Novel Günleri - Bilgilendirme!

Bölümün tamamını okumak için üye olmalısınız! Üye olmak için tıklayınız.

2. Bölüm Bir Numaralı Sürüş Tanrısı

Çevirmen: T4icho / Editor: T4icho

  Yağan yağmur tanelerinin altında, Ferrari’nin açılan ön camı, arabanın içinde oturan ve düz saçlara sahip genç adamı gözler önüne seriyordu. Adamın gözlerine kibirli bir hava hakimdi. ‘’Yo, bakıyorum da bu sefer yanında ekstranı getirmişsin.’’

 

  34D gülümsedi ve adama: ‘’Evet…’’ diye cevap verdi.

 

  Özgüvenime yapılan bu saldırının karşısında öfkeme hakim olmak için iki yumruğumu da sonuna kadar sıktım. Cidden arabadan çıkıp, Ferrari’ye kafa atmak istiyordum. Ancak ne yazık ki Ferrari’de oluşacak hasarları karşılamak için gereken paraya sahip olmadığım için, bu düşüncem bir düşünce olarak kalmaya devam edecekti. Şimdilik dayanmaya çalışacağım.

 

   ‘’Başlayalım hadi!’’

 

  Yanımdaki 34D el frenini hızla aşağı indirdi ve motoru çalıştırdı. Aynı zamanda Ferrari de hareketlenmeye başlamıştı.

 

  Boom!

 

  Arabalar ileriye atıldığında, egzozlardan çıkan ses büyük bir patlamayı andırmıştı.

 

  Üç araba da yağmurun eşliğinde dağ yolunda yarışmaya başladı.

 

  Tam önümüzdeki keskin virajı görünce sıkıca tutundum, dişlerimi de sıkabildiğim kadar sıkıyordum.

 

  Gittiğimiz hızı düşününce, arabayla drift yapmadığı taktirde şarampole yuvarlanacağımıza şüphe yoktu.

 

  Vishh!!

 

   Yanımdaki güzellik acımasızca direksiyonu kırdığında, el frenine de sonuna kadar asılmıştı. Ne tecrübe ama!

 

  Beklendiği gibi aracın tekerlekleri muazzam bir kavis aldı ve araç yola entegre bir şekilde dönmeye başladı. Dönüş tamamlandığında, 34D diğer iki sürücüyü geride bırakmayı başarmıştı.

 

  Dönüşün keyfiyle bir kahkaha patlatan 34D başını bana doğru çevirdiğinde, ona boş gözlerle cevap verdim. Bu onu biraz hayal kırıklığına uğratmıştı.Muhtemelen benim ‘’Lütfen, bağışla beni ve izin ver ineyim şu araçtan!’’ tarzı bir cümle söylememi bekliyordu.

 

   Arkamızdan kükreyen motorların sesleri geliyordu. Ferrari hızla ileri atıldı ve geniş bir yay çizerek TT’nin önüne geçti. Gerçekten TT Ferrari’yle kıyaslanamayacak kadar alt seviye bir araçtı.

  Yanımdaki Tanrıça direksiyona yapışmış bir şekilde önündeki yolu izliyordu. Sürmeye devam etti.

  Her ne kadar birkaç hamle yapmaya çalışsa da, 34D Ferrari’yi geçmeyi başaramadı. Bu yüzden olacak ki, yüzündeki gülümseme yerini sinir dolu bir ifadeye bırakmış ve kadının kaşları çatılmıştı...

Vishh!

   Yola biriken yağmur suları, Ferrari’nin sert dönüşüyle birlikte TT’nin camlarına cenk etmeye başladı. 34D’nin frenlere asılmaktan başka çaresi kalmadığından, yüzündeki ifade iyiden iyiye kararmıştı.

 

  Direksiyona birkaç kere vuran 34D, durumun onu ne kadar sinirlendiğini göstermek istermişcesine dişlerini sıkıyordu.

 

  Buna karşılık Ferrari’deki adam geniş bir kahkaha patlattıktan sonra: ‘’Ne oldu? Bu kadar mıydın yani? O geçen hafta kardeşime meydan okurken takındığın artistik triplere ne oldu? Hahahah!’’ dedi ve gülmeye devam etti.

 

  Arabadan hızla çıktım, sürücü koltuğuna doğru ilerledim ve TT’nin camını tıklattım. ‘’Yana geç, bir de ben deneyeyim!’’ diye söylendim.

 

  34D şok olmuşa benziyordu: ‘’Sen mi? Ehliyetin var mı senin?’’

 

  Yüzüme oturan muzip gülümsemeyle birlikte ona cevap verdim: ‘’Hayır, ama endişe etmene gerek yok…’’

 

  ‘’Ehliyetin bile yok ama bana endişe etmene gerek yok mu diyorsun?’’

 

  ‘’Zaten bir kere kaybettin, ayrıca benimle birlikte burada ölmeye karar verdiğine göre, bana da bir şans vermen gerekir!’’

   ‘’İyi o zaman…’’

 

Kararını veren 34D yolcu koltuğuna geçti. Gözlerimin önünde sergilenen bir çift kar beyazı bacak ağzımı sulandırmıştı. Eğer benden nefret etmeseydi, durum daha iyi olabilirdi. Ne güzel bir kadın ama, kar beyazı…

 

 Sürücü koltuğuna oturur oturmaz el frenini indirdim ve başımı camdan çıkardım: ‘’Hey, yarış daha bitmedi. Dağa ilk varan kazanır, anlaştık mı?’’

 

  Ferrari’yi süren adamın yüzünde nefret dolu bir bakış belirdi, bana döndükten sonra:’’ Bir güvenlik görevlisi ha… Anlaştık!’’ diye kendi kendine bir kahkaha patlattı.

 

  Ferrari vakit kaybetmeden ilerlemeye başladı, arkasında Camaro ve en geride de ben vardım. Viraja girerken ne hızlı ne de yavaş sayılabilecek düzeyde ilerliyordum, dönüşe yaklaştığımda el frenine asıldım ve direksiyonu çevirdim.

Sksshhhhh!

 

   Lastiklerden çıkan acı dolu çığlıklar tenha yolda dalgalanırken, Camaro’yu çoktan sollamış ve Ferrari’ye yaklaşmıştım. Övünmek gibi olmasın ama, Camaro bile onu nasıl geçtiğimi anlamış gibi görünmüyordu, o kadar iyiydim işte! Aslında mesele gayet açıktı, Camaro’ya o kadar yaklaşmıştım ki, adamın frenlemekten başka çaresi kalmamıştı. Sonuçta o kadar yakına gelince, kim benimle eşik atmaya yeltenebilirdi ki?

 

  Beşinci virajda, hiç de hızlanacakmış gibi gitmiyordum. Sakin ve aynı tempoda izlediğim sürüşü, beşinci viraja gelir gelmez değiştirmeye karar verdim ve gaza sonuna kadar asıldım. Bir anda ileriye fırlayan TT artık Ferrari’yle baş başa gidiyordu. Manevrayı tamamladığımda, neredeyse çamura dönüşmüş olan su parçaları Ferrari’ye doğru saldırıya kalktı.

 

  Ferrari’yi kullanan adamın öfke dolu bağırışlarını duyan 34D kendini kahkaha atmaktan alıkoyamamıştı.

 

 Birkaç dakika geçtikten sonra, Ferrari tekrar atağa kalkmaya yeltendiğinde, hemen önüne kırdım ve frene sonuna kadar asıldım. Korkudan ne yapacağını bilemeyen adam da aynı şekilde arabasını durdurmak zorunda kalmıştı.

 

   Ferrari’sinden hiddetle çıkan adam TT’nin yanına geldi ve: ‘’Lin Wan Er, bu seferlik şans senden yanaydı. Bunun intikamını alacağım. Lanet olsun!’’ diye kükredi.

    Ardından Ferrari ve Camaro yağmurun oluşturduğu sis bulutunun içinde kaybolmaya doğru ilerledi.

  Koltuğa yaslandım ve camdan dışarıyı izlemeye başladım. Yağmur da yavaş yavaş dinmeye başlamıştı.

   34D bir süre sessizce oturdu, aradan geçen zamanın ardından: ‘’Fena sürmüyorsun, böyle sürmeyi nerede öğrendin?’’ diye sordu.

  Hafifçe gülümsedim : ‘’Zamanında trafik polisliği yapmıştım. Hatta ekiptekiler bana bir numaralı sürüş tanrısı lakabını takmıştı.’’

  ‘’…’’

   Ortamdaki garip ambiansı fark eder etmez, ona bir soru sormaya karar verdim: ‘’Böyle bir havada yarış yapmak hiç de akla mantığa sığmıyor, hayatına hiç değer vermiyor musun?’’

  Gözleri hafif kanlanan 34D bakışlarını camın dışına doğru çevirdi: ‘’Senin gibi biri yaşadığım eski acıları anlayamaz.’’

  Verdiği cevaba gülmekten başka bir çarem yoktu. ‘’Yaşadığın eski acılar mı?’’ Bana baksana, acıktığımda bir şey yiyecek param bile yok ve iki gündür de kirayı yatırmadım. Bir de kendine bak, Audi TT kullanıyorsun ve hala daha hayatından şikayet mi ediyorsun? Asıl annen çeksin o eski acıları!

  34D bana utanç dolu gözlerle bakmaya başladı. Kapıyı araladı ve bana: ‘’Artık gitsen iyi olur…’’ dedi.

  Tabii hemen arabadan indim.

  Boom!

  Arabanın motoru gürledi ve Audi TT hızla önümdeki manzarada kaybolmaya başladı.

  Yağmur sularıyla dolu yolda dikilirken, içinde bulunduğum durumu anladıktan sonra: ‘’Hassiktir, beni dağ başına bıraktı gitti! Ne ala, çok iyi bir intikamdı, süperdi!’’

  Yüzüme yapışan yağmur damlalarını silerken gülümsüyordum. Elimi cebime attığımda, 10 centten bile daha az bir paraya sahip olduğumu fark ettim. Yani benim için geri dönüş yolunda otobüsü kullanmak bir seçenek olmaktan oldukça uzaktı. Ama hayatta iyimser olmanın yararlarını bildiğimden, bu benim için bir sıkıntı oluşturmuyordu!

    Derin bir nefes aldım ve şirkete varana kadar yirmi kilometre boyunca koştum. Güvenlik görevlilerin giydiği üniformaya benzer bir üniformayla yol boyunca koşan ve zaman zaman otobüsleri bile geride bırakmayı başaran, trafiği adeta sekteye uğratan şahsımı gören insanlar oldukça şaşırmıştı tabii.

  Yaklaşık bir buçuk saatin ardından şirkete varmayı başardığımda, nefesim neredeyse kesilme noktasına gelmişti.

  E ne olacaktı yani!

   Ne yazık ki şirkete saat akşam beşte ancak gelebilmiştim ki bu beni oldukça germişti. Önceden hazırladığım bir akşam yemeğine sahip olmadığım ve şirketin mesai saatlerinin sonuna yetişebildiğim için kafeteryaya gidip yemek de yiyemeyecektim.

  Bu yüzden uniformamı değiştirdiğim gibi binayı terk ettim.

  Gecenin teşrifiyle şehir ışıkları, bütün mücevherlerini üstüne geçirmiş zarif bir kadın edasıyla parlamaya başlamıştı. Ne yazıktır ki bu görüntü yalnızca zenginlerin keyfini çıkarabileceği bir şaheserdi, iş benim gibi fakir insanlara gelinceyse… Ben şehrin köhne mahallelerinde yaşayan tayfaya aittim.

 

  Her neyse, şimdi para kazanma saati!

 

Klank Klank Klank

 

   Kasenin içinde dalgalanan kaşığın çıkardığı tok ses geceyi dolduruyordu. Bu bahsi geçen ufak dükkan yalnızca geceleri açılan bir mekandı. Pilav, noodle, kızarmış sebze ve buna benzer birkaç yemek yapılır, satılırdı. Üstelik gereğinden fazla müşteri bu dükkana geliyordu. Yaklaşık yirmi kase pilav pişirdikten sonra, bütün vücudum terlemişti. Patron omzuma bir şaplak attı ve: ‘’İyi işti, Xiao Li, bugün iyi çalıştın. Al bakalım günlük payını…’’ dedi.

 

  5 Yuanı görür görmez cebime attım ve bir sonraki durağıma doğru ilerlemeye başladım. Büyük yolun yanında, Bi Hai Lan Tian adlı servis kulübü bulunuyordu. Ne çeşit servis verildiğini söylemek istemesem de, bu kulübe genelde zengin insanların geldiğini söylemeyi unutmayayım. Girişe doğru yavaşça ilerlerken, girişi tutan çocuklar beni hemen tanıdı. İçeri girdikten sonra, şişman bir adam bana bir bakış fırlattı ve gülümseyerek: ‘’Ah, sonunda geldin, Li Xiao Yao!’’ diye seslendi.

 

  Başımı onaylar bir şekilde öne doğru salladıktan sonra ona bir soru yönelttim: ‘’Bugün kaç şarkı yapıyoruz?’’

  ‘’3 Şarkı, şarkı başına 10 yuan!’’

  ‘’Tamam, teşekkürler Biao!’’

  ‘’Hey dur bakayım, önce şunları giy!’’

  Bana fırlattığı batı tarzı şapkayı taktıktan sonra kulübün derinlerine doğru ilerlemeye koyuldum. Sahneye çıkar çıkmaz büyük pianonun hemen arkasına kuruldum ve işi parmaklarıma bıraktım. Üç şarkı çaldıktan sonra bütün kulüp beni alkışlamaya başladı.

  Hızla sahneden indim ve kulüpten ayrılmadan önce seyircilere birer birer gülümsedim. Tam dış kapıdan adımımı atacaktım ki, pürüzsüz bir el kolumu yakaladı. Bu kar beyazı renkteki el muazzam güzellikteki yabancı bir kadına aitti. Kadın hemen ön cebime, üzerinde numaraların yazdığı bir kağıt sıkıştırdı. Ardından yüzüne seksi bir gülümseme takındı ve bana: ‘’Hey, ara beni!’’ dedi.

  Hafifçe gülümsedikten sonra kapıdan çıktım, şapkayı çıkardım ve şişkodan şarkılar için bana söz verdiği paraları aldım.

  Yürümeye koyulduğumda, bir an için arkama döndüm. Tam o esnada Biao iç geçiriyordu.

  ‘’Tanrım, ne yetenek ama!’’

   Omletli pilava 5 yuan harcadıktan sonra, sanırım bir günü daha atlatmayı başarmıştım. Büyük caddede tek başıma yürürken, büyük bir Led ekranda ‘’Kader’’ adlı oyunun reklamıyla karşılaştım. Gerçekten de bu oyun birçok oyuncunun oynamak için can attığı bir oyundu. Şahsen ben de, bir oyun bağımlısıydım ve cidden bu ‘’Kader’’ adlı oyunun dünyasına dalmak istiyordum. Ancak elimde bunu gerçekleştirmek için yeterli para yoktu. Üstelik, ilk etapta yalnızca bir milyon başlık satışa çıkarılmıştı ve kara borsadaki fiyatlar gitgide artıyordu. Kısacası oynamam imkansız görünüyordu. Unut gitsin, alttan alttan para biriktirip, boş boş gezmeye devam…

  İki gün sonra ‘’Kader’’in açılacağını bilmek gerçekten beni kahrediyor. İlk günü kaçırırsam, diğerlerinden geri kalacağıma şüphe yok!

   Eve geri döndüm. Yatak odası ve salonun oluşturduğu iki odalı evimin kirası aylık 800 yuandı. Buna ragmen iki gündür kirayı ödemiyordum ve muhtemelen kalbi buz tutalı yıllar geçen, psikopat ev sahibesi daha fazla burada kalmama izin vermeyecekti. Böyle bir kadına katlanmaktan başka bir çarem yoktu.

  Binanın ilk katına geldiğimde, elimi cebime uzattım ve evin anahtarlarını çıkardım. Anahtarları kilit boşluğuna yuvarladığımda, kapı açılmamakta diretmişti!

  Neler oluyor burada?

 Yakından baktıktan sonra kapı kilidinin değiştirildiğini anladım. Ayrıca kapıya bir de: ‘’Li Xiao Yao, iki gündür kirayı ödemediğin için evi başkalarına kiraladım. Başka çarem yoktu, seni evden çıkarıyorum. Eşyaların mutfağın o tarafta!.’’ Yazan bir not asılmıştı.

  Başımı çevirdim, hemen sağımda yere bırakılmış bir battaniye ve birkaç ufak eşya gördüm.

  Ne olduğunu anlamak için beynimi zorladığım sırada, nihayet amacıma ulaşmıştım.

 Hassiktir, evden atıldım!

  Başımı kaldırdıktan sonra gökyüzünü donatan yıldızları izlemeye koyuldum. Bir şair için ne güzel bir ilham kaynağıydı bu güzellikler…

  Haftasonunda olduğumuzu düşünürsek, parkta bir sürü aşık çiftin olması kuvvetle muhtemeldi. Yani geceyi orada geçiremezdim. Cidden başka çarem varmış gibi görünmüyor, binanın dışındaki avluda uyuyacağım. Yaz ayında olduğumuz için, sivrisineklerden başka başımı ağrıtacak bir sıkıntı olacağını sanmıyorum. Güçlü bir adamım ve dövüş sanatları konusunda geniş bir bilgiye sahip olduğum için insanlardan korkacak değilim.

   Saat 11 sularında, gece soğumaya başlamış ve ben de bu yüzden battaniyeye sıkıca sarılmıştım. Avlunun köşesinde, bilincim yavaşça kayıyordu.

 Bzzzzzzzzzz!

  Sivrisinekler başımın üstünden eksik olmuyordu. Bu cidden uğraşması oldukça güç bir sorundu ancak böyle bir şeyin beni etkilemesine izin vermeyecektim. Hemen başıma kalın bir sineklik geçirdim. Böylece nefes almaya devam edebilecek ve aynı zamanda sivrisinek ısırıklarından korunmayı başarabilecektim.

    Gece yerini şafağa bıraktığında, sineklik işini başarıyla yerine getirmişti.

 Gözlerimi açtım ve bana bir şiiri hatırlatan sabah güneşiyle karşılaştım: Rüyalarımdan uyandım, ay ışıkları tenimde dans ederken… Bir anda omzuma dokunan eller beni şiiri bitirmekten alıkoymuştu.

  ‘’Xiao Yao, neden dışarıda uyuyorsun?’’

.............