekli Seviye: 8

 

 Orman Kılıcı’nın verdiği 21-35 arasında değişen saldırı puanı, elimdeki demir kılıcın verdiği 1-3’lük saldırı puanına kıyasla bir hayli fazlaydı. Orman Kılıcı’nı elime aldığımda, kılıçtan gelen güç dalgalarını hissetmeye başlamıştım. Aynı sırada, genel puanlarım da büyük bir değişime uğramıştı.

 Kaygısız Xiao Yao (Şifacı Adayı)

 Seviye: 9

 Saldırı: 69-83

 Defans: 23

 Can: 180

 Mana: 150

 Karizma: 0

….

 

69 – 83 saldırı. Muhtelemen bütün puanlarını güce basan kılıç ustaları bile bu saldırı puanını görseler kıskanmadan edemezlerdi. Mm, Orman Kılıcı’nı elime aldığım andan itibaren önümde sonsuz seçenek olduğunu anlamıştım!

  Kılıcı omzuma attıktan sonra yürümeye koyuldum. Şu anda 9. Seviyenin %57’lik bir kısmını tamamlamıştım. Muhtemelen birkaç yaratık daha öldürürsem 10. Seviyeye ulaşacaktım. 10. Seviyeye ulaşır ulaşmaz başlangıç köyüne gidecek, iksir stoğumu yenileyip, ekipmanımı tamir edip, Ba Huang Şehri’ne doğru yola çıkacaktım.

  Başlangıç Köyü’ne giden tepelerden birinden geçerken, güneşin altında sakin sakin uzanan 9. Seviye bir Vahşi Ayı gördüm. Bakalım 83 saldırı puanım kendini nasıl gösterecekti!

  ‘’Shuaa!’’

  Ayıya doğru koşmaya başladım ve yaklaşır yaklaşmaz kılıcı savurdum. Kılıç havada geniş bir yay çizdikten sonra ayının başına saplandı.

‘’117!’’

 Muazzam!

  Ayıya saldırma şansı vermeden ikinci darbeyi indirdim!

‘’114!’’

  Vahşi Ayı anında çıldırmıştı. Keskin pençelerini savurdu ve omzuma bir darbe indirdi. Darbeyi direkt karşılamıştım ancak, aynı zamanda üçüncü darbeyi de indirmeyi ihmal etmemiştim! Yaratık ne olduğunu bile anlamadan can vermişti. Hmph! Cidden bu saldırı puanıyla yapabileceklerimin sınırı yoktu!

  Yaratıktan düşen 4 bronzu aldım ve yoluma devam ettim. Birkaç düzine Vahşi Ayı öldürdükten sonra vücudum altın ışığın hakimiyeti altına girdi, 10. Seviyeye ulaşmıştım. Yeni seviyeyle gelen 10 puanı da güce basınca, saldırı puanım 5-5 arttı. Güzel, artık Ba Huang Şehri’ne gitmeye hazırdım.

….

 Başlangıç Köyü’ne döner dönmez yaratıklardan düşen Beyaz Zırh’ları satmaya koyuldum. Elimden gereksiz eşyaları çıkardıktan sonra envanterimde 2 gümüş belirmişti! Ekipmanlarımı tamir ettirdikten sonra iksir satan dükkana gittim. Şifacı olduğumdan can iksirine ihtiyacım yoktu, bunun yerine mana dolduracak iksirler almam gerekiyordu.

 [Mana İksiri 1. Seviye]: 50 mana doldurur, iksir başına 5 bronz.

 [Mana İksiri 2. Seviye]: 100 mana doldurur, iksir başına 50 bronz.

 [Mana İksiri 3. Seviye]: 150 mana doldurur, iksir başına 5 gümüş

 Hassiktir oradan! Üçüncü seviye iksire bile param yetmiyordu! Neyse, 1. Seviye iksirlerden alayım, herhalde beni şehre gidene kadar idare eder.

 

  Köyün kapısına geldiğimde, kapının yanında duran yaşlı adam beni kapının dışına kadar geçirdi. Kocaman eliyle saçlarımı okşadıktan sonra ağlamaya başlamıştı: ‘’Evlat, artık büyüdün ve köyü terk etme vaktin geldi. Senin adına inanılmaz mutluyum, lakin unutma, sen bizim gururumuzsun. Gelecekte kesinlikle büyük bir maceraperest olacak ve Tian Ling İmparatorluğu’na düşmanlarla mücadelesinde yardım edeceksin.’’

 Başımı öne doğru salladım: ‘’Anlaşıldı!’’

‘’Evlat, elimde üç farklı tavsiye mektubu var, istediğini seçebilirsin…’’

[Fan Shu Şehri] [Ba Huang Şehri] [Jiu Li Şehri]

  Seçtiğiniz tavsiye mektubuyla birlikte, seçtiğiniz şehre gittikten sonra alanınızda uzman olan bir öğretmene bu mektubu verip, sınıfınıza özel yeni yetenekler elde edebiliyordunuz!

 Tabii seçimim ortadaydı, Ba Shuang Şehri. Seçmeyi bititir bitirmez yaşlı adam tekrar konuşmaya başladı: Git, evlat. Nereye gidersen git, ister normal bir asker ol, istersen de heybetli bir general, bugünü sakın unutma. Sen her zaman bizim gururumuz olacaksın…’’

………

 Ba Huang Şehri Tian Ling İmparatorluğu’nun kuzey kısmında yer alıyordu. Gerçeği söylemek gerekirse bu şehir, imparatorluğun kuzeydeki en uç sınırıydı. Şehir aynı zamanda kuzeyin bilinmedik diyarlarına da en yakın yerdi. Yani kuzeyden gelecek yaratıklar ilk olarak bu şehirle karşılaşıyordu. Bu, Ba Huang Şehri’ni seçme sebeplerimden biriydi. Başka bir önemli sebepse, Ba Huang Şehri’nin etrafındaki yaratıkların normal yaratıklara kıyasla daha vahşi olacağını düşünmemdi. Bu koşullar altında mücadele eden Ba Huang Şehri’ni seçen oyuncuların diğer oyunculara kıyasla daha hızlı gelişeceklerine şüphe yoktu.

  Ufak haritamda Ba Huang Şehri’nin lokasyonunu işaretledikten sonra yola koyuldum. Yoldayken Ba Huang Şehri’ne giden oldukça fazla insanın olduğunu görmüştüm. Karşılaştığım oyuncuların çoğu 10. Seviyedeydi. Görünüşe göre herkes bir an önce şehre gidip, seviyeleri yetmese bile güçlü yaratıklara meydan okumaya can atıyordu. Aslında Kader aynı anda oyunu oynayabilecek 100.000.000 oyuncuyu destekleyebilecek bir sisteme sahipti. Şimdiyse maximum 1.000.000 kişinin oyunu oynayabilmesi söz konusuydu. Bu yüzden de fazla acele etmeye gerek yoktu.

  Yolda yürümeye devam ederken, Beyaz Zırh’lara kuşanmış bir savaşçıyla, kadın bir şifacı gördüm. Şifacının elinde asa, üstünde de deri zırh vardı. Asa muhtemelen şifacılara özel bir aletti zira, asanın tepesinde iksir şeklinde bir taş bulunuyordu. Benim de bir şifacı olduğumu göz önünde bulundurursak, ikimizin arasında dağlar kadar fark olduğu ortadaydı.

  Bunun yanında, yolda Rüzgar Elfi ırkını seçen de epey insan görmüştüm. Çoğu ya okçu, ya büyücü, ya da şifacıydı. Rüzgar Elf’leri uçabildiği için oldukça ilgi görüyordu. Hatta okuduğum bir bilgiye göre oyuncu topluluğunun %35’i Rüzgar Elf’i olmayı tercih etmişti. Lakin benim Rüzgar Elfi olmak gibi bir isteğim yoktu çünkü, bu ırk resmen havada boş boş takılan bir grup şaklabandan başka bir şey değildi. Üstelik, Rüzgar Elf’lerinin can ve mana özelliklerini geliştirmek de bir hayli zordu. Yetenekleri fena sayılmasa da, uzaktan savaşmak benim tarzıma pek uymuyordu.

 ….

 Ba Huang Şehri’ne giden bir sürü ezik oyuncu olduğundan yolculuk oldukça güvenli geçiyordu. Hatta ara sıra yola atlayan yaratıkların ölmesi neredeyse 1-2 saniyeyi bile bulmuyordu. Yaklaşık 70 dakikayı bulan bir yolcuğun ardından gözlerimin önünde devasa bir kale belirdi. Kalenin önünde kocaman taştan bir bıçak figürü duruyordu. Bu Ba Huang Şehri’nin simgesi, efsanevi Ba Huang Bıçağı’ydı. Belki de bu bıçak Tanrı-Seviye eşyalardan biriydi…

 Kaleye girdikten sonra birkaç kez yön değiştirdim ve öğretmenlerin bulunduğu alana ulaşmayı başardım.

  Yeşil bir havuzun yanında düzinelerce Rüzgar Elfi sıraya girmişti. Hepsinin elinde daha önce gördüğüm kızdakine benzer asalar olduğundan, onların da şifacı olduğunu biliyordum. Kalabalığın hemen ortasındaysa 50. Seviye bir NPC duruyordu.

   Ona doğru ilerledim ve tavsiye mektubunu çıkardım: ‘’Öğretmenim! Buyrun bu benim tavsiye mektubum. Köpekler Köyü’nden gelen bir maceraperestim, lütfen bana bildiklerinizi öğretin!’’

  Öğretmen elimdeki kılıcı bakar bakmaz şok olsa da, meseleyi bozuntuya vermeden konuşmaya başladı: ‘’Tamam, bundan sonra sen Ba Huang Şehri’nin Şifacı adayı ve imparatorluğumuzun gururunun bir parçasısın.’’

 

*Ding*

[Cesaret]: Seçilen hedefe cesaret verir. Hedef Cesaret yeteneğinin seviyesine göre saldırı artışı yaşar. Seviye 1 - %1

Gereklilik: 10. Seviye – Yalnızca Şifacı Sınıfı

Öğrenmek İçin Ödenmesi Gereken Ücret: 1 gümüş

 

  Öğrenebileceğim yalnızca bir yetenek vardı!

 

  Ama bu yetenek hiç de fena sayılmazdı. Yetenek 1. Seviyede %1 saldırı puanı arttırırken, eğer 10. Seviyeye kadar yükseltebilirsem %10 saldırı arttıracaktı. Tabii aynı zamanda benim kendime öz yeteneğim olan [Kılıç Fırtınası]’nın da %10 saldırı atağı vermeye devam edeceğini söylemeden geçmeyeyim.

 

  Ne kadar 1 gümüş ödemek istemesem de, sonunda parayı vermiştim, hay böyle işe!

 

  Öğretmenle konuştuktan sonra hem seviye kasmaya hem de [Cesaret] yeteneğini yükseltmeye gitmeye karar verdim. Ama yola koyulmadan önce aklıma bir şey gelmişti. Yaratık avlamaya gitmeden önce yapmam gereken bir şey vardı.

 

  Kendime sınıf dışı bir alan seçmem gerekiyordu. Simyacı olmam lazımdı!