Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

18. Bölüm Küçücük Dünya!

Çevirmen: T4icho / Editor: T4icho

  Vadide öldürdüğüm devasa kurdun yanında duruyordum.

  Simya menüsünü açtıktan sonra, menüden Yedi Yıldız Bitkisi’nin formülünü açtım. Formül 3 Yedi Yıldız Bitkisi, 3 şişe Arıtılmış Su ve 1 adet de Simya Kazanı istiyordu. Bütün malzemelere sahip olduğumdan, geriye kalan tek şey formula uygulamaktı.

 Dingg!

 Sistem Notu: Yedi Yıldız Hapı üretimini başarıyla gerçekleştirdiniz. Simya ustalığınız 1 puan arttı. Yedi Yıldız Hapı’nı yapan ilk oyuncu olduğunuzdan, ekstra 1 puan karizma kazandınız.

  Güzel! 1 karizma puanı daha kazanmıştım. Henüz bu karizma puanının ne işe yaradığını bilmesem de, muhtelemen ileride işime yarayacaktı. Bunun yanında 20. Seviyeye ulaşan ya da 3. Seviye bir kombo yaratan bir oyuncu olmadığımdan, yalnızca Simya’da bir şeyleri başarabilecektim. Sonuçta iş Simya’ya geldiğinde rakibim diyebileceğim bir kişi yoktu.

  Yedi Yıldız Hapları’nı envanterime attıktan sonra kılıcımı çektim ve yürümeye koyuldum. Yol boyunca bana saldıran kurtları öldürüp, karşıma çıkan Yedi Yıldız Bitkileri’ni toplamaya devam ettim. Fazla etkili bir yöntem olmasa da, bu süreçte bana yarayan birçok şey kazanmıştım.

  2 saatin sonunda, 112 tutam Yedi Yıldız Bitkisi toplamıştım. Lakin Simya’da 4. Seviyeye ulaşmam için 1000 tane Yedi Yıldız Hapı yapmam gerekiyordu. Bunun için de etrafa saçılmış Yedi Yıldız Bitkileri’nden 3000 tane toplamam gerekiyordu. Tabii iş yalnızca bitki toplamakla bitmiyordu. Ek olarak 1000 Simya Kazanı ve 3000 Arıtılmış Su’ya da ihtiyacım vardı. İşlerin bu kadar maliyetli olması, neden 1. Sınıf ustaların güçlü klanlardan çıktığını açıklar nitelikteydi. Sonuçta tek başına takılan oyuncuların bu kadar maliyeti karşılamasına imkan yoktu.

  Bir klana katılmanın büyük getirileri olsa da, tek başıma takılırken de oldukça keyif alıyordum. Sonuçta hem yaratıklarla savaşıp, hem de kendi canımı doldurabiliyordum. Oyundaki büyük sayılabilecek tek giderim Mana İksirleri’ydi. Tabii Mana İksiri’ni de kendim üretebildiğimden kafam oldukça rahattı. Tam anlamıyla kendi kendime yetebiliyordum. Bunun yanında, Gümüş Tüylü Kuş’u sattıktan sonra elde ettiğim 20 altın sayesinde gelecekte ihtiyacım olacak Simya malzemelerini rahatlıkla alabilecektim.

….

  Vadide ilerlemeye devam ederken başımı kaldırıp, etrafa baktığımda vadinin orta yerine ulaştığımı gördüm. Vadinin orta yerindeki çalı topluluğu bir hayli fazlaydı. Aynı zamanda kulağıma sürekli uluma sesleri geliyordu. Ufak bir tepeye tırmandıktan sonra ulumaların nereden geldiğini anlamıştım. Karşılaştığım görüntü oldukça şok ediciydi. Önümde en azından 100 tane 18. Seviyede olan kurtlardan duruyordu. Uluyan kurtların ortasındaysa altın rengi kürke sahip devasa bir kurt bulunuyordu. Bu yaratığın Kurtların Kralı olduğuna şüphem yoktu. Kendisi 20. Seviye altın-tipi Boss’lardan biriydi! Devasa kurdun hemen arkasında geniş bir mağara seçilebiliyordu. Muhtemelen bu mağara da Kurtların Kralı’nın yuvasıydı.

  Dudaklarımı yaladım ve Kurtların Kralı’nın emrinde bu kadar yaratık olduğuna göre, onunla dövüşmeyi bile düşünmemem gerektiği kanısına vardım. Ama diğer bir taraftan, kurdun yuvasını inceleyebilirdim. Kim bilir, belki de içeride gizemli birkaç bitkiyle karşılaşabilirdim? Tabii öyle körü körüne mağaraya gitmeye çalışsam, kurtlara yem olacağıma şüphe yoktu. Peki ya mağaranın başka bir girişi varsa?

  Kaygan kayaların üstünde yürürken, mağaraya ne kadar yaklaşırsam etraftaki Yedi Yıldız Bitkileri’nin de bir o kadar arttığını fark etmiştim. Tek bir bitkiyi bile kaçırmayı istemediğimden, 10 dakika içinde neredeyse 100 tutam Yedi Yıldız Bitkisi toplamıştım!

  Ka Cha!

  Sakince kılıcımı yanımdaki kayaya doğru savurdum ve yavaş hareketlerle Yedi Yıldız Bitkisi’nin kökünü kazıdım.

 Sha sha!

  Tam bitkinin köklerini çıkardığım sırada, bitkinin yetiştiği kayadan birkaç parça koptu ve parçalar aşağıya doğru kaymaya başladı. Yoksa yanlışlıkla mağaraya alternatif bir yol mu açmıştım?

  Büyük bir dikkatle ve dört nala koşmaya başlayan kalbimle eğildim, kayada açılan delikten içeriye baktım. Belli belirsiz bir ışık hüzmesi gözlerime ulaştığında, kendi kendime düşünmeye başladım. Cidden bu delik mağaraya mı açılıyordu? Yani mağaraya kimseye görünmeden girme şansım mı vardı? 20. Seviye altın tipi bir Boss’un yuvasında tonlarca değerli hazinenin olduğuna dair bir şüphesi olan var mıydı?

  Aynen öyle, içerisi muhtemelen değerli eşyalarla kaynıyordu. Kalbim iyice hızlanmış ve geleceğime giden yolu uzaktan da olsa görmeye başlamıştım!

 

  Kılıcımı aldım ve kayanın içini oynamaya başladım. Kopan taş parçalarının açtığı ufak delik gitgide büyüyordu ve çok zaman geçmeden, orta boyutlarda bir delik açmayı başarmıştım.

 Bam!

  Kılıcımın ucu bir kaya parçasına çarptı ve çarpışmadan çıkan ses etrafa yayılmaya başladı. Aynı zamanda çarpışmanın etkisiyle kopan taş da mağaraya doğru atağa kalkmış ve Vahşi Kurtlar’dan birinin başına çarpmıştı! Bütün tepe sallandığından, oracıkta açtığım ufak delikte ses çıkarmadan beklemeye koyuldum. Etrafı dikkatlice inceledikten sonra, mağara duvarlarının, çocukların yaptığı lego parçaları kadar dayanıksız olduğunu anlamıştım. Tepe titremeye devam ederken, mağara duvarlarında bir delik daha açıldı. Mağaranın tamamen yıkılmasından oldukça korkuyordum. Sonuçta böyle bir şey olmasını kim isterdi ki?

  Bir anda nereden geldiğini bilmediğim bir ses kulağıma ulaştı. Ses sanki…oyuncuların geldiğini işaret ediyordu! Evet, bu ses oyunculardan geliyordu!

  Hemen yanımdaki kayaların arkasına saklandım ve gizliden gizliye etrafa göz atmaya koyuldum. Ormanın içinden bir grup oyuncu çıkıyordu ve bu oyuncular benim de yakından tanıdığım Batılı Diktatör’ün yardakçılarından başka kimse değildi!

   Sonunda etraftaki kurtları öldürmeyi başarmış ve Kurtların Kralı’na ulaşmışlardı. Hatta Batılı Diktatör 20. Seviyeye yükselmişti! Dürüstçe konuşmak gerekirse 20. Seviyedeki bir kılıç ustasına bulaşmak istemiyordum!

  Grubun amacı belliydi: Tek tek yaratıkları katlederek, Kurtların Kralı’na ulaşmaya çalışacaklardı.

   Aslında gruptaki oyuncular oldukça dengeliydi. Grubun içinde, 19. Seviyeye ulaşmış ve yüksek canın yanında yüksek defansa da sahip olan iki Rahip bulunuyordu. Bu ikili yaratıkla direkt karşılaşacak tank sınıfıydı. Arkalarındaysa saldırı puanı yüksek olan 2 büyücü, 2 elf okçu, takımın canını dolduracak 2 şifacı, elinde silah tutan Piggy ve son olarak takımın lideri vardı. Muhtemelen böyle bir grup için 20 seviye Boss’unu öldürmek pek de zor olmayacaktı.

  O anda kararımı verdim. Onların işine bulaşmak istemediğimden, ilk önce sessiz sessiz kurdun yuvasına girecektim. Sonuçta açtığım ufak delikten içeriye bakarken mağarada bir sürü Yedi Yıldız Bitkisi olduğunu görmüştüm. Asıl amacım Simya seviyemi yükseltmek olduğundan, diğer meseleler benim için önemli değildi. Bu vadiye yaptığım yolculuğun asıl amacı Yedi Yıldız Bitkisi toplamaktı, Batılı Diktatör’ün grubuyla uğraşmak değil. Ayrıca böyle bir şey yapsam da elime bir şey geçmeyecekti. Meseleleri büyütmeyi seven bir insan olmadığımdan, böyle bir salağın önde gideniyle niye uğraşacaktım ki? Hmph, SSS seviye bir yetenek yaratana kadar bekle sen…o zaman kim daha iyiymiş göreceksin…

….

Pa!

  Aşağı atladım ve hafifçe mağaranın zeminine indim. Yakınlardaki Vahşi Kurtlar’dan biri hemen beni görür görmez üstüme atladı ancak yaratık ölüme koştuğunun farkında değildi. Elimde kılıç, üst üste geçirdiğim 4 darbeyle hayvanı öldürmüştüm. Ardından etrafa bakındım, lakin gözlerim karanlığa alışmadığından bir şey göremiyordum. Birkaç dakika geçtikten sonra nihayet gözlerim karanlığa alıştı ve etrafı tekrar incelediğimde, mağaranın içinde birkaç tane Vahşi Kurt’un daha olduğunu gördüm. Tabii asıl olay bu değildi zira, mağaranın duvarlarında sürüyle Yedi Yıldız Bitkisi bulunuyordu!

  5 dakika geçikten sonra 10’a yakın Vahşi Kurt öldürmüştüm. Saldırı puanları yüksek olsa da, canımı iyi ayarladığımdan beni öldürmeleri hiç de kolay değildi. Sonuçta saldırıyla, can doldurmayı aynı anda yapabiliyordum! Mağaradaki ortam durulduktan sonra ufak küreğimi çıkardım ve deliler gibi bitki toplamaya başladım. Zaman su gibi akıp gitmiş ve neredeyse 1 saatin geçtiğini fark etmemiştim! Envanterime baktığımda geçirdiğim 1 saatin içinde 2000’e yakın bitki topladığımı gördüm. Vay arkadaş, içerisi resmen bitki kaynıyordu! Biraz daha toplasam, Simya seviyemi geliştirmek için yeterli bitki sayısına ulaşacaktım.

  Mağaranın bulunduğum kısmında daha fazla bitki kalmadığından, derinlere doğru ilerlemekten başka çarem yoktu. İlerlemeye koyulduktan sonra etrafta bir tane bile hazineye benzer eşya görmemiştim.

  ….
  Arkamı döndüm ve mağaradan çıkmak için hazırlanmaya koyuldum. Görevi başarıyla yerine getirmiştim.

  Ben mağaradan çıkmaya hazırlanırken, dışarıdan gelen mücadele seslerini de rahatlıkla duyabiliyordum. Duvara yapıştıktan sonra dışarıya bir bakış fırlattım. Woah, Kurtların Kralı’nın emri altında bulunan 100 Vahşi Kurt da öldürülmüştü ve grup Boss’la savaşmaya hazırlanıyordu. Elinde tahta bir sopa tutan rahip ileri atıldı ve Boss’u kendine doğru çekti. Yaratıktan sağlam bir darbe aldıktan sonra panikleyen rahip, şifacılara ağız dolusu küfürler ettikten sonra arkada duran iki şifacı da rahibin canını doldurmaya başlamıştı.Aynı sırada şifacıların yanında duran büyücüler de yaratığa ateş topları yollayıp, yaratığın canını azaltmaya uğraşıyordu. Güncel durumda yaratığın 10.000 canı vardı ve yavaş da olsa bu bahsi geçen can düşüyordu. Muhtemelen 5 dakika içinde Kurtların Kralı hayata gözlerini yumacaktı.

  Mağaranın girişinde dikilirken, kendi durumumu değerlendirmeye koyuldum. Eğer acele edip, mağaradan o sırada çıkarsam, oyuncuların beni göreceğine şüphe yoktu. Batılı Diktatör’ün bana olan nefretini bildiğimden, benim peşime takılacaklarını da tahmin edebiliyordum. Ama diğer bir taraftan Boss’u öldürmelerine izin verirsem, yaratığı öldürdükten sonra mekanı terk etme olasılıkları bir hayli yüksekti. Yani biraz daha beklemem gerekiyordu….

  ……

 

Grrrr!

  Kurtların Kralı’nının öfke dolu çığlığını duydum. Yaratık bir hayli sinirlenmişe benziyordu ve önündeki rahiplere delice saldırılar savuruyordu. Rahiplerden biri aldığı darbenin ardından %80’e yakın canını kaybetse de, arkada duran ve ilk bakışta biraz beceriksiz görünen şifacılar görevlerini düzgün bir şekilde yerine getirerek, adamın canını doldurmayı başarmıştı. Öte yandan mücadele veren Kurtların Kralı’nınsa 1000 canı kalmıştı.

  Piggy mücadelenin sonlara yaklaştığını fark edince gülümsedi: ‘’Haha, iyi iş çocuklar! Hadi öldürelim şu yaratığı!’’

‘’Altın-tipi eşya düşerse benimdir!’’ Batılı Diktatör bir hayli heyecanlanmışa benziyordu.

 ‘’O kadar da abartma patron, daha Gümüş-Tipi eşya bile çıkmamışken ve Ba Huang’daki en iyi ekipman Yeşil-Tip ekipmanken nasıl Altın-Tip eşya düşebilir ki?’’

  ‘’Ha! Önce öldürelim de, sonra konuşuruz bunları!’’

 Lakin tam yaratık öleceği sırada kulakları sağır eden bir şekilde kükredi ve hayvanın vücudundan etrafa kızıl ışık hüzmeleri yayılmaya başladı!

 ‘’Has… Boss çıldırdı mı?!’’ Batılı Diktatör, kılıcını havaya kaldırdıktan sonra yaratığın saldırısına hazırlanmaya koyuldu.

  Kim yaratığın bir anda arkasını dönüp, mağaraya doğru koşmaya başlayacağını düşünebilirdi ki?

 ‘’Hayvan çıldırmadı, kaçmaya çalışıyor! Çabuk, yürüyün peşinden!’’

  Ben de şok olmuştum tabii. Yaratık yanımdan geçip, mağaranın derinliklerine doğru kaybolmuştu. Ne korkak ama… Kazanamayacağını anlayınca, öylece kaçıyor musun yani?

 

……

  Batılı Diktatör yaratığı kovalamaya başladığında, mağaranın girişinde dikildiğimden beni görmüş ve çılgına dönmüştü.

  ‘’Xiao Yao şerefsizi burada! Öldürün şunu!’’

 Voosh!

  Öfkeden deliye dönmüş bir vaziyette kılıcını havaya kaldıran Batılı Diktatör’e, kılıcın yüzeyinde beliren altı köşeli yıldız da eşlik ediyordu. Herif bana saldırmaya hazırlanıyordu!

  Sha Sha!

 Diktatör yeteneğini bir anda kullanmıştı. Her ne kadar Batılı Diktatör benden güçlü olsa da, saldırının ne yönden geldiğini bildiğim için hemen yana atlamış ve darbeyi savuşturmuştum.

 ‘’ISKA!’’

  İlk darbeyi sorunsuz bir şekilde atlatmıştım! Bu benim birkaç gündür kurtlarla yaptığım mücadeleden kazandığım içgüdülerden biriydi. Farkında bile olmadan, saldırıları savuşturan bir yetenek oluşturmaya başlamıştım!

 ‘’ISKA!’’

 ‘’145!’’

  Ne yazık ki saldırılardan bir tanesini savuşturmayı başarabilmiştim. Kılıç acımasızca omzuma saplandı ve neredeyse ruhum vücudumu terk edecekti. Batılı Diktatör’ün saldırı puanı sizce de biraz yüksek değil miydi? Eğer kombo tam anlamıyla bana vurmayı başarsaydı, çoktan öteki dünyaya doğru yola çıkmıştım!

Shasha…

  Sürekli sarsılan zemin, daha fazla ağırlığı kaldıramamış ve çökmeye başlamıştı. Henüz karanlığa gözleri alışmamış olan Batılı Diktatör’ün yanında duran ben, açıkça ona doğru gelen Vahşi Kurtları görebiliyordum! Şans yüzüme gülmüştü!